26 Mayıs 2020 Salı

bırakın sıkılsınlar

people make mistakes,
that's why they put rubbers
on the ends of pencils

fleabag

sinop ayancık'tayız, evimiz 3. katta. yaşım 5 midir nedir, camın önüne dayanan birkaç katlı ahşap bir oyuncaklığım var, böyle bebek mavisi, onun en üstüne oturup, açık camdan aşağı hasır sepet sarkıtıyorum. içinde çeşit çeşit oyuncaklar var, sokaktaki çocuklar oynuyor, ben izliyorum, sonra geri koyuyorlar sepete, ben yukarı çekiyorum. hafızam beni yanıltmıyorsa annem arada mutfaktan gelip, bana bakıyor, düşmüş müyüm diye, o kadar.
bazı akşamlar misafirliğe gidiyoruz, annemlerin konuştuğu en ufak bir konuyu bile hatırlamıyorum. çünkü o odada değilim. belki tek belki birkaç çocuk, büyüklerin olmadığı bir odada, kendi kendimize eğleniyoruz. arada gelip bize meyve veriyorlar. gece geç saatlere kadar annemleri hiç görmüyorum, odada uyuyakalıyoruz, sabah kendi yatağımda uyanıyorum. belli ki kucakta taşınmışım eve kadar.
annemler adada kahvede takılıyor, bazen kanasta bazen okey oynuyorlar. yaşım 7 - 8. üst parka gitmem yasak ama sahildeyim, arada yanlarına uğrayıp su içiyorum, sonra tekrar oyuna.
annemler ethem'in oraya gidiyor, yemeğe... kalabalıklar, var bir 15 kişi falan. muhabbet, içki, müzik... biz çocuklar ormandayız, uzakta bir sofrada yemek yemişiz, sonra da oyuna dalmışız.

annemle babamın bana oyun kurduğunu, oyunlarıma dahil olduğunu, beni eğlendirmek için taklalar attığını bilmem ben. "sıkıldım" desem, (demem de desem) "bir şey olmaz, oyna devam" derlerdi heralde.

annemle babam yetişkin şeylerle uğraşırken, ben eriğe daldım, incir ağacından düştüm, karıncaların yuvalarını takip ettim, çomak soktum, tırtıl, kedi, kirpi, köpek, tosbağa sevdim. enseme kocaman çekirge kondu, çığlık kıyamet attım üstümden. saklambaç, yakan top, isim - şehir, lastik oynadım, ip atladım. at kestanesi savaşı yaptım, orgla 'daha dün annemizin'in müziğini çıkardım. kaldırımda oturup, saatlerce kitap okudum, ders yaptım, resim çizdim.
balkonda halı yıkadım, iskambil kağıdından fal baktım, bebeklerime elbise yaptım. tabureyi ters çevirdim, bebek arabası yaptım, manav tezgahı yaptım. 5 taş oynadım, çember çevirdim. bisiklete bindim, yokuş aşağı ellerimi bırakıp indim. renkli tellerden bilezikler yaptım, onları konuya komşuya sattım. karda poşetle, tepsiyle kaydım. patenle defalarca düştüm, bisikletin zinciri yüzlerce kez çıktı, ısırgan otunda yuvarlandım, kaşıntıdan yara oldum, tüf tüf kaç kere yüzüme geldi, dizlerim hiç iyileşmedi. istop, don ateş, yerden yüksek oynarken hakkımı yediler, ağlaya bağıra aldım.
gece mezarlığa girdim, deli pedro'nun evine girdim, hayalet hikayeleri uydurdum. santraldeki devasa kablolara tırmandım. muhakkar amca'nın zilini çalıp kaçtım, evlerin içine yumurta atıp kaçtım, camideki cemaatin ayakkabılarını saklayıp kaçtım.
eski top sahasında prensesin tacını aradım saatlerce. okuma yazma bilmeden gırgır'ı, fırt'ı, dayımın mister no'larını ve hayat ansiklopedisinin fotoğraflarını ezberledim.
sahildeki banka oturup, üstüne adımı kazıdım, geçen gemileri saydım, vapurdan inenlerin kıyafetlerini süzdüm, su gemisini bekledim. kafamda filmler yazdım, oynadım, yönettim. kaset koyup, kan ter içinde kalıncaya kadar şarkıcılık ve dansçılık oynadım. hayalimde ödüller aldım, alkışlandım, evlendim, çocuklarım oldu, kocamla yabancı yerlere tatile gittik. uçurtma yaptım, grapon kağıdından kedi merdiveni yaptım.

sonra büyüdüm...
karantinada evde yalnız sıkılmıyor musun? diye soranlara; tek başına sıkılmamak çocukluktan miras bana...

anneme...

