7 Aralık 2018 Cuma

kahrolsun standart güzellik anlayışı



dünya güzellik ölçülerinin kadını hapsettiği yerin darlığından içime fenalıklar geldi.
kibrit kutusu kadar peynir ile çikolatanın kapışmasında peynir nasıl kazanabilir ki?
mantı ile brüksel lahanası, lezzet yarışına girebilir mi?
su böreği; ton balıklı salata, haşlanmış kabak ve ızgara tavuk karşısında girdiği her mücadeleyi açık ara kazanmaz mı?
büyük memeli kadın çok seksi değil mi?
peki koca kalçalar size de çok hoş gelmiyor mu? arkasından bakmıyor musunuz?
her ne kadar fotoğraftaki manken ashley graham şu sıra zayıfladığı için topa tutuluyor olsa da ben müthiş güzel buluyorum.

asıl mesele değirmen taşı popomuzda, minicik memelerimizde, kalın üst bacaklarımızda, erkek gibi! kısa saçımızda, ojeli uzun tırnaklarımızda değil ki...
asıl mesele şu; mutlu muyuz? yemekte beraber kahkaha atıyor muyuz? makarnayı ya da maydanozlu detoks içeceğimizi paylaştığımız kimse var mı? yanımızda memeye değil, memenin içindekine bakan biri var mı? eşofman da giysek, tasarımcı imzalı gece elbisesi de, aynı hayran bakışlar olacak mı sevdiğimiz adamın gözünde? fönsüz saçlarımız ve özensiz kıyafetlerimizle bir toplantıya katıldığımızda bile insanların dışımıza değil söylediklerimizin içeriğine odaklandığını biliyor muyuz? asıl mesele hasta olduğunuzda telefonumuzun kaç kere çaldığı ve kaç kişinin çorba yapmayı teklif ettiği... asıl mesele biz evi taşırken çekmece yerleştirmeye gelen insan sayısı... asıl mesele ne düşündüğümüz, ne söylediğimiz, ne okuduğumuz, ne izlediğimiz ve ne yazdığımız...

sosyal hayatın, dünyanın ve memleketin dayattığı güzel anlayışına inat; yaşasın koca memeler :)

25 Ekim 2018 Perşembe

öylesine

ikinci sigarada başım dönmeye başlar benim ve sadece bildiğim şarkılarla eğlenmeyi severim. pandalara olan sevgim başkadır ve yavru kedilerin hepsini evime getirmek isterim. moru severim ama gözüm hep yeşildedir. keyfim yerindeyse, muhabette orta sahayı kesip alabilirim -ki bu huyum babama benzer- ama keyfim yoksa kadim dostlarımın bile telefonunu açmam.
rakı sofrası insanı gibi görünürüm ama iyi şarabı, en güzel rakıya bile tercih ederim. rakıdan çok muhabbetini ve mezelerini severim, o yüzden çok rakı piç etmişliğim vardır.
gönlümde yatan hep hikayedir ama bir romanla günlerce dans etmişliğim çoktur. en uzak durduğum; kişisel gelişim adı altındaki zır zop öğütlerdir.
ne çay ne kahve, canım hep kakaolu süt ister. ciğer, tavuk suyu çorba ve işkembeyi ağzıma sürmem. biber dolması, fasulye ve makarnaya midem hep açtır. tatlıyı çok severim ama çikolatanın yeri ayrıdır.
sağlıkta yanında olamadığımın, hastalığında mutlaka yanındayımdır. sevilmemiş çocuk görünce, hep canım yanar. çok üzülünce ve istemediğim bir şey yapınca mutlaka yataklara düşerim.
ağır alerjim ve evdeki kediler yüzünden nicedir bölünmemiş uykum yoktur. kafamda sorular, dertler, hüzünler ile yatağa girersem mutlaka sabahı eder, güneş doğarken bitkin düşüp uyuyakalırım.
sabahları duştan sonra koltukta, bornozla, öylece oturmayı ve kısa dizilere bakmayı severim.
eğlenip, güldüğüm tatil çoktur ama kaş tatillerim başkadır.
delice muhabbet ettiğim çoktur ama kızlarla, benim evde, kafam bir milyonken, canlandırmalı yaptığım o günkü muhabbet başkadır.
mevsimlerden baharı, aylardan mayısı severim. sporu sevmem ama yapanları çok kıskanırım. hele şarkı söyleyebilene hayranlığım çok büyüktür.
babamın şarkısı 'kimseye etmem şikayet', benimki 'gündüzüm seninle'dir. sinemayı çok severim ama tiyatro başkadır. sahnede sert ve köşeli oyun izlemeyi severim. tiyatro ve kitap sevgim, ev dekorasyon şeklim hep annemden mirastır. evimin duvarları hep doludur ve hepsinin hikayesi vardır.
ilaç içmek yerine babaanne yöntemlerini tercih ederim. ve uçucu yağlardan ne varsa, yüzüme ve saçıma sürerim.
ne karadeniz ne doğu, kalbim hep ege'dedir. çiçeklerden fulya en sevdiğimdir.
beyaz tişört, renkli çorap, güzel çanta görünce dayanamam.

ve çok severim. öyle çok severim ki kimse benim gibi sevmemiştir...
ve sonra o kadar giderim ki kimse benim gibi gitmemiştir...

not: bilgisayarın başına oturup, içimi dökeyim dedim, yazı nilgün bodur yazısı olup çıktı, allah kahretsin ya!!! vallahi canım sıkıldı okuyunca :(

14 Ağustos 2018 Salı

şahsına münasır bir kaş yazısı








uzun senelerdir gidip gelirim kaş'a, ilk gittiğimde ne zincir marketler ne de bu kadar çok otel vardı. sırtını pansiyon turizme dayamış mini minnacık bir tatil beldesiydi. denizi de restoranları da hep çok güzeldi. insanları konuşkan ve güleryüzlü, gece hayatı hep vasattı...

bizler nasıl yerimizde saymadıysak, şehirlerimiz nasıl kirlendi ve insanlarımız nasıl kötüleştiyse, kaş da bunların hepsinden nasibini aldı.
ama hala o kadar güzel ki... ahir ömrümde girdiğim en güzel deniz; kaş'ın denizi...

kaş'ın restoranlarını, çarşısını, tekne turlarını, meis'i, kalacak yerlerini anlatmayacağım. kaş'ın insan üzerinde bıraktığı etkiden bahsedeceğim.

kaş, insanda doğaya ve denize sarılma isteği uyandırır. elinizden gideceğini bildiğiniz şeyi kucaklar, bırakmak istemez, öpüp koklarsınız ya; işte koskoca kasabaya onu yapasınız geliyor. "seneye geldiğimde neler bozulmuş olacak acaba?", "ay umarım bu denizi kirletmezler", "off bu yemekler seneye de böyle olur mu?", "bu sene çok kalabalık, bozarlar yakında burayı" diye düşünmekten kendinizi alamadığınız bir yer. o yüzden her sene gidip, tekrar tekrar sarılmak, son bir göz bakmak istiyorsun.
kaş'ı yıllar önce keşfetmiş olmanın haklı gururu içindeyim bu arada.

çok sıcak evet, üstüne bir de nemli... ama gökyüzündeki yıldızlar o kadar yakın ve o kadar parlak ki...
yokuşları insanın yaşam enerjisini alıyor evet, yakın havaalanı da yok ama denizine girip, dertlerini suya, kendini de güneşin sıcak kollarına bırakınca her şeyi unutuyorsun.

kaş, sadece denizini, güneşini sömüreceğiniz bir tatil kasabası değil.
kaş, anılar, kaş doğa hayran kalış demek...
kaş, keyifli, muhabbetli sofralar demek...
kaş, lezzetli yemekler demek...
kaş, şehrin gürültüsünden miskinliğe geçiş, her şeyi ağırdan almak demek...
kaş, uzun çarşı'daki dükkanların içine girip girip çıkmak ve bundan tuhaf bir zevk almak demek...
kaş, her gittiğinde oraya yerleşme hayalleri kurmak demek...
kaş, dizlerinin arkasından akan teri bile sevmek demek...
kaş, parmakların buruşuncaya kadar kendini suya banmak demek...
kaş, kadehi gelmişine geçmişine kaldırmak demek...
kaş, kendini çok mutlu hissetmek ve bundan hiç korkmamak demek...
kaş, çok gülmek, gülmekten su yutmak demek...
kaş, tatilin nerede yapıldığının değil, kiminle yapıldığının önemli olması demek...
kaş, sevdiğine sıkı sıkı sarılıp, meydanda parmak ucunda öpüşmek demek...