25 Mayıs 2020 Pazartesi

karantina dizileri ve podcastleri







2.5 aylık karantina döneminde bazı sabahlar yerin dibinde uyandım, bazı sabahlar yataktan çıkacak gücü zor buldum, bazı günlerse keyifli hatta mutlu bile kalktım. dayanılmaz bel ağrıları çektim, kimi günler koltuktan 10 dakikada ancak kalkabildim. ağrılar hala nefesimi kesiyor...

iyi diziler izledim, harika podcastler dinledim. filme çok yüz vermedim, dikkatimi herhangi bir şeye 20 dakikadan fazla vermem mümkün olmadı. kaygı sarmıştı dört bir yanımı, film izlerken başım ağrımaya başlıyordu, zorlamadım. ilk günler kitapların sayfasını açmadım ama üstüme gitmedim. sonra okumayı özledim, tekrar başladım...

karantinada son günlere yaklaşırken size seyirlik ve dinlemelik bir kaç öneride bulunmak istiyorum.

dizi önerileri

diziden çok size phoebe waller-bridge'i önereceğim. bu zeki ve aşırı tatlı kadını takip edin. neye dokunursa izleyin.

crashing - (netflix, 1 sezon, 6 bölüm)
londra'da artık kullanılmayan bir hastanede, kiracı olarak kalan bir grup insanın hikayesi. yazan ve oynayan phoebe waller-bridge. bildiğim kadarıyla kendisinin ilk dizisi.
kahkahalar atarak izleyeceğiniz bir dizi değil crashing ama diyaloglar zekice, ilişkiler yer yer karikatürize yer yer çok sahici. fleabag'a giden yolda reis'i tanımak adına ilk basamak diyelim.

fleabag - (amazon, 2 sezon, 6 + 6 bölüm)
londra'da minik bir cafe işleten genç bir kadının öyküsü. çarpıcı, komik ve tadı damağınızda kalan cinsten.
1. keşke arkadaşım olsaydı.
2. keşke izlememiş olsaydım, o kadar iyiydi ki hiç bitsin istemedim.
kameraya konuşuyor olmasından seçtiği erkeklere, aile ilişkilerinden mimiklerine, en yakın arkadaşı ile olan ilişkisinden problemleri çözüş şekline hepsine ama hepsine çok hayran oldum, çok kıskandım. üvey annesinin yaptığı penis tablosuna aşık olmuştum, gerçek hayatta phoebe waller bridge'in evinde asılı olduğunu duyunca çok güldüm. bu kadar çok sevmem; londra ve ingiliz aksanı ile olan duygusal bağımdan mı yoksa yazarın kaleminin kıvraklığından mı bilmiyorum. yaşasın ingiliz dizileri ve yaşasın kadın yazarlar diyerek şiddetle tavsiye ediyorum.
not: ah o papaza, yüzde yüz ben de aşık olurdum. ve yine yüzde yüz, her şeyi bok ederdim.

killing eve - (dizi siteleri, 2 sezon)
phoebe reis denince akla sadece komedi gelmesin. bir seri katil dizisinde de imzası var. modaya meraklı ve sevimli bir kiralık/seri katil ile o'nu yakalamaya çalışan polisin öyküsü. polisi grey's anatomy'den tanırsınız. katille polis arasındaki çekim ve kaçma kovalama hikayesi için izlenir. bence harika bir iş değil ama seyirlik.

run - (digitürk - şimdilik 1 sezon)
iki çocukluk aşkının 15 sene sonra, tüm yaşantılarını bırakıp, birlikte kaçma hikayeleri. phoebe reis yapımcı, bir bölümde de oynamış. izlerken aklıma ilk sevgilimle birbirimize verdiğimiz "40 yaşına geldiğimizde hayatımızda kimse yoksa hemen evlenelim" sözü geldi. zira birbirimizi gördük ama evlenmedik. gençlik sözlerine güvenmeyin arkadaşlar :) ben kusursuz olmayan kadını ve erkeği, oyunculuklarını ve konuyu sevdim.

normal people - (dizi siteleri, 1 sezon, 12 bölüm)
bir kızla erkeğin liseden başlayıp üniversite ile devam eden ilişkilerini konu alıyor, romandan uyarlama bir irlanda dizisi. gençlik dizisi gibi duyulsa da bunun çok ötesine geçiyor. oyunculukları, kamera açıları ve renklerin pastelliği ile öne çıkıyor. son zamanlarda izlediğim en iyi ilk seks deneyimi ve sevişme sahneleri.
açık iletişim kuramıyor olmaları bana çok uzak olsa da dizi ikinci bölümden itibaren sizi içine alıyor ve birbirlerine olan yoğun hisleri seyirciye geçiyor.
hayatında en az bir toksik ilişki yaşamış herkes kendinden bir parça bulabilir. ve bence altı çizilecek bir toksik ilişki cümlesi: it is not like this with other people :)

edit 1: bu diziyi izledikten sonra üzerinde çok düşündüm. aynı yerde büyümek ve çocukluğunun ya da gençliğinin birlikte geçmesi, bir insanı anlarken büyük bir fark yaratıyor.
ben adada büyüdüm ve orada büyümeyen, küçük yer/kasaba kültürünü bilmeyen insana bağlılıklarımı, hassasiyetlerimi anlatmak çok zor oluyor. masal anlatıyorum gibi geliyor onlara. ilişkileri tanımlama şeklim garip, özlemlerim anlamsız, hikayelerimin içeriği boş geliyor.
hep adadan biriyle, aynı şeyleri yaşadığımız biriyle beraber olacağımı sanırdım. du bakalım hikayem bitmiş sayılmaz, kısmet :)

edit 2: dublin trinity college için konuşuyorum; coğrafya gerçekten kader. orada edebiyat okumak vardı, ben istanbul üniversitesi'nde turizm okudum. şansıma tüküreyim :(

edit 3: dizinin müzikleri biraz hüzünlü ama karantinada tavana bakarken, kendinizi puslu bir dublin sabahında sanmanızı sağlıyor... ki bence bu da müzikleri müthiş yapıyor.

edit 4: deseler ki bir roman yaz, bunu yazmış olmak isterdim.

after life - (netflix, 2 sezon, 6 + 6 bölüm)
çok sevdiği karısını kanserden kaybetmiş bir adamın öyküsü. diziyle ilgili bilgileri internetten alırsınız zaten ama ben bu diziyi izleyip de karı koca arasındaki müthiş ilişkiye öykünmeyen var mı onu merak ediyorum. birlikte yaşamak için seçtiğiniz insan ne kadar önemli, karakterinizde ne kadar kocaman bir etkiye sahip ve beraber gülmek kadar ilişkiyi besleyen bir şey yok. (ben de şahsen beraber çok gülüyorum diye bazı boktan ilişkileri senelerce devam ettirdim)
ricky gervais var diye gülmekten ölmüyorsunuz, aksine benim ağladığım yerler oldu. favorim mezarlıktaki kadın; deliyürek'teki kuşçu gibi bir şey, aforizma üzerine aforizma...  karantinaya ağlamalı ve gülmeli bir ara vermek için iyi bir seçim.

valeria - (netflix, 1 sezon, 8 bölüm)
sex and the city'nin ispanyol versiyonu gibi düşünün. 4 kadın, ilişkiler, seks... ispanya sevgimizi kimse sorgulamasın.

this is us - (amazon, 4 sezon, onlarca bölüm)
bol ağlamalı, arada gülmeli bir aile draması. zenci, gay, evlatlık edinme, obezite, ölüm, harika bir anne baba ilişkisi, anne öfkesi, alkol bağımlılığı, uyum sağlayamama, iş hırsı, sorunlu gençlik... ne ararsanız var. benim çok severek izlediğim dizilerden biridir, kalbimde yeri ayrıdır.

the english game - (netflix, 1 sezon, 6 bölüm)
ilk profesyonel futbol oyuncularının gerçeğe dayanan öyküsü. kostümlü dizi, üstelik yer ingiltere, hemen 1-0 önde başlıyor tabii. içinde futbol geçiyor diye, maskülen bir dizi olarak algılamayın, her şey dozunda.

modern love - (amazon, 1 sezon, 8 bölüm)
new york times'ın makalelerinden alıntılanmış, aşk üzerine, hepsi romantik komedi tadında 8 ayrı öykü. özellikle karantina döneminde, kendinizi iyi hissetmek ve kalbinizi yumuş yumuş yapmak isterseniz, çok iyi bir seçim. keşke devam etse de ara ara açıp izlesek.

new amsterdam - (digitürk, 2 sezon, bir sürü bölüm)
new york'un en büyük devlet hastanesinin başına geçen bir adamın gerçeğe dayanan hikayesi. bir doktor ve hastane dizisi. ben zaten severim hastane dizilerini ama max goodwin çok ilham verici ve hayranlık uyandırıcı bir karakter.

unortodox - (neflix, 4 bölümlük mini dizi)
newyork'taki hasidik yahudilerinden esty adında hayalleri olan bir genç kızın öyküsü. güneydoğu anadolu'da zorla evlendirilen zeynep adlı bir genç kızın istanbul'a kaçtığını ve kendine yeniden bir hayat kurmaya çalıştığını düşünün. işte benzer işler. dizinin bir noktasında esty başındaki peruğu çıkarıp denize giriyor, o sahnede sanki ben girdim suya... değişik hayatlar izlemek ve özgür olduğumuz için "oh be" demek için bile izlenir.

podcast önerileri

ben tümünü spotify'dan dinliyorum.

ilk sayfası; mirgün cabas ve can kozanoğlu sunuyor. yazarla söyleşiler çok iyi. benim favorim behiç ak'lı olan bölüm.

bunu ben de yaparım; ibrahim selim'in nefis sesiyle, çeşitli konular üzerine detaylı anlatımlar. dijital aşk, dolandırıclık, komplo teorileri gibi...

nasıl olunur; nilay örnek'in sunduğu bir program. gelen konuklar, alanlarındaki en iyiler. çok bölüm var, ilginizi çeken insanı açıp dinleyin. ben çok şey öğrendim bu seriden. ece temelkuran favorim.

o tarz mı? can bonomo ve arkadaşlarının sunduğu bir podcast ama herkese göre değil. biraz o kafaya girmek gerekiyor, bilmek ve zamanla tanımak gerekiyor. ben çok severek dinliyorum ve dinlettiğim kimse bayılmadı :) ben kalt podcastlerini de bu gruba sokuyorum.

soru cevap; ferhan şensoy usta'nın soruları cevapladığı 15 dakikalık podcast yayınları. ben çok özlemişim dinlemeyi. büyük tavsiyedir.

dizi koması/film koması; melikşah altuntaş'ın hazırlayıp sunduğu ve dizi film önerilerinde bulunduğu podcast. art house sinema severler için daha uygun bir seri.

ben belim kopmadan yatağıma geri dönüyorum. yemin ederim adeta frida kahlo'yum, öyle bir ağrı...