13 Ağustos 2018 Pazartesi

hosçakal dedem ❤


cennet, cehennem, öbür dünya, beriki evren falan hikayelerine inanmam ama eğer hiç yalana dolana bulaşmamış, beyefendi, aydın, vicdanlı ve torunu için sürekli gofret bulunduran dedelerin gittiği bir yer varsa; eğitimci, koca çınar ahmet yönet şu an orada... dedem kendi ailesi tarafından yalnız bırakılmışlığını anneannemle kurduğu yuvada gidermeye çalışmış, bir tarafı hep biraz eksikti, bunu konuşmak istemezdi ama bilirdik. bulgar göçmeni dedem, gürcü köyünde anneannemi bulmuş, evlenip bir daha da hiç ayrılmamışlar, tam 66 yıl. umarım harika bir hayatın olmuştur.
hosçakal dedem ❤

13 Temmuz 2018 Cuma

i am in love with izmir, ama önce biraz foça


size memleketi ve dünyayı karış karış gezen blogger tayfa gibi seyahat rotası anlatacağımı düşünmüyorsunuz herhalde.
nerede, ne yenir, ne içilir, nasıl gidilir, yapmadan dönmeyin gibi ipuçları yok bu yazıda...

sosyal medyada gördüğüm gezginler gibi; haftalar öncesinden foça ve izmir rotası planladım, biletleri, arabayı ve otelleri ayarladım. gidip gören insanların yazdıklarına bakıp, kendime liste çıkardım, defterime ufak gezi notları aldım.
kitabımı, kıyafetlerimi, defterlerimi, makyaj malzemelerimi, 3 çift ayakkabımı, dergilerimi bavula koydum. sevgiliye sadece 2 tişört ve 1 şort aldığı için söylendim.
doğal güneş kremimi, saç bakım kremimi, elimdekiyle aynı renk ojemi (yama yapabilmek maksatlı), bütün altın takılarımı (eve hırsız girerse çalacak bir şey bulamasın diye) altın dediysem 2 incecik zincir kolye, acıkırsam ve kerbela gibi bir yere denk gelirsem diye çikolatalarımı, aniden ilham gelirse diye 40 renk ve çeşit kalemimi yanıma aldım.
sevgiliye, diş fırçasını bile ben hatırlattığım için tekrar söylendim ve yola çıktık.
maceralı bir uçak yolculuğu falan olmadı. kaşarlı tost yiyip, izmir'e indik, sonra kiralık araba ve foça...

ne işin var pazar günü foça'da? bütün türk silahlı kuvvetleri inmiş deniz kenarına. anadolu'nun bağrından kopup gelmiş bir ton er, foça yerli halkının, merkezdeki ahşap iskelelerde denize girişini izliyor. 4lü 5'li gruplar halinde, sahildeki kahvelerde oturup, foça'nın esintili havasının tadını çıkarıyorlar. hatta bazı kahvelerde tek bir dişi bile yok. sanırsın er gazinosu...

yılların turizmcisi olarak seçtiğim pansiyonun kötülüğüne inanamadım. şirin desen şirin değil, sakin desen sakin değil, tasarım desen tasarım değil. eski, pis ve üstelik fiyat - hizmet dengesi göz önüne alındığında oldukça pahalı.
sabahki söylenmelerim aynen bana geri döndü.
odada adım atacak yer olmadığından, kafamı 2 kere komodine vurdum ve ayaklarımı yere basamadığımdan, duşa terlikle girdim.

45 derede sıcakta neden önünde kuyruk olduğunu anlayamadığım dondurmacı nazmi usta'nın kuyruğuna tabii ki biz de girdik. çünkü merak :) peki dondurmaya kuş kondurulmuş mu? hayır.
2 top dondurmamızı yalayarak, her ege sahil kasabası sakini gibi, deniz kenarında bir aşağı ve bir yukarı yürüdük.
akşam yemeğimizi nispeten denize uzak, sakin bir restoranda yedik. oldukça normal bir yemek yediğimiz için ne ismi aklımda kaldı ne de masaya gelen mezeler. restoran hakkındaki yazıları okusanız michelin restoranı sanırsınız.
neyse ki muhabbetli insanım da, sevgili, sıradan kalamar ve sıradan ahtapota dünya para verdiğimizi fark etmedi.

ertesi gün akşama kadar kalacağımızı sandığım foça'dan, ışık hızıyla ayrıldık ve izmir'deki otelimize yerleştik.

ben 20'ye yakın görülecek yer listesi yapmışım, hepsi gırtlak. pizza ile başladık, kumru ile devam edip, tatlı ile bitirdik. arada midemize oturmasın diye 100-200 metre yürüdük. sonra tekrar kokoreç, kahve, makarna, et, makaron... baskül ailesi gibi döndük izmir'den...

istanbul'un aşırı keşmekeşinden sonra, izmir nasıl iyi geldi anlatamam. batılı havasına, nispeten medeni insanlarına, kısacık şortlu kızlarına, alsancak'ın kısa apartmanlarına ve aralardaki yemyeşil ağaçlarına bakakaldık. tabii ki ev fiyatlarına baktık :) orada yaşama hayali kurduk, sonra içimizden en uyuz olanı, hayalperest olanı realite ile yüzleştirdi...

20, gidişimde, ilk defa bu sefer kalbim izmir'de kaldı. belki ülkenin ve özellikle istanbul'un en çekilmez zamanlarında olduğumuz için. belki iş dışında sevgili ile ilk gidişim olduğu için. belki habire yemek yediğimiz için. belki de foça sonrası geldiğimiz içindir... bilmiyorum.

yalnız "izmir'in kızları güzel efsanesi" var ya... o efsane falan değil, hakkaten güzeller...

haftaya kaş'tan ve meis'ten bildireceğim. canımın içi kaş, ilk göz ağrım kaş, taşını, tarihini, denizini, insanını, yemeğini ayrı ayrı özlediğim kaş...

22 Mayıs 2018 Salı

yaklaşan seçimler ve kelebekler



yaş 18, bu deliler ülkesinde oy vermeye başladık. adımız gereği, yelpazenin soluna bastık hep "evet"i.
adada seçimler öyle sinir harbi içinde geçmez. oy kullanmaya okula gidersin; yabancı biri bile olsan grupları anlarsın.

siyasal islamcılar; mutlaka takım elbise ve makosen, sivri burun ayakkabı giyer, kravat takmaz. saçları genellikle siyah/kahverengidir ve elleri arkada beraber ayakta dururlar.
ülkücü milliyetçi grubun yaşça büyük olanları da takım elbise giyer, çoğunlukla tesbih sallar ve marlboro içer. daha genç olanları ise kot - tişört gibi rahat seçimler yapar. tümü kürtlerden ölesiye nefret eder, gençlerin bir kısmı askerden kaçmak için üst düzey asker akraba arayışına girmiştir, kızların saçları uzun, kafaları tın tındır.
kürt ve sol kesim son zamanlarda birbirine karıştı. zaten bu karmaşa ve çok renklilik kendini okul bahçesinde de mutlaka gösterir. eski tüfeklerden solcu öğretmen ile inşaat işçisi muharrem aynı şey için direnir ve o yüzden kıyafetler etnik elbise ile tozlu kumaş pantolon arasında bir yerlerde, her teldendir.
liberal sağ, eskiden anap ve dyp'nin kanatları altındayken ayırması çok kolaydı. ama şimdilerde siyasetin şirazesi hepten kaydığından, nereye ait olduklarını bir türlü bilemeyen ve oradan oraya savrulan bir grup var. onları kıyafetlerinden tanımak zor. daha çok boş bakışlarından ve her gruba yanaşıp, lafları dinlemelerinden tanımak mümkün.
dededen chp'li teyzeler ile sosyal demokrat gençleri okulun bahçesine girer girmez tanırsınız. en hararetli grup bunlardır. adada son senelerin seçim galibi olan bu kesim, değişen ülke şartlarına rağmen aydın, demokrat kalabilmiş olmanın haklı gururunu yaşar.

ben senelerdir hep zorla oy verdim. mecbur olduğum için, istemeyerek, içime sinmeyerek, öbürü kazanmasın, berisi az oy alsın diye...
çok şükür elimiz hiç sağa gitmedi. ama sosyal demokrat olmadığım halde; chp benim ekmeğimi çok yemiştir mesela. selahattin demirtaş'a, partisi tümden içime sinmediği halde oy vermişliğim vardır. valla yalan olmasın gençliğimde kimlere oy verdiğimi çok hatırlamıyorum ama bu çizgiden pek sapmadım.

bu seçim, farklı. ben ilk defa birinin adaylığını gözyaşları içinde karşıladım. mücadelesine şapka çıkardığım adamın meclise girip, beni, bizi temsil etmesine yardım edeceğim. memleketteki tüm baskılara rağmen, korkusuzca direnen ve inadına gülen bir adama oy vereceğim. sadece gazetecilik yaptığı için özgürlüğü elinden alınan ve mahkeme tutanaklarını bir kitap gibi okuduğum adama oy vereceğim. bunun keyfini size anlatamam. içimde kelebekler uçuşuyor, öyle düşünün.