24 Mayıs 2020 Pazar

22 Mayıs 2020 Cuma

1800 yıllık şarkı


yaşadığın müddetçe parılda
hiçbir kedere sahip olma
çünkü yaşam kısa
zaman verdiklerini alır nasıl olsa

(1800 yıl önce yazılıp bestelenmiş ve dünyanın bilinen ilk şarkılarından biri - seikilos / aydın civarı)

1800 yıl önce de harcanacak vakit yokmuş, şimdi de yok...
1800 yıl önce de aşk insanın ışıldamasını sağlıyormuş, hala da öyle...
1800 yıl önce de aşık insan 10 santim yukarıdan yürüyorum sanıyormuş, hala öyle sanıyor...
1800 yıl önce de aşk kederin ilacıymış, şimdi de öyle...
"keşke" demek 1800 yıl önce de çok acı vericiymiş...

mektup aşkına...


annemin evindeki odamda, kilitli dolapta yıllardır bekleyen mektuplara gözüm ilişti. vapura gitmeden 10 dakika önce, yolda bakarım diye çantama attım hepsini. belki 200'e yakın mektup, bunun 10 katı da defterlerde var. yazılar, çizimler, şiirler, özlem ve aşk dolu satırlar...
ne güzel hayaller kurmuşuz... ne çok sevmişiz...

bir insana sırtını dayamak nedir bilmiyorum ama "iyi ki var" ne demek biliyorum. bir insan nasıl sevilir, aşkından nasıl sarhoş olunur, derdine derman olmak nedir, aşktan nefesinin kesilmesi ne demek biliyorum. öfkeden deliye dönmek nedir, beklemek nedir, görünce karnında kelebekler uçması nedir biliyorum. tartışma sırasında gırtlağını sıkacakken, tutup öpülmek ne biliyorum. katılırcasına ağlarken, sarıp sarmalanmak ne biliyorum.

ama ne ara kendimi bu kadar değersiz hissetmeye başladım onu bilmiyorum. kendime olan güvenimi ve saygımı 43'e giderken yolda bir yerlerde kaybetmişim. yanlış seçimlere verilen çok seneler...

iyi ki yazmışım, iyi ki yazılan her şeyi saklamışım. (ömrü hayatımda bir kez yazılan her şeyi yok ettim.)
ben kelimelerin büyüsüne çok inanırım. şu an okuduğum her mektup beni güldürüyor ama biliyorum ki o satırlar bana tekrar aşk getirecek. bir o mektuplar bir de anneannemin masa örtüsü... bak şuraya yazıyorum....

18 Mayıs 2020 Pazartesi

inci kefalleri



kaş, inönü koyu

bu yazıyı sadece şu muazzam fotoğraflara tekrar tekrar bakmak için yazıyorum. ben burada yüzdüm. ömrümdeki en güzel günlerden biriydi. 
hayattan 2 yaz alacağım var benim. ve bitmez tükenmez hayalim; buralarda yaşamak... seni çok özlüyorum deniz, seni çok özlüyorum kaş...  

17 Mayıs 2020 Pazar

öykü

etkileyici bir metin ve okur arasında yaşanan mücadeleyi, roman hep sayıyla kazanır. 
oysa öykünün maçı nakavtla alması gerekir.

julio cortazar

daha kendimle seyahate çıkıp, gittiğim yerin meydandaki güzel kafelerinden birinde içkimi yudumlayıp, etrafıma bakınmadım. daha kaş'taki o muhteşem koyda, sırtüstü uzanıp, kendimi suya ve güneşe bırakmadım. daha sevgilimle istanbul'dan çıkıp, kedilerle beraber, arabayla taaa hatay'a kadar gitmedim. kedilerle eziyet olabilir ama onları aylarca bırakamam, ben nereye onlar oraya... daha bir süre izmir'de yaşamayı denemedim. daha kapadokya'da balona binmedim. daha sulu ada'ya gidip, kendimi suya banmadım. daha bir köpek annesi olmadım. daha ted talk'a çıkmadım. daha adalar belediyesi'nde turizm bölümünün müdürü olmadım. daha istediğim kiloya inmedim. daha beyaz elbisemle gayri resmi evlilik partisi düzenlemedim. daha kimsenin yüzüğünü takmadım. daha motor ehliyeti ve motor almadım. daha bitkiler üzerine bilgilenmedim. daha kitaplarım var okunacak ve koca bir film listem var izlenecek. 
ben bir roman var önümde sanıyordum, öyküm varmış... vasat bir öyküm olsun istemiyorum. vurucu bir sonla biten, her kelimenin değerli olduğu, ara ara güldüren, dokunaklı bir öyküm olsun istiyorum. 
zamanım eskisinden çok daha değerli artık... hoşgeldin yeni yaşımın farkındalığı :) 

13 Mayıs 2020 Çarşamba

bir vs iki



kadın, o'nun hayallerini paylaşmayan kocasını boşadı. yazar olmak isteyen, bunun rüyalarını gören, yazmasa çıldıracak kadının, müzede güvenlik görevlisi olarak işe girmesine neden oldu. kadının gökkuşağını çaldı.

kadın, odada kitap okurken, ışığı kapatan kocasını boşadı. çok emek vermişti ilişkilerine ama artık mutlu değildi. hayatta hep kocası öne çıkmıştı. kadının sırası hiç gelmiyordu, kendine yer bulamıyordu.

kadın, o'nun üzerine yıkılan kocasını boşadı. sürekli mutsuzluğuyla ve kaygılarıyla kadının renklerini soldurdu. kadının neşesini, heyecanını ve umudunu aldı, kendine yaşam enerjisi yaptı.

bayılıyorum önünde sonunda kendi yolunu çizen kadınlara... kendini, seçtikleri erkek üzerinden tanımlamayan, "tam"amlanmak için birine ihtiyaç duymayan, kendine yol arkadaşı ve seks partneri arayan kadınlara bayılıyorum.
aynı kadınlar, mutlu olmak için önce kendileriyle barışmak zorunda olduklarını çok iyi biliyorlar. mutluluk, gerçekten kendinden memnun olma hali... ve mutlu etmek için çaba göstermeyen, yanağımızdaki al rengi solduran, kahkahamızı bastıran, hayallerimizi engelleyen herkesi çıkarmalıyız hayatımızdan.
evet, "iki" "bir"den büyüktür ve hayata "iki" olarak direnmek ne tatlıdır... ama bütün kahramanlar "bir"dir :) 

11 Mayıs 2020 Pazartesi

beyoğlu




birlikte olduğumuz insanı bir bütün olarak değerlendirmez miyiz? ilişkiyi, geçirdiğimiz yıllar, bütün sarhoşluklarımız, sevişmelerimiz, gülmelerimiz üzerinden gözden geçirmez miyiz? tek bir söz, ani yapılan bir hareket, öfke patlamasıyla aşkınız sona erer mi? kanımca birini yatakta bile bassanız, aşkınız puff diye uçup gitmez. kendinize biraz zaman tanımanız gerekir.

ilişki meşakatli bir yol, uzun bir yol. durup dinlendiğiniz, 'allah belasını versin böyle uzun yolun' dediğiniz, susadığınız, arkadan itilmek istediğiniz, acıktığınız, gözünüze güneş gelen, üşüdüğünüz zamanlar oluyor. yolda beraber yürüdüğünüz insana anlık hislerle bakarsanız biter o yol... siz de manzaranın keyfine varamazsınız...

ben beyoğlu'nu bile son 10 yılına bakarak değerlendirmiyorum. şimdi gittiğimdeki soğuk, hikayesiz haliyle anmıyorum... saç ektiren araplar, nargile kokuları, sürekli bir inşaat hali, yıkılan emek sineması, demirören çirkin yapıtı, tuhaflaşan ara sokakları ve ruhunu çektiklerine emin olduğum haliyle anmıyorum. bende büyük kredisi var ve 500 yıllık tarihi...

sultanlar yürüdü istiklal caddesi'nde ve fötr şapkalı devlet büyükleri... elçiler çay içti bu sokaklarda... gezi direnişinin ev sahipliğini yaptı bu park... 1 mayıs'ta kazancı yokuşu'nda sniper ile vurulanların kaldırımları bunlar. akm'nin önünde ne kavuşmalar oldu biliyor musun? ve ne ayrılıklar, gözyaşları içinde... galatasaray lisesi'nin önünde bir ömürdür bekleyen cumartesi anneleri var. bolşevik devrimi'nden sonra taksim sokaklarında beş parasız şarkı söyleyen rusları... tiyatro sonrası, ayak üstü ıslak hamburger yiyen oyuncuları... orospuları... emekli orospuları... saat satan siyahileri... çiçeklerin en alasını satan çingeneleri... çeşit çeşit perukçuları ve seks dükkanları... galata'dan kendini bırakan hezarfen'i var. 6-7 eylül'de zorla gönderilen gayr-i müslimleri gördü bu sokaklar... 

şimdiki haliyle bakmak beyoğlu'na haksızlık... ülke nasılsa beyoğlu da öyle... ülke cahil, ülke vicdansız, ülke satılmış, ülke boşlukta savruluyor... beyoğlu da...

ama gün olur devran döner ve şehrin kalbi beyoğlu yine "bizim" olur. çünkü gerçek aşk bitmez... 

10 Mayıs 2020 Pazar

bir seni...

gülleri sarı severim, toprağı ıslak
türküleri yanık, şiirleri hoyrat
havayı nemsiz, çayı demsiz
bir seni olduğun gibi,
bir seni her şeye rağmen
bir seni, hâlâ... 
ü.y.o.

9 Mayıs 2020 Cumartesi

tam ne zaman "yuva" diyoruz?






evime düşkünüm ben. temizlik ve dağınıklık konusunda obsesif olduğum durumlar var. evdeki kimi objelerle ilgili takıntılarım var. buzdolabının üstündeki magnetlerin ve duvarlardaki her tablonun bir anısı var. tarih veremem ama bana geldiği zamanı ya da aldığım yeri tüm detaylarıyla anlatabilirim.  bulunduğum yeri kendime benzetmeyi severim, eve girince bana ait olduğu hemen anlaşılır.  

daha önce de bir kaç ev denemem olmuştu. 

acıbadem'e erkek arkadaşımın evine taşındığımda, geceleri ara ara ağlardım. o eve o kadar ait değildim ki... benden önceki yaşanmışlıkların üzerine bir hayat kurmaya çalışıyordum ve ben ileriye bakmayı başarabilen bir kadın değildim. gördüğüm her şey sinirimi bozuyordu. salona yeni mobilyalar aldım, bütün evi raf raf indirdim, fazlalıkları attım. olmadı. eve değil, adama ait değilmişim, taşındım. 