şimdi avrupalı dostlara bunun nasıl büyük bir mutluluk olduğunu anlatmama olanak yok. onlar isveç'te misal, adaylarına elektronik ortamda oy verip, ertesi sabah, gazetelerde öğreniyorlar belki sonuçları. hayatlarında da marjinal değişiklikler olmuyor zaten. biri kürtaja onay veriyor da, diğeri vermiyor, ne kadar değişebilir yaşantıları?
ama bizde öyle değil. önce oy veriyoruz, sonra yakın gözlüklerimizi takıp tek tek oy verdiğimiz sandığın sonuçlarını kağıda yazıyoruz, sonra o oylarımız çalınmasın da yerine ulaşsın diye çuvalların üstünde yatıyoruz sabahlara kadar.
aynı akşam çuval üstünde yatmayan arkadaşlarımız da televizyon başında uşak'tan kim çıktı, izmir hala chp'nin mi? kayseri yine şaşırtmadı, kürtlerin başında silahlarla asker polis beklemiş hep diye tartışıyor.. ofise geliyoruz, tartışma devam. sokaklar, toplu taşımalar, dost meclisleri, rakı masaları... günlerce tartışıyoruz. elin fransızı, seçimden sonra 3 köşe yazarı okuyor, sonra bisikletle işine gidiyor. biz kör kuyularda merdivensiz kalıyoruz.

uzun sözü kısası gönlümün efendisi ahmet şık'ın da dediği gibi "kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet".

8 Mart 2018 Perşembe

8 mart falan filan



tabak satan şirket, kadınlar günü'ne özel indirim yapmış, uğrayıp satın almamı rica ediyor. neyse ki biri hatırlattı kadınlığımı.
kapitalizm, feminizme göz kırpıyor. yaşasın, artık kadınlar gününde de indirimlerimiz var, gidip o nefis çantayı yarı fiyatına alabiliriz.

ünlü erkekler de televizyonlara çıkıp, "kadının ne kadar zarif, naif, kırılgan" olduğunu söyleyip, şiddete karşı olduğunun altını çizdi. o iş de tamam.

geçen senelerde yüzlerini gözlerini boyayıp, "dayağa hayır" demişlerdi. bayağı iyi bir projeydi, bütün aşağılık dayakçılar vazgeçmişti bu kötü(!) huylarından...

erkek arkadaşım arayıp "bugün kadınlar günüymüş, kutlu olsun" dedi. sabah sosyal medyada yazılanları görmüş olsa gerek... o da tamam.

ben de ofise gelirken, başka bir emekçi kadın olan çiçekçiden, sümbül aldım. hem ofisteki kadınlara bir çiçek olduklarını hatırlattım, hem ekonomiye can verdim, hem de bu günü unutmayarak ne kadar düşünceli olduğumun altını çizdim.
şimdi de vurucu bir görsel arıyorum ki; sosyal mesaj verebileyim instagram'dan. "iyi ki kadınım, şöyle güçlüyüz, böyle süperiz" falan yazacağım...

kadınlar günümüz kutlu olsun. pardon emekçi kadınlar günü... solculuk da zor arkadaş, her dediğine dikkat edeceksin falan..
bu özel günü de kazasız belasız atlattık. oh

14 Şubat 2018 Çarşamba

inat





bu yazı; beni yazmam için sürekli yüreklendiren, gidişiyle depresyona girdiğim ve birbirimizin peşi sıra nüfus dairesine gidip kimliklerimizdeki din hanesini sildirmekten büyük gurur duyduğum,
erkoca'ya ithaf edilmiştir. özlemle...

*********

ne toplumun standart güzellik dayatmaları umurumda, ne de genel geçer ahlak kuralları... ne ilişki için çizdiğiniz çizgiler umurumda, ne de ayıp ve günahlarınız... ne dinen uygun olup olmadığı umurumda ne de aileme yakışıp yakışmadığı... 
olduğumdan şişman gösterse de tütü eteğim, ben yine de büyük bir coşkuyla giyeceğim...
kadın - erkek arkadaş olamaz deseniz de, ben olacağım...
kadın - erkek rollerini istediğiniz kadar ayırın birbirinden, ben yine karıştırıp, kendi bildiğimi okuyacağım...
restoranların aile salonlarında, voktalı gazoz içmiş pavyon kadınları gibi gülüp eğleneceğim, kınayan bakışlarınıza inat... 
"kadının sarhoşu da hiç şık değil" dediğiniz için sarhoş olup, yatağı zor bulacağım... 
36 beden röfleli arkadaşların hepsine inat, 42 beden vücudumu sere serpe güneşlendireceğim şezlonglarda yazın. 
misafir geldiğinde çıkan şık yemek takımlarınıza inat, sandviç yerken bile annemin bana çeyiz diye aldığı altın kaplama çatal bıçak takımlarımı kullanacağım. 
bütün gayrimenkul manyaklığınıza inat elime geçen tek bir kuruşu bile ev almak için biriktirmeyeceğim. 
sürdürdüğünüz mutsuz ilişkilerinize inat, ben çok mutlu olacağım. üstünü kapatıp, örtmenize, yok saymanıza ve yorgan altına saklamanıza inat sevişeceğim. 
parasızlığa ve zamansızlığa inat gezeceğim. 
"o iş çok zor" demenize inat, deneyeceğim. 
"kadın şöyle dirençlidir, böyle güçlüdür" demenize inat kırılıp üzüldüğümde söyleyeceğim. 
"kadın susmasını bilmeli" demenize inat durmadan anlatacağım. 
"bence olmaz" demenize inat, bitmez tükenmez bir umutla çalışacağım. 
sizin allahınıza ve kitabınıza inat, deizmi savunacağım. 
sizin sabit fikirlerinize ve deli saçması yorumlarınıza rağmen bilimden, edebiyattan yana olacağım. sizin beton aşkınıza inat yeşilden, maviden vazgeçmeyeceğim.
"ya bu deveyi güdersin, ya bu diyardan gidersin" laflarına inat, tam burada ve tam da istediğim şekilde kalacağım. 
"ama bak böyle yalnız kalırsın" diyenlere inat, kendi kurduğum ve kendime benzeyen kalabalıkla yaş alacağım.
"ayıp, günah" kafanıza inat, kadının kadına, erkeğin erkeğe aşkını savunacağım her yerde...
okul kitaplarında aile kavramını ana baba ve çocuktan oluşturmanıza inat, kimi zaman tek başıma, kimi zaman sevgilimle, kimi zaman kedilerimle, kimi zaman annemle, kimi zaman arkadaşlarımla da aile olabileceğimizi anlatacağım size uzun uzun...

sevgililer gününüz kutlu olsun :)

18 Ağustos 2017 Cuma

aşk bütün suçları yasallaştırır




bir kadını cazip yapan ne göğüs ölçüsü ne de giydiği kıyafetler...
ne bulunduğu konum, ne de 10 parmağında 10 marifet olması...
ne ünlü ve zengin olması ne de parmak ısırtan yemekler yapması...


cazibe; kadının kocaman kahkahasında, öz güveninde, samimiyetinde, dostlarla kurulan muhabbetli sofrada espriyi patlatıp herkesi güldürmesinde...


cazibe; küfürün ağzına çok yakışmasında, kitap okurken hayallere dalmasında, babasıyla şakalı komikli konuşmasında, dünyayla derdi olmasında...



cazibe; hatasını kabul etmesinde, hayallerinin bile alçak gönüllü olmasında...


cazibe; aklıyla kalbi arasındaki mesafenin kısa olmasında, ağlamamak için kendi zor tuttuğundan sesinin titremesinde ama bunu fark ettirmemeye çalışmasında...



cazibe; 'kadının yatakta orospu, mutfakta aşçı, dışarıda hanımefendi' olması gerektiğini düşünen aptallara haddini bildirmesinde...



cazibe; tığ teber şah-ı merdan kalacağını bilse de gitmeye karar vermesinde...



cazibe;  canının acıyacağını bilerek karanlık tünele girmesinde ve bundan hiç pişmanlık duymamasında... 

cazibe; "aşk, bütün suçları yasallaştırır" demesinde...

24 Temmuz 2017 Pazartesi

surface diver :)



sevgilim,

bilirim seversin sana yazmamı...
muhtemelen bu kadar kamuya mal olmayı beklemiyordun ama gayet tanıdığın üzere herkes karnımdaki kelebekleri ve gözümdeki kalpleri bilsin isterim :)

kafamdakilerin kafanda olmasını, babalığını, aynı anda aynı şeyleri düşünmeyi, asla beraber kitap okuyamamamızı, dünyaya aynı yerden bakmamızı, beraber dizi de izleyemememizi, müzik dinleyip dans etmeyi sevmemize rağmen erkenden uykumuzun gelmesini, ufak dedikodular yapmayı, evde ya da blogta küçük notlar bulmayı, utandığım fikirlerimi seninle paylaşıp üstümden yük kalkmasını seviyorum.

saçımın beyazı, kaşımın uzunluğu, makyajım, ojem, elbiselerim, ne yediğim, ne içtiğim ve dahi gözümdeki rimele bile dikkat etmeni seviyorum.
ciğeri duyunca yüzümüzü buruşturmamızı ama karides kalamar için portekiz'e bile gidebileceğimizi bilmeyi seviyorum.

nereye gidersek gidelim eğleneceğimizi biliyorum ve buna bayılıyorum. biz, 3 aydır hevesle beklediğimiz çadır kampını diskonun hemen arkasına kurup, 21:30'da uyuyup, 02:00'ye kadar 'ankara'nın bağları' şarkısını dinlemiş insanlarız :) çadırın içindeki dana kadar köpeği, aile fertlerimi görmeye gidip, sadece 20 dakika görmemizi, tutulmayan sözleri ve sabah her tarafımızda bebek salyangozlarla uyandığımızı da eklemek isterim. neyse ki dönüşte 4 saatlik yolu 9,5 saatte geldik de neşemiz yerine geldi :)

ama filyos'un intikamını kaş'a giderken aldık. çünkü ikimiz de biliyoruz ki senin bastığın yerde ot bitmez. 15. yedek olmamıza rağmen, uçağa binebilmiş olmamız çektiklerimizin bir ödülüydü bence. hayatımın en keyifli tatili ve doğum günüydü... ve senden daha fazla rakı içtim, ilk kez... bir de ben dalabilen biri değilmişim, onu da öğrenmiş olduk. daha çok 'golf'e falan artık...
yalnız ne yedik ve ne yüzdük arkadaş :)

sabaha karşı işten eve geldiğimde beni karşılayan 1 kedi, 1 köpek, 1 umut ve özlem dolu seni bulmak harikaydı. hep orada ol istedim, hep seninle uyumak ve uyanmak...