bostancı'da lunaparka yakın bir ev tuttum. canım yanıyordu ama çarpışan arabalar derdime derman oluyordu. ağlıyordum, kamikazede küfür ediyordum. hemzemin bir balon vardı. 
yanıma iko taşındı. gelenimiz çok, yemeğimiz boldu. sıradan bir ev "yuva" oldu. acılar azaldı, gülmeye başladık. dünyanın en en en iyi ev arkadaşı iko'dur. önüne portakallı kereviz koyar ve sen yersin :) filtresiz konuşur, kucağına yatar ve 50 bölüm üst üste friends izlersin. 



sonra kurtköy'de ve tuzla'da iki başarısız denemem daha oldu. kurtköy gibi tamamen sonradan yaratılmış bir semt bana tabii ki olmadı. sitenin ve evin modernliği, eşyaların beyazlığı, etrafın yobazlığı ve çimenlerin suniliğinden içim şişti. bu sefer tuzla'ya tam tersi bir çevreye gittik. 3 katlı villa, yemyeşil bahçe, eski ve hikayeli bir semt, deniz kokusu ve havuz... ama ben uzak dedim, git gel zor dedim. uzak olan ev değil, adammış. yine olmadı.

idealtepe'ye taşındım. kedi çişli, dünya pisi bahçeye, az güneşe, tuvalet kokusuna ve apartmanın çok eski olmasına rağmen "yuva"ydı. mutluydum, keyfim yerindeydi. yıkım kararıyla ev aramaya başladım. toplam 30 dakikada buldum, 2 günde tuttum, 4 günde taşındım. bostancı'ya geri geldim.
daha doğrusu geldik. adamla... 

ne oldu da tek kaldım, oralar biraz karışık. onu da sonra anlatırım. ama bu sefer ben değil, adam gitti. ait hissetmeyen, kendini bir türlü içine sığdıramayan, yabancı olan oymuş bu sefer. biliyorum ben o hissi, kötüdür. iki gözyaşı, 3-5 sarhoş gece, binlerce kelimelik yazılar ve tabii ki zamanla geçti. 




şimdi ev, çiçekler, kediler ve ben yalnızız. evin "yuva" olması için gereken tek şey kendimi mutlu hissetmemmiş. keramet güzel mobilyada, tabloda, son model televizyonda, duvarın morunda ya da süper hamaretli meyve sıkacağında değilmiş, bendeymiş.
ama iko der ki "evde mutlaka ocak tütmeli", o yüzden artık yemek de yapmaya çalışıyorum. bir de iyi ki kedilerim var. 
bu evde yine bir ayrılık acısı yaşıyorum ama lunapark yakın, karantina bitince atarım kendimi balerinin kollarına, ne acı kalır ne ayrılık...

7 Mayıs 2020 Perşembe

mutluluk üzerine dır dır ettiler



sizin mutluluk tanımınız nedir?

ben sordum, onlar yazdı:

gönül (43) kendinden memnun olma ve kendini kabul etme hali. mutlu olmak içsel bir durum. para, iş gibi araçlar tek başına sağlayamazlar; daha toplam bir kendinden memnun olma hali bence.

koray (33) bütünlük hali, noksanlık olmadığı zaman mutluyum.

hande (43) paylaşmak.

burcu (26) benim tek bir cümlem yok. aklıma kısa kısa gelenler var. konuşmadan bile yanımda olduğu anda beni iyileştirecek insanlara sahip olmak, sakin bir akşam geçirebilmek, evimde her zaman yedek içki ve atıştırmalık olması, saatlerce süren sabah kahvaltısı, deniz sonrası sahilde uyuyakalmak, en aşka inanmadığım bir dönemde bile önümde anne babam gibi bir çiftin olması, koltuktan kalkmadan sezon sezon dizi bitirmek, spotify önerilerinin beni çok iyi tanıması, hafta sonu rutin haline gelen plak çalmalarım, bilmediğim yerleri keşfetmek, gezebileceğim kadar çok yer gezmek, aile veya arkadaşlarla gelenek haline getirilen etkinlikler, günübirlik doğa kaçamakları, kamp ateşi ve sucuk ekmek, saat fark etmeden "gel" diyebileceğin insanlar olması, yeni bir şey deneyimleme heyecanı, tekneden atlamak, uçmak. uzun bir günün ardından sütyeni çıkarmak, soğuk yatağa girmek, genel olarak deniz, hayatının bir anlamı olması.

hilal (37) iletişim, dinleyecek insanlara sahip olmak, filmler, kitaplar, iyi bir müzik, değerli hissetirilmek, huzurlu bir ortam, güvende olmak.

tuğçe (35) sevdiğim insanlarla gülebildiğim her an.

serda (39) tek bir tanımım yok. benim için kaygı yoksa, huzur varsa, mutluyumdur. kendimi gerçekleştirdiğimde yani bir hedefim varsa, hedefe ulaştığımda, bir şeyler ters gitmediğinde, çikolata yediğimde, kimseyle kavga etmediğimde, övüldüğümde mutluyum ben. ailem de mutluluk kaynağım. ben çok üşüyen biriyim, ilkokulu bitirene kadar annem kaloriferde çoraplarımı ısıtır yorganın içinde giydirir, öyle kaldırırdı beni. biri tarafından sevilmek, düşünülmek, arkadaşlar, gezmek, keşfetmek, deniz. ama bir kelime ile söyleyecek olsam kaygısızlık hali...

alev (49) huzurlu hissettiğim her an mutluyum.

arzu (48) ruhumun güzelliklerle uçuşması, parfüm kokusunun burnumu doldurması ve karnımın olabildiğince lezzetli yiyeceklerle doyması bende arzu uyandırır. arzu da bana mutluluk verir.

bora (43) huzur.

eda (43) huzur, sana huzur veren şey mutluluk verir.

seda (43) yaşla ilgili heralde ama huzur, dinginlik, kaygısızlık.

güneş (32) tek cümlelik bir tanım yapamam. ama ilk aklıma gelen gökyüzünün renklerine, doğanın değişimime, günbatımları ve gündoğumlarına şahitlik edebilmek.

hilal (31) özgür ve kendim hissettiğim yerde olmak.

semira (43) yalan dostum, mutluluk diye bir şey yok. (melodili)

selin (43) doygunluk hali, tatmin olmuş hissi. ama daha genel olarak kendinden memnun olmak. huzur da önemli ama sanırım mutluluk için daha yüksek bir hisse ihtiyacım var.

melike (38) huzur. mavi mavi, mavi(')nin içindeki her şey benim için mutluluk.

bir deeee;

freud: mutluluk dediğimiz şey, yoğun bir şekilde bastırılmış ve engellenmiş olan ihtiyaçların, kısa süreliğine tatmin edilmesinden başka bir şey değildir.

schopenhauer: mutluluk, kendi kendine yetenlerindir.

cevaplardan anladığım kadarıyla; benim ekibin çoğunluğu yaşlanmış ve huzur arayışına girmiş :)
ben yukarıda söylenen tüm mutluluk tanımlarına ve mutlu ettiğini söyledikleri her şeye katılıyorum. ne tatlı arkadaşlarım var, bir kişi de "para" dememiş...

not: mutluluk üzerine düşünmeye ve yazıyı ara ara güncellemeye devam edeceğim.

2 Mayıs 2020 Cumartesi

seviyorum - sevmiyorum

evine gittiğimde, bir yandan konuşurken bir yandan da buzdolabını açıp, içinden bir şeyler atıştırabildiğim dostlukları seviyorum.
evin balkonu bir metrekare de olsa; çiçeği, minderi, masası ile orada bir dünya kurmayı seviyorum.
gece 4te, gecenin 4 olduğunu umursamadan arayıp, "gel al beni buradan" diyebildiğim arkadaşlıkları seviyorum.
yaz günü, masaya oturduğumuzda kızartma tabağının üstündeki sarımsaklı domatesli sosa, taze beyaz ekmek banmayı seviyorum.
işten döndüğümde mahalle esnafı ile selamlaşmayı, apartmana çıkarken komşularımla iki çift laf etmeyi seviyorum.
haftalarca görüşmemiş de olsak "sizin maaşlar sıkıntılıdır şimdi, paraya ihtiyacın olursa ara hemen" diyen dostlukları seviyorum.
anneannemin bana ancak çocuk orucu tutturduğu o günleri, ramazan pidesinin içine terayağ ve tuz koyduğumuz anılarımı seviyorum.
babamın balonda bize "haydi bastır" oynattığı, mavi bisikletimle tura çıktığım, lisenin merdivenlerinde gizli gizli öpüştüğüm, sağcısı solcusu bir arada seçim sonuçlarını beklediğimiz ada yazlarını düşünmeyi seviyorum.
içinden tren geçen kasabaları, hiç beklemediğin anda gelen "seviyorum seni" mesajlarını, sonunda denize gireceğin uzun yolları, o yolda giderken bir yerde durup buzlu ayran - gözleme yapmayı, güneşte yandıktan sonra alınan ılık duşu ve sonrasındaki al yanakları seviyorum.
renkli kalemleri, martı seslerini, öğle üzeri üstüne vuran güneşle uyuyakalmayı, uyurken yanına kıvrılan kedileri, karı, yağmuru seviyorum.

boğazına yumru gibi oturan ayrılıkları, tam komik bir şey anlatacakken olmadığını hatırlamayı, çalan her şarkının gözleri doldurmasını sevmiyorum.
evine gittiğinde "umarım yere bir şey dökmem" diye düşündüğüm ve ayağımı koltuğa uzatamadığım arkadaşlıkları sevmiyorum.
evlerin birbirine çok yakın olmasını sevmiyorum. çok bir fransız balkonlu, kimsenin birbirini tanımadığı upuzun apartmanları sevmiyorum.
kıracağım diye dürüst olamadığım, had bildirmek yerine katlandığım ilişkileri sevmiyorum.
dinlemeyen, dinlediğini anlamayan, dilbilgisi kurallarını bilmeyen, her konuyu dönüp dolaşıp kendine ve dertlerine getiren, sürekli telefonuna bakan ve işten bahseden insanları sevmiyorum.
yaşından, mevkisinden dolayı saygı bekleyen, göremeyince öfkelenen kişileri, hayvanlara, doğaya ve insana saygısız kimseleri sevmiyorum.
gururundan, egosundan sevdiğine "seviyorum" diyemeyeni sevmiyorum.