şimdi binlerce km ötede ve yanında bir fıstıklasın... yanınızda olmayı ve her şeyden beraber nefret etmeyi delice isterdim. onun yerine, ektiğimiz maydanozlarla ilgilenip, bikiniye girme çalışmaları yapacağım. tamam şeker yemeyeceğim ve arabayı dikkatli kullanacağım, akasya'ya gitmeye çalışmayacağım ve evde yemek yiyeceğim. tamam ağlamıyorum.

seni seviyorum, çok...

surface diver,
di.


28 Haziran 2017 Çarşamba

sevimmm



sevimmm, koş katil geldi!
:)

kitchen counter



i want to sit on a kitchen counter in my underwear at 3 am with you and talk about the universe...

12 Haziran 2017 Pazartesi

nalet gelsin o öküze...



murhpy kanunu 1; bir şeyin ters gitme olasılığı varsa, ters gidecektir.
murphy kanunu 2; bir şeyin ters gidebileceği olasılıkları engelleseniz bile, anında yeni bir olasılık ortaya çıkacaktır.

bir kaç gündür göğsüme oturan öküz ile uğraşıyorum. neşemi, enerjimi ve hayata karşı olan bağlılığımı çaldı. ben depresyon, daimi mutsuzluk ve motivasyon eksikliği falan bilmem, bunlar bana uzak hisler. bir şey ters giderse, iki gün karalar bağlarım, sonra "ver halayı, hoppaaa" bir insanım. her gün "kesin bugün harika şeyler olacak, kelebekler, çiçekler, kalpler" diye uyanıyorum ama yok olmuyor, nefessizlik devam.

şimdi size sadece bugün olanları yazıyorum (üstelik gün daha bitmedi...)

08:25 itibariyle işe gitmek üzere arabaya bindim. işe varıp, masama oturduğumda 13:30'du. trafikte sinir krizi, panik atak, anksiyete ne varsa hepsini geçirdim. köprüde çalışma olduğu için 5 saat arabanın içinde aç, susuz ve bitti bitecek telefon şarjımla oturdum.

beyaz tişörtümün üstüne ve eteğime baştan aşağı makarna sosu döktüm. işten sonra yapacağım her etkinliği iptal etmek zorunda kaldım. az önce astım ikisini de, tabii ki lekeler çıkmamış.

su dolu bardağı kırdım, temizledim. 40 saniye sonra bir bardak daha kırdım, yine temizledim. sonra camın üstüne basıp, ayağımı kanattım. şimdi topallıyorum.

oyun oynadığı sanan kuş beyinli kedi, sırtıma atladı ve baştan aşağı çizdi. 

ama asıl bomba en sevdiğimden geldi. kalbimi eline bıraktığım adam, o kalbi aldı, avucunun içinde sıktı sıktı sıktı, suyunu çıkardı. bütün gardım düştü.
göğsümdeki öküz daha da ağırlaştı.
sorgulama, soru işaretleri, "napıyorum lan ben"ler, beyin - kalp atışması, kesik kesik nefes alma, ota boka dolan gözler, arabesk şarkılar, kendine acıma - kendine güvenme, hayata isyan, daha önceki mallıklar ile ilgili anıların gözde canlanışı, pişmanlık, "bile bile lades" kafasına çıkma, hak etmeler - etmemeler, hata ettiğini farkına varma, beklentileri sayma, beklentilere gülme, kendine kızma, kendini affetmek için mazaretler bulma, istiklal marşı ve kapanış...

3 gün sonra tüm sıkıntılarımı, ege'nin sularına bırakmayı diliyorum.
denizin üstünde sırt üstü yatıp, kulağımı suyun tıkamasına izin verip, gözlerimi kapatıp, güneşe bırakacağım kendimi.
biraz da güneş yaksın...

not: amannn, seninki de dert mi? dünyada açlık, sefalet, ölüm var diyip benim canımı sıkmayın. evrenin derdini tasasını yazacak değilim, kendi minnoş dünyam bu...

25 Nisan 2017 Salı

varlığım...


varlığım, kimsenin lunaparkı değil.
varlığım, kimsenin boş zamanlarının değerlendirildiği yer değil.
varlığım, kimsenin tamirhanesi değil.
varlığım, kimsenin tedavi merkezi değil.
varlığım, kimsenin varlığına armağan değil...

ben varım seversen, böyle dümdüz.

6 Nisan 2017 Perşembe

cadılar ve masallar




bizde "ilk olana" övgü bitmez. ilk aşk, ilk araba, ilk iş, ilk gece, ilk eş vs... ilk aşkımız çok muhtemelen en salak olduğumuz zamanlar olmasına rağmen, üzerine ne derin ne acılı aşklar yaşamış olmamıza rağmen ille de hatırlanır. ilk gecemiz, müthiş acemice geçmiş olmasına rağmen ille de ilk seks deneyimi olduğu için hafızalarda en şık yerde kendine bir koltuk bulur.

misal masallardaki cadılar hep kralın ikinci karısı. ilk karısı, o güzel ve iyi niyetli müthiş kadın mutlaka ölmüş olur ve masala adını veren baş kahraman ikinci ve kötü üvey annenin insafına kalır. mal kral da bir türlü bu paragöz, pis kadının yaptıklarını görmez. artık nasıl gözü boyandıysa...

masallarda bilinçaltına şu yazılıyor kanımca: bak ufaklık, eğer kadınsan, kıymetli ilk deneyimini kocanla yaşa ve ondan asla boşanma. eğer erkeksen ilk eşinden asla boşanma, ikinci hatun paranı yer ve çocuklarına kötü davranır.

halbuki cadı dediğin bin bir türlü özelliğe sahiptir:
bir kere zekidir. kendi arabası ya da masallara göre süpürgesi vardır, üstelik uçabillir.
kendi çocuklarını korumak için deli gibi çabalar, hakkını arar.
moda konusunda farklı ve kendine has bir tarzı vardır.
şeytanla ya da benzeri kötülerle arası iyidir (çünkü network her şey!).
iksir, şifa, aromaterapi  gibi şeylerden çok iyi anlar, her derde deva ilaçlar yapar.
kimse onu sevmese de bunu önemsemez ve hayatına devam eder yani kendine yeter ve kendine güvenir.
din iman bilmez ki bu da onu ateist yapar, dolayısıyla dünyayı dini açıdan değil, bilimle anlamaya çalışır.
ne ejderha ne karanlık ne de savaşmaktan korkar, cesurdur.
sayıca azdır, bu da onu kıymetli yapar.

ezcümle; cadıların bu güzelim yeteneklerini göremeyen aptal erkeklere sevgiyle...

4 Nisan 2017 Salı

ölmeden önce...



ölüm döşeğindeki insanlara; hayattaki en büyük pişmanlıklarını sormuşlar. sıralama şöyle:

1. keşke başkalarının benden beklediği hayatı sürmek yerine; düşlerimi gerçekleştirme cesaretim olsaydı.
2. keşke bu kadar çok çalışmasaydım.
3. keşke duygularımı dile getirme cesaretim olsaydı.
4. keşke arkadaşlarımla ilişkilerimi sürdürseydim.
5. keşke kendime daha çok mutlu olmak için izin verseydim.

"keşke daha çok gülseydim" ve "keşke aptalca şeyler yapmaktan korkmasaydım" diye de cevaplar var ama ilk 5 yukarıdaki gibi...
"keşke daha çok çalışıp, para kazanıp, lüks içinde yaşasaydım" diyen olmamış.

yapmak istediklerimiz ve yaptıklarımız arasındaki uçurum o kadar derin ki bence hayal kurmayı bile unutuyoruz. kendimizi sürekli (para - zaman - elalem) üçgenine hapsediyoruz.
ne işlerimizi, ne yaşadığımız şehri ne de beraber yaşadığımızı insanı seviyoruz. ama değiştirmeye de bir türlü cesaret edemiyoruz. istiyoruz ki birden mutluluk gelip bizi bulsun, öylesine pat diye...
benim bildiğim mutluluk; peşinde koşulan bir şey, yattığın yerden beklenen bir şey değil.

beni bu 5 pişmanlık çok rahatsız etti. o yüzden karşılığında ben de 5 hayalimi yazıyorum:

1. 5 senede, 5 ülke seyahati. (biri mutlaka küba)
2. daha sade ve doğal bir yaşam
3. denize yakın, bahçeli bir taş ev
4. öykü kitabı
5. hayatımda daha çok kitap, film, müzik, tiyatro, doğa, çocuk ve dost sohbeti olmasına olanak sağlayan bir iş hayatı

ülke hayal kurmaya pek müsait değil elbet ama ölmeden de tabuta girmesek di mi? :)

3 Nisan 2017 Pazartesi

rakıya...



ilk rakısını babasının elinden içmiş olan kızlardan kötülük gelmez.

30 Mart 2017 Perşembe

batsın bu dünya


herman hesse haklı: bazılarımız dayanmanın bizi güçlü kıldığını zanneder ama bazen bizi güçlü yapan bırakmaktır.

yani diyorum ki; hayatımız, daimi mutsuzluğa katlanmak için çok kısa... zaten aslında herhangi bir şeye "katlanmak" için kısa...
çünkü "katlanma"nın en yakın arkadaşı "pişmanlık". onun en yakın arkadaşı "keşke"... onun en yakın arkadaşı da "bu yaştan sonra olmaz ki". evet 4'ü en yakın arkadaşlar... birini tanıyınca mutlaka diğerleriyle de tanışıyorsun. ve tanıştığına hiç memnun olmuyorsun.

çocukken 40 yaşında ölünüyor zannediyordum ben. şimdi yaş 40! bok gibi hızlı geçti lanet zaman... acı çekerken bu kadar hızlı geçmez, mutluyken gözünü açıp kaparsın yıllar geçmiş....

ne oldu? kafalar karıştı tabii... tamam o zaman orhan gencabay ile bitirelim madem.
batsın bu dünya, kaderin böylesine yazıklar olsun :)

29 Mart 2017 Çarşamba

hay ben...


dünyada 8 milyar insan var, belki daha fazla!
ama ben sadece biriyle mutlu oluyorum...
şansıma sıçayım...

24 Mart 2017 Cuma

inanmak lazım!

dünyayı güzellik kurtaracak diyen şairlere inanmak lazım...
insana isminin verdiği bir güç var, inanmak lazım...
doğada pazartesi sendromu olmadığına, hep cumartesi neşesi olduğuna inanmak lazım...
aşkın insanı yerden yere vurduğuna ve göklere çıkardığına, sonra tekrar taa tepeden aşağı bıraktığına inanmak lazım...
başarısız olmaya da hakkımız olduğuna inanmak lazım...
güneşe, dostluğa ve gülümsemenin gücüne inanmak lazım...
direnmenin herkesi güzelleştirdiğine inanmak lazım...
güzelliğin pahalı kremler ve selülitsiz popolardan ibaret olmadığına inanmak lazım...
dürüstlüğün yalandan daha kolay olduğuna inanmak lazım...
teknik olarak 2'nin 1'den büyük olduğuna ama o 1'in bazen kocaman ve güçlü bir 1 olduğuna inanmak lazım...
işini sevmenin mutluluk için önemli olduğuna inanmak lazım...
sevginin iyileştirici gücüne inanmak lazım...
sporun hayatımızın bir parçası olması gerektiğine inanmak lazım...
genel geçer ahlak kurallarına karşı durmanın önemine inanmak lazım...
68 ruhuna, müziğe, düş kapanlarına ve kitaplara inanmak lazım...
çantasında kitap, hıdrellez uğur parası ya da yelpaze olan insanın iyi olduğuna inanmak lazım...
utanan insanlara inanmak lazım...
paylaştıkça çoğalacağına inanmak lazım...
vicdanın, dinden daha güçlü olduğuna inanmak lazım...
tiyatronun, doğanın ve muhabbetin beyin açtığına inanmak lazım...
bazen birini öldürmenin bile geçerli sebepleri olabileceğine inanmak lazım...
iyinin, kötünün, doğrunun ve yanlışın değişebilir ama gerçeğin değişmez olduğuna inanmak lazım...
yaptığın şeyde iyi olursan, gelip seni bulacaklarına inanmak lazım...
gelenek göreneklerin insanı muhafazakar yapmadığına inanmak lazım...
ön yargının kötü olduğuna ama 6. hissin palavra olmadığına inanmak lazım...
her şeyi de evrenin insafına bırakmanın iyi bir fikir olmadığına, emek verip çalışmanın önemine inanmak lazım...
neşeli insanların hep mutlu olmadığını bilmek ama neşenin gücüne de inanmak lazım...

bugün cuma, hava bahar, o zaman aşka inanmak lazım :)


23 Mart 2017 Perşembe

agahagahaagaahaghaghhaagaahaggahahaa



başlıktaki a, g ve h'ler bağırma sesi... yani şöyle; kimsenin beni duymayacağından emin olduğum bir yerde, yüksek kayalıklardan denize karşı, kollarımı iki yana açarak bağırıyorum aslında.

çok sarhoş olup, yaptığından sorumlu tutulmaz ya hani insan; bir de ondan olmak istiyorum. duvarsız, ayıpsız, kontrolsüz konuşmak istiyorum. bir dediğim bir dediğimi tutmak zorunda olmasın istiyorum. bir seferliğine tutarsız, hatta gurursuz olmak istiyorum. düşmekten korkmamak istiyorum ve birinin bana "düşebilirsin, düşsen de beraber kalkarız gerizekalı" demesini istiyorum.
o gurursuz ve muhtemelen çok kusmalı, ağlamalı ve gülmeli gecenin sonunda; yatağıma yattığımda ve dünya fena halde döner döner ve dönerken birinin benim üstümü örtüp "seni çok seviyorum" demesini istiyorum. bir de alka seltzer hazırlasın. ve sabah da "pis sarhoş" desin...

karada debelenen balığa benzeyen bütün aşklara ve balığı denize atmayı başaran bütün aşıklara...

30 Ocak 2017 Pazartesi

distance


the scariest thing about distance is;
you don't know whether they'll miss you
or forget about you...

the notebook

9 Ocak 2017 Pazartesi

kar mar


4 gündür yağıyor meret. bu kadar uzun sürünce, kanada'ya yerleşen izmirli'nin hikayesi gibi olduk. tüm sosyal medya, kar fotoğrafları ve videoları ile doldu. teröre, bombalara, ölümlere, kötü giden ekonomiye ve hatta tümden ülkenin boktan gidişatına ara verdik. herkes bir nefeslendi, kar bitsin küfür kafir tekrar başlayacağız.
biz karla uğraşırken mecliste yeni anayasa ile ilgili bir takım şeyler oylanıyor ve hatta kabul edilip geçiyor. ülke rejim değişikliğine koşar adım gidiyor. biz de çaresizliğimizle oturuyoruz. tarihte "ülkenin yönetim biçimi değişirken evde oturup dizi izleyen mal kitle" olarak anılacağımızdan hiç kuşkum yok.
memlekette itiraz edilip, karşı durulacak o kadar çok şey var ki, belki de hangisinden başlayacağımızı bilemiyoruz.
ben kendimi hiç iyi hissetmiyorum mesela. her sabah yatakta yuvarlanıp, bir türlü kalkamıyorum. sürekli bir ağlama isteği var içimde. yaşlılar gibi ota boka gözlerim doluyor. hayat neşemi ve enerjimi kaybettim. kendimi kitaba, tiyatroya, yazıya, çiziye, iyi olduğu söylenen dizilere verdim. gerçi orası biraz hayırlı oldu ama genel durumum içler acısı. bence ülkece depresyona girdik. depresyona girmeyen de aklını yitirmiş gibi davranıyor. tek kelime ingilizce bilmeyen ve cebinde dolmuş parası bile olmayan bir arkadaşım amerika planları yapıyordu ve çok ciddiydi bunu anlatırken. başka bir arkadaşım -ki neredeyse hayatı boyunca orta sağ fikirlere sahip olmuştur- telefonunun dinlendiğini düşünerek hükümet eleştirisini "konuşmayalım bunları telefonda" diyerek yarıda kesti. ben bile kış saati uygulamasının tamamen bizi manyak etmek için yapıldığı düşüncesindeyim. kar yağmasına bile sokaktaki insanı ve hayvanı düşünmekten sevinemedim. metrobüste soğuktan yüzünü gözünü kapatmış herkesi canlı bomba sanıyorum. ama bu paranoya sadece bana ait değil, onu biliyorum. gerçi aslında hiç bir konuda yalnız olmadığımın farkındayım. delireceksek, hep beraber delireceğiz, bunu bilmek çok rahatlatıcı.
umutlu, çiçekli, mavili şeyler söylemek istiyorum yazının sonunda. ama kendi samimiyetsizliğimden tiksindim. yok içimde umut falan, umarım sizde vardır herkese yetecek kadar. aman kendinize yetse de olur...

not: üstteki fotoğraf benim ev, dizi narcos. alttaki fotoğraf da evin önü. evden çıkmak için snowboard bilmen lazım ama biz kaseyi kırsak da önemli değil. sonuçta bir jlo değiliz...


16 Kasım 2016 Çarşamba

inanç üzerine


allah'a, dine, astrolojiye ve fala inanmam. ama küçükken anneannemle o'nun hareketlerini taklit ederek namaz kılmışlığım ve dahi çocuk orucu tutmuşluğum, bütün mahalle kuran kursuna gidiyor diye 20 dakika kadar kuran dersi almışlığım vardır camide. bunun yanı sıra kilisede defalarca mum yaktım, ayine katıldım. fal bakıp bundan para kazanan insanlara çokça para vermişliğim, ağlaya ağlaya arkadaşımı arayıp "bana falcı telefonu ver" diye yalvarmışlığım vardır. yok merkür geri harekette yok ay dünyaya yaklaştı falan diye ters giden işlerimi yıldıza, evrene, uzaya bağlamışlığım da vardır şimdi yalan yok... bir de sıkışınca dua ederim arada. yani dua gibi değil de; daha çok "teşekkür ve  talepler" başlığı altında incelenebilecek olan bir dizi muhabbet. onda da işimi sağlama almak için hem "allahım" hem de "sevgili evren" diye başlıyorum. hani artık hangisi varsa o üzerine alınsın duayı.
bu yalancı inançlarım, genelde bir hezeyan sonrası ortaya çıkar. ya sevgiliden ayrılmışımdır falcı arıyorumdur ya bir sürü boktan şey üst üste gelmiştir dua ediyorumdur.
ama aşka, güzel olana, sanata, edebiyata, çocuklara, hayvanlara, seyahate, kalbin pıt pıt atışına, heyecana, güleryüze, sevişmelere, dostluğa hep inanırım. bir de dünyayı güzellik kurtaracak dediler, ona inanıyorum.


26 Nisan 2016 Salı

küçük şiir

benim babam rakı kokar, annem kitap.
dedem sabun kokar, halam parfüm.

sevdiğin ne çiçek getirirse getirsin, fulya kokar.
aşk hep bahar kokar, sevişmeler hep yasemin.

kadınlar cesaret kokar, çocuklar masumiyet.
ben çikolata kokarım, çocukluğum deniz.

10 Nisan 2016 Pazar

tetris'deki T olmak üzerine güzelleme...


"hava çok güzel, arabalı vapurla geçelim mi karşıya?" dedi. aldı beni atının terkisine, ovalardan, dağlardan geçtik, derelerde su içtik. ağaçlara kuşlara selam vererek ve galata kulesi'ni seyrederek güneşi batırdık. karnımız açtı, aslında karnımız mı yoksa kalbimiz mi açtı daha çok bilmiyorum.

bana rengarenk kelebekler, yorgun ama özlem dolu eller ve çocukluğumdan anılar getirdi. ben o anıları sandıklara saklamış, üstünü dantelle örtmüştüm.

o su verdikçe; güzelleştim ben. dokundukça; kadın oldum. beni sevdikçe; serpildim, büyüdüm, gögüs kafesimin taaaa en derinlerinde sakladığım kalbim kaburgalarımı aralayarak çıktı, bedenimde duramaz oldu.

"sen benim tetris oyunundaki T"msin" dedi. sonra tuttu elimden, beni yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağmurlu yerlere götürdü. danslar ettik, oyunlar oynadık. ruhumuz açtı, küçüksu kasrı'nda boğaza karşı doyurduk.

bana kırmızı uçan balon verdi. kapadık gözlerimizi, gökyüzüne bırakıp, mutluluk diledik evrenden. balon yukarı çıkarken, sarılıp baktık ardından, öptüm omzundan, "hadi" dedim "köfte yiyelim"

ben zor bir sevdaya düştüm. ama ben zaten zor severim.

22 Mart 2016 Salı

tanıdığım en güzel insanlar

tanıdığım en güzel insanlar, yenilgiyi, acıyı, mücadeleyi, kaybı yaşamış olan; diplerden çıkış yolunu kendileri bulmuş romantik ve anarşist insanlardır.
bu kişiler yaşama karşı geliştirdikleri kendine has takdir, direniş, duyarlılık ve anlayışla; şefkat, nezaket, bilgelik ve derin sevgiden kaynaklanan bir ilgi ve sorumlulukla doludurlar.
güzel insanlar, öylece ortaya çıkmazlar, onlar oluşurlar.

elisabeth kubler ross

5 Mart 2016 Cumartesi

değirmen'de rönte yatardık biz...



ben canım yanınca çocukluğuma dönerim, adaya...

ilk kez adada aşık oldum ben, bisiklete ilk adada bindim. ilk sarhoşluğum, ilk kıskanmam, harçlığımın tümünü dondurmaya yatırmam hep ada zamanlarıma rastlar.
18.30 kabataş vapuruna binen ve vapurun arkasında yanık oynayan kalantor amcaları izlerdim hep. bira kasasını ters çevirip, kendilerine masa yaparlardı. hepsi yolluk bir şeyler getirir, masayı donatırlardı. viskileri için büfeden janjanlı bardak alır, fındık fıstıklarını, yine büfeden aldıkları kuruyemiş tabaklarına koyarlardı. adaya kadar bir el oyun oynarlar, kaybeden ertesi günün viskisini getirirdi.
onlar oyun oynarken sigara ve balık/rakı çekilişi yapılır, benim gibi yancılara fındık, badem ikram edilirdi. adaya beş dakika kala, çekilişin şanslı numarası nevaleyi evine götürürdü.
o amcaları, iskelede, omuzlarına beyaz hırkalarını almış, süslü hanımlar karşılardı. eşlerini güler yüzle selamlar, sahildeki lokantalardan birine oturur, yemek yiyip, sohbet ederlerdi.
çocuklar önlerine konan köfte patateslerini bitirip, bir an önce üst parka gitmek isterdi. banklarda oturup, çekirdek çitler, sohbet ederdik. sevgilimiz varsa, karanlıktaki banka geçer, bazen de öpüşürdük.
belli bir saatte ailelerin yanına gidip, kendimizi göstermemiz istenirdi, koşarak sahildeki kahvelere gider, uzaktan annelere el sallar, tekrar üst parka geri dönerdik. parktaki yamuk ağaca tırmanıp, orada oturmak büyük keyifti. gece yarısını geçerdi, bizimkiler eve giderken beni parktan toplardı.

sonra büyüdük tabii. park yetmedi, kulübe, diskoya gider olduk. cumaları türkçe, cumartesileri yabancı müzik çalardı. mor ışıkta sütyenlerimiz parlamasın diye, köşelere kaçardık. içki falan bilmezdik çok, ben soda limon içerdim mesela. hala soda limon içtiğimde mor ışık gelir aklıma :)
şimdiki çocukların sokağa hasret büyümesi ne acı...

haftasonları, değirmen'de rönte yatar, istanbul'dan gelip, ıssız yerlerde sevişenleri gözetlerdik. sevişmelerinin en ateşli yerinde, birimiz kendini tutamayıp güler, sonra da koşarak bisikletlerimize biner, keyiflerini kaçırırdık.

erik zamanı, bahçelere dalar, en güzellerini toplar, sahibinin bağırmasıyla dört bir yana dağılırdık. zillere basıp kaçar, evlerin açık pencerelerinden yumurta atardık. bmx bisikletlerin frenlerini çıkarır, ayaklarımızla kendimize fren yapardık. yokuştan frensiz inmek çok artistik bir hareketti. frensiz bmx bisikletiniz varsa, biraz da eliniz yüzünüz düzgünse, mahallenin bütün kızları aşıktı.

ben de aşıktım çocuk aklımla. saatlerce evden çıksın diye bekler, bana bir şey söylesin diye can atardım. söylemez, bisikletine atlayıp giderdi. üzülür, ağlardım. sonra o da sevdi, ayrı :)

aşkın nur yengi, nilüfer, tarkan, stevie b, abba çalardı. deliler gibi dans ederdik. diskoda kavgalar çıkar, erkekler saatlerini bize emanet ederdi. sevdiceğimizi kavgadan dönsün diye beklerken, tuhaf bir gurur duyardık. sanırsın savaşa gitmiş eşlerimizi bekliyoruz. çocukluk işte...

ada benim çocukluğum, hikayelerim, ailem... ada, benim sevincim, hayal kırklığım, gözyaşlarım, arkadaşlarım, hayallerim... ada benim, ben adanın...

şimdi hayat daha zor, daha acı. harçlıklar yok, kredi kartları var onun yerine. bisikletler yok, ev kredisi var onun yerine. denizden yeni çıkan midye yok, restoranlarda oturmalı düzen lüfer yemek var onun yerine...
olsun, benim hala umudum var :) belki bir gün...


foto: pinterest taşkın öztekin

14 Şubat 2016 Pazar

postmodern yalnızlık iyidir


dünyanın dört bir tarafında, coşku ve bir miktar romantizmle kutlanan sevgililer günü'nü ben de bu çizimlerle kutluyorum.
yaşasın kendi kendine yeten, sahici, keyifli kadınlar... çok seviyorum hepinizi...

8 Ocak 2016 Cuma

wir fahren mit deim caravan


seyahat kalbe iyi gelir. yeni başlangıçlara yol açar, hafızayı temizler.
berlin'den sevgiler ;)

not: başlığı yanlış yazmış olabilirim. zaten ortaokulda almancam çok çirkindi...

5 Ocak 2016 Salı

bir yalancıyı nasıl tanırsınız?


ademoğlu, yalan söyler. karşısındaki kendine güvenen, inanan, beraber uyuduğu biriyse daha rahat yalan söyler.
mesela "deprem olsa, ben ilk sana koşarım" der, inanırsınız. ama deprem olmaz...
ya da "hastalıkta, sağlıkta, ölüm bizi ayırıncaya dek yanındayım" der, inanırsınız. ama sonra bir bakarsınız, kimsecikler yok.

yalancı birini nasıl tanırsınız?
tanıyamazsınız!

bir gün canınız yanar, inandığınız dünya yıkılır ve siz, toz dumandan başınızı kaldırıp her şeyi daha net görmeye başlarsınız.
o toz duman ve hesaplaşma hali yerini sakinliğe bıraktıktan sonra yalanlar bir bir çıkar ortaya.
kendinize, bilginize, zekanıza inanamazsınız.

"ulan ben bu tongaya düşecek insan mıydım?" ile başlayıp, "yazıklar olsun" ile devam edip, "neyse ya, olan oldu, hayat devam ediyor" ile bitirirsiniz.

aşk eğer gerçekse, sizi sarıp sarmalıyor, kollarında dans ediyorsunuz.
eğer aşk sandığınız şeyde yalanlar, gizler, ertelemeler, griler ve endişeler varsa, sonunda mutlaka kocaman ama kocaman bir hayal kırıklığı sizi bekliyor oluyor.

size "ben yandım, siz yanmayın" diyecek halim yok.
kocaman insanlarsınız, ne yaparsanız yapın ama ben kendimi bir daha yalana teslim etmem.
bu da bana ders olsun.

3 Ocak 2016 Pazar

minnoş


dün çiçekçide fulya görene kadar, hayat güzeldi.
ne zaman ki o fulyaların çıkıp, çiçek tezgahlarında yerini aldığını gördüm, bir içim daraldı, başım dönmeye başladı.
son bir kaç aydır şu minnoş gönlümün bu kadar acıdığını hatırlamıyorum.

valla cümleyi nasıl bağlayacağımı bilemedim acıdan.
uyumak en iyisi...

31 Aralık 2015 Perşembe

şu elimde görmüş olduğunuz kalp



sevgili ablalarım abilerim, saygıdeğer büyüklerim, canım kardeşlerim;

şu elimde görmüş olduğunuz kalp sevmek için yaratılmıştır. değerini bilene, bila bedel verilecektir.
evet doğrudur solgun biraz, biraz da yorgun ama güzel abim o kadar çok yalan duydu ki, solmasın da ne yapsın?
evet doğrudur kendisine giden damarlarda bir tıkanma oldu ama sonra açtık, şimdi tıkır tıkır maşallah...

şimdi güzel ablam, bu kalbi önce elimize alıyor ve bolca seviyoruz. aman sakın yalan konuşmuyoruz, ertesi güne çıkmaz alimallah.
elinden tutuyoruz, dost meclisleri kurup muhabbet ediyoruz, gülüp eğleniyoruz. ablam bak sen bu kalbi bir sev, sonra sırtın yere gelmez.
zaten hayat dediğin nedir ki? ne zaman alacak bizi cenab'ı hak, belli mi? o zaman eğleneceksin sonuna kadar. hiç düşünmeyeceksin bu kalple olur mu? bu kalp bana uygun mu? bu kalple mi geçecek ömrümüz? seveceksin, gerisini yukarıya havale edeceksin.

neyse ablam, nerede kalmıştık? bu kalp uğurludur, bak bunu sev, işlerin açılır, paralar gelir. ne hastalık kalır, ne umutsuzluk. her sabah dudağından bir öpücük alıyorsun, şekere tansiyona birebir. tuttuğun takım şampiyon olmazsa, ben her öğlen buradayım abla, geri getir.

bu elimde görmüş olduğunuz kalp var bu kalp, çok badireler atlattı. biz "çekil biraz köşene, dinlen, torunlarınla ilgilen" dedik. ama yok, dinletemedik. zor nefes alıyordu ama işine de gitti, eşe dosta, akrabaya da gitti, ojesini rujunu da sürdü. güzel kalp vesselam.

bu kalp güzel sever ablam. bir sever ki; kendini 90. dakikada gol atmış, bütün tribünleri sevinç gözyaşlarına boğmuş sanırsın. öyle bir sever ki; kitabın 40. baskıyı yapmış sanırsın. öyle bir sever ki; kendini hiç ölmeyecekmiş sanırsın.

oooo saat kaç olmuş.

evet var mı talibi? yok mu seven?

29 Aralık 2015 Salı

3 Aralık 2015 Perşembe

marifet



bak dostum, ben hikayesini anlatan herkese inanırım. yatakta sarılırken verilen sözlere inanırım. yüzünü boynuna gömüp, koklayarak uyumalara, gece uyanıp öpmelere inanırım. bir koltuğa sıkışıp televizyon izlemeye inanırım. büyük pırlanta yüzüklere, havuzlu villalara, pahalı arabalara inanmam. sabah fırına gidilip simit alınmış mı ona bakarım. gelirken bakkaldan kabuklu fıstık, nutella, su ve çok tahıllı ekmek alınmış mı ona bakarım.

yürüdüğüm yollar dümdüz değildi hiç, hep tümsek, çukur ve zorluklarla boğuştum. hiç düşmedim mi sanıyorsun? düştüm, yara bere içinde dizlerim. ama hep kalktım.

yolda giderken hep iyi insanlarla mı karşılaştım sanıyorsun? hayır. ama dersimi alıp, yanından yürüyüp geçtim.

acı görmedim, ölüm görmedim, yoksulluk, yoksunluk görmedim mi sanıyorsun? gördüm. ama altında ezilmedim. yaşam devam ediyordu, ben de ettim.

hastalık geçirmedim, yataklara düşmedim mi sanıyorsun? en nadir hastalıkları seçtim ki zor teşhis edilsin. ama iyileştim.

aşık olmadım, yere çakılmadım, kalbim kırılmadı, sevmedim mi sanıyorsun? gökyüzüne çıktım be kanatlarımla, sen ne diyorsun? o aynı kanatlarla yere bir inişim vardı, yemin ederim filmlere konu olur. sevmek de neymiş, kalbimi avuçlarına bıraktım. bıraktım ama o kalbi nasıl ezip, tekmelediklerini de gördüm kendi gözlerimle. peki vaz mı geçeyim şimdi aşktan, sevdadan? geçmem...

sen yüzümdeki çizgileri, hep hüzünden mi sandın? hayır değil, gülmekten onlar.

marifet; sorunsuz, suya sabuna dokunmayan, kalbin kadar temiz(!) bir hayat yaşamakta değil dostum. marifet, seni savuran ve dahi yerden yere vuran rüzgara karşı ayakta durabilmekte... marifet; rüzgarda düşüp kafayı gözü de yarsan, ağzına burnuna toz toprak da girse direnmekte...

marifet; 90 dakika boyunca ağlarına hiç şut çekilmeyen kaleci olmakta değil, gelen topu kurtaran kaleci olmakta...


19 Kasım 2015 Perşembe

ne zaman geçer?

sanırsın bir büyük içtim. hafızam, filmlerdeki gibi süratle bir tünelden geçiyor geçmişime doğru. 3 - 4 yaşındayım, babam askerden gelmiş, sokakta oyun oynuyorum ve saçsız, sakalsız babamdan korkuyorum. 7 yaşındayım, okul yolundaki, koca boş arsanın eskinden prensesin sarayı olduğunu hayal ediyorum ve ders çıkışında sürekli o parlak tacı arıyorum. 12 yaşındayım, okulun müdiresini hakkımda dedikodu yaparken duyuyorum, "çok mübalağlı hareketleri var" diyor benim için, 1 hafta elimi kolumu oynatmadan konuşmaya çalışıyorum. 15 yaşındayım, diskoda kıyafet balosuna gidiyorum ama halk oyunları kıyafetlerimle, utanıyorum. 18 yaşındayım, seviyor. 24 yaşındayım, kalbim kırılıyor. 28 yaşındayım, iş hayatı hırpalıyor. 35 yaşındayım, hayallerimin yarısını bile gerçekleştirememişim. 38 yaşındayım, kalbim kırık ama umudum var.

- gel bakalım küçük diren, otur yanıma da biraz dertleşelim. anlat bakalım. niye ağladın?

- gitti.

- kim gitti?

- oynuyorduk burada.

- niye gitti?

- benimle oynamak istemiyormuş.

- başka oyun arkadaşları bulursun.

- istemiyorum.

- niye seninle oynamak istemiyormuş?

- başka arkadaşlarla oynayacakmış. sıkılmış benden.

- böyle mi dedi sana?

- evet. sevmiyormuş artık benimle oynamayı.

- bir tek o mu var oynayacak?

- hayır ama en güzel o oynuyor.

- belki en güzel o oynamıyordur?

- bilmiyorum.

- sana uçan balon alalım mı?

- hayır.

- neden?

- uçup gider.

- gitsin, gökyüzüne gidecek.

- gitmesin.

- dondurma yer misin?

- yok.

- belki seni üzdüğünü farkına varmamıştır bunları söylerken?

- giderken beni itip yere düşürdü ama.

- hmmm, pek güzel bir hareket olmamış o. belki de kötü bir arkadaştır.

- bebeklikten arkadaşız biz onunla. kötü değil o.

- ama seni itmiş yere düşürmüş.

- ....

- gel yürüyelim biraz. bu top senin mi?

- yok, ikimizin. harçlıklarımızı biriktirip aldık.

- ağlama artık.

- ağlamıyorum. gözüme bir şey kaçtı.

- hadi sil gözyaşlarını, seni annene götüreyim.

- istemiyorum. biz o'nunla hep akşama kadar oynardık, hiç eve gitmezdik. hep oynardık. annemler çağırırdı, yine de gitmezdik. dondurma yerdik, topla da oynardık. aşağı mahalleye kaçardık. oradaki çocuklarla savaşırdık. bir keresinde kafama taş gelmişti de, bütün çocukları dövmüştü. sonra "ben varken sana kimse bir şey yapamaz" demişti.

- sana kimse bir şey yapamaz zaten.

- o varken korkmazdım ben, dere kenarına bile inerdik. bir keresinde suya ayağımızı bile sokmuştuk. soğuktu ama hırkasını verdi bana.

- yine inersin dere kenarına, tek başına inersin, olmaz mı?

- üşürsem?

- sıkı giyinirsin.

- niye sıkıldı ki?

- bilmiyorum.

- ben güzel miyim?

- güzelsin tabii, çok güzelsin.

- saçlarım mı çirkin?

- hayır, her yerin güzel.

- bir keresinde ellerim boyanmıştı, "çok çirkin oldun" dedi.

- öyle demek istememiştir.

- büyüyünce üzüntüm geçer mi?

- geçer.

- ne zaman büyürüm?

- istediğin zaman.

- hemen büyüyim o zaman.

- ah bu erkekler, kızları hep çalışmadıkları yerden üzüyorlar.

- hı

- yok bir şey, hadi annen merak eder.

18 Kasım 2015 Çarşamba

t'siz...

- hişt! sen. gel böyle. o elindeki ne?
- ses kayıt cihazı
- ne yapıyorsun onla?
- söylediklerini kaydediyorum
- niçin?
- enteresan geldi
- adın ne?
- emrah
- emrah ne?
- serbes. sonunda t yok
- memnun oldum. ben de saffet semerci. benim de sonumda hiçbir şey yok. peki, sen ne iş yaparsın sonunda t olmayan emrah serbes?
- öğrenciyim
- bugün ne öğrendin?
- italyanca seni seviyorum demeyi
- italyan bir sevgilin mi var?
- hayır, ispanyol dilinde okuyan bir kız var
- niye ispanyolcasını öğrenmedin o zaman?
- bütün dillerin temeli italyanca dediler
- o da seni seviyor mu?
- hayır, ne münasebet

emrah serbes (t'siz)

11 Kasım 2015 Çarşamba

acı...

bir ara şöyle yazmışım:

...lanet olsun ki; acı bir başına yaşanan bir duygu. keşke dağıtabilsem arkadaşlarıma parça parça. ama yok, illa yapayalnız çekeceksin. illa kanını yerden kendin temizleyeceksin. illa kendin sileceksin gözyaşlarını. illa bacaklarını çekip karnına yattığında soğuk yatağa, yalnız olacaksın. illa tek başına uyanacak, tek başına ağlayacaksın duşta. kimse merhemin değil, kimse dermanın değil, kimse acını hafifleten değil. bu hayattaki sevinçlerin hepsini paylaşabilirsin. gülümsemek, gülmek, kahkaha hepsi kalabalıkken daha güzel ama acı var ya acı, işte o tek.
acı, nefesini keser, aklını uyuşturur. acı, ellerini kollarını bağlar. acı, gözlerini yakar. acı, saçlarının dibinden başlar ve ayak parmak uçlarına kadar sarar seni. acı, kulaklarını zonklatır, başını döndürür. acı, bıçağı karnına saplar ama sonra bir de içerde çevirir ki daha çok kan aksın. acı, seni alır bir duvara vurur, sonra alır diğer duvara vurur. acı, karartır. acı, senden parçalar koparır. acı, yetiştirip güzelleştirdiğin her türlü duyguyu alır, şöyle bir sallar, üzerine tükürür. acı, kör eder. acı konuşturmaz. acı seni alır, “cehennem burası bebeğim” der, bırakır…

melisa kesmez de kitabında şöyle yazmış:

bin kere anlattığım, onların da bin kere nasihatleriyle taçlandırdığı aynı konu. işe yaramaz, kendi dahil kimseye faydası olmayan bir adamla birlikteyim. saplanıp kaldım ona. bir adım ötesi yok. varsa uçurum. bırakamıyorum. onların durduğu yerden tek bir ayrılık kararıyla çözülecek basit bir sorun bu. benim baktığım yerden, uzun süredir katlandığım, çıkış yolunda defalarca kaybolduğum, içinde kalmaya kendimi kim bilir kaç kere ikna ettiğim, çok bilinmeyenli bir denklem. çaresi elbette onların önerdiği gibi ayrılık falan değil.
....
hayatlarında hiç yalnız kalmamış kadınlar beni anlar mı peki? işe yaramaz da olsa o gidince hayatın ne biçim tenhalaşacağını, kız arkadaşlarının doluluğu içinde sana bir pazar günlerini ayırma ihtimalinin yılda en fazla 3, bilemedin 4 olduğunu kimse bilmiyor mu? bu kadınlar hiç duymamışlar mı eşyanın sesini "evde bir nefes olsa keşke" diye iç geçirdikleri tenha bir pazar gecesinde? sırf o nefes sesinin hatrına, insan nelere katlanır bilirler mi? hayatlarında hep doğru ata oynamış kadınlar için her şey ne kolay. benim gibi daha ilk yüz metrede kaybedeceği aşikar, düz yolda yürümesini bile beceremeyen, atlara düşkün biri için hayat çok farklı bir yer....
(atları bağlayın geceyi burada geçireceğiz kitabından)

şimdi de şöyle bir ekleme yapıyorum:

acı, zamanla izlerini kaybettiriyor. yaralar, zamanla (başka bir şeyle değil, sadece zamanla) kapanıyor, kabuk bağlıyor. kelimeler ve anılar hafızadan birer birer uçuyor. beyin, devreye giriyor ve kalbi şöyle hafifçe sağa doğru itip, kral koltuğuna oturuyor. hayatının boşlukları hızla doluyor. artık sevmediğinden ya da her şeyi unuttuğundan değil. acı çekmenin sonu olmadığından, dünya dönmeye devam ettiğinden, kendini sevdiğinden ve bunun hata olmadığını bildiğinden...

aşk güzel şey dostum. ne demiş; aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır.
o zaman "aşk"a ve karnımızdaki kelebeklere içelim bu akşam.

2 Kasım 2015 Pazartesi

hezimet sonrası lizbon iyi geldi...

nasıl da hızla uzaklaştım ülke gündeminden. hop lizbon'dayım... dünkü seçim hezimetinin net sonuçlarını bile bilmiyorum. nasıl kaçarak geldim, anlatamam...

5 ay önce siyaseten yakaladığım "umut" ve dahi "mutluluk" yerini inanılmaz bir endişe ve umutsuzluğa bıraktı. al buraya da yazıyorum; ben mücadeleyi bıraktım.
daha da benden kimse memleket adına sokaklara çıkmamı, halk adına savaşmamı, ülkeye kardeşlik ve aydınlık tohumları ekmemi beklemesin. hayır zaten bekleyen yok da, talep falan gelirse diye dedim.

şimdi elin portekiz'inde, maçtan başka bir şey düşünmeyen bir grup insanla beraber, saat farkının da verdiği kafa bulanması ve 40 derece ateşle oturuyorum. yıllardır hastalık yüzü görmeyen bu bünye, politik hayal kırıklığı nedeniyle 2. kez yataklara düşüyor. bir keresinde de, açılış konuşması sırasında erdoğan'a 20 metre kadar yaklaşıp, o gelirken ayağa kalkmak zorunda kaldım diye 1 hafta kafamı yataktan kaldıramamıştım. büyük bir çaresizlik hissediyor insan.

portekiz insanı rahat, şarapları güzel, havası yumuşak, sokakları keyifli. bundan sonraki günlerde 5 seyahat bekliyor beni. bir soğuk bir sıcak şoka sokacağım kendimi. dubai'de deniz girip, berlin'de kartopu oynayacağım.

bunları yazarken bile beynimin bir tarafı ülkede olanları kabul edemiyor. uyuşturmak ve unutmak istiyorum.

bir kadeh daha?

27 Ekim 2015 Salı

etiketi kesmiş...


hahaahahaa, buna hep çok gülerim.