"beraber olursak her şeyi hallederiz"i seviyorum, "ne olursa olsun yanındayım, sen bana dayan"ı seviyorum. "gururuna sokiyim, sana bir şey olmasın"ı seviyorum, günün ilk ışıklarında çalınan kapı zilini seviyorum....

cuk oturdu...



şarkı yazsam, sözleri bunlar olurdu şu an...

30 Nisan 2020 Perşembe

dram in karantina

yakında 3 ayı bulacak olan karantina günlerine 2 kedimle girdim. çevremde işten dolayı akşamdan akşama gördüğü ailesiyle girenler, neredeyse her konuda fikir ayrılığı yaşadığı, dünyaya başka pencerelerden bakan kocasıyla girenler, sık sık ayrılmayı düşündüğü ve çocukları yüzünden "dur bu seneyi de çıkaralım, okulları bir bitsin de" diye düşündüğü karısıyla girenler var. itiraf etmeliyim ki onlara kıyasla oldukça şanslı sayılırım.

çevredeki arkadaşların, sosyal çevrenin ve işteki yoğunluğun etkisiyle ayakta duran ama aslında anlaşamadığını bu karantinada fark eden çiftler çok olacaktır kanımca. topu topu 100 metrekare alanda, çıldırmamak için konuşmak zorunda olduğunda ve bezelye konusunda bile aynı fikirde olmadığını görünce insan bir sendeler. birçok çiftin ortak zevk, muhabbet etme isteği, seks ve kaliteli zaman geçirme becerisinden yoksun olduğunu biliyorum. ama o kadar harala gürele yaşıyoruz ki birlikte yaşamlardaki nitelik kaybını fark edemiyoruz. pek de haz etmediğimiz yarı yabancı biriyle başbaşa kalıyor, geçmiş senelerimizle yüzleşiyoruz. 

alışkanlık sevginin önüne geçeli çok oldu, kimbilir kaç zaman önce bıraktık zaten mücadele etmeyi ve susup kabullendik bu şekilde yaşamayı. 
belki bu karantina hepimize bir başlangıç noktası olur. benim kişisel tarihimde işimle, aşkımla ve ne istediğimle ilgili kararlar aldığım bir dönem olarak yer alacak. bir de tabii alışveriş ve restoran harcamalarımı mutlaka kısmam gerektiğini fark ettim. insan o kadar çok kıyafeti olmadan da hayatını devam ettirebilir. bunu anlamam için çin'de birinin yarasa çorbası içmesi gerekiyormuş. neyse bu da bana ders olsun. 

29 Nisan 2020 Çarşamba

direnmek...






bahar geldi ve buna sadece balkondan şahitlik ediyorum. denizi, ağacı, dostlarımı göremiyorum. yarım maaşla, kısıtlı bir hayat yaşamaya çalışıyorum. 
alıştığım üzere erkenden kalkıp, tek tek evin pencerelerinden öylece dışarı bakıyorum. ajandam boş. ütü, temizlik, çamaşır gibi gündelik ev işleri hariç listemde yapılacak hiçbir şey yok. alışkanlıklarımın da kendimin de değiştiğini farkındayım. işimle, geleceğimle ve yakın geçmişimle ilgili bir ton sorgulama yapıyorum. kusursuz sandığım ve ölümüne savunduğum düşüncelerimi gözden geçirip, hatalarını buluyorum. rutinler yaratıyorum ve sadık kalmaya çalışıyorum. daha çok "hayır" demeye ve dürüst olmaya çalışıyorum. bana kendimi değersiz hissettiren her şeyden uzak durmaya çabalıyorum.
ama kafam karışık. bir gün iyi bir gün kötüyüm. 
bir süredir ergen gibi yaşadığımı fark ettim. ilişkimi de çocuk gibi yaşamışım. bu, amatör ruhla çıkarılan profesyonel işler gibi güzel bir şey değil. kavgası, barışması, hayalleri, gelecek üstüne konuşmaları, kararları 15 yaş olgunluğunda olan iki insanmışız. hissettiklerimizi bilemiyorum ama yaşayış şeklimiz gerçeklerden uzak ve biraz da sahteymiş. 
olsun istemiş ama olduramamışız... öyle kırık bir aşk hikayesi, filmlere konu olur türden bir sevda, dillere destan bir sevgi de değilmişiz. ayakları yere basmayan, aklı bir karış havada, ne kavga etmeyi ne konuşmayı ne de birbirini yuva yapmayı başarabilmiş iki akıldan yoksun insanmışız. 
cesaretsizliğe, iletişimsizliğe ve kaygılara kurban edilmiş kimbilir kaçıncı çift...

mutlu olmak üzerine çok düşündüm. bunun parayla pulla, işle, mevkiyle olmadığını çok farkındayım. ama benim mutluluk tanımımda yanımda mutlaka güldüğüm ve iyi sohbet ettiğim biri olmalı. çok paraya ihtiyaç yok ama sevdiğin işi yaparak, yeteri kadar kazanmak önemli. dostlarım bu tanımın çok ortasında bir yerlerde. sosyalleşmek, gezmek, görmek, öğrenmek, yazmak ve okumak mutluluğumun parçaları... 
öyle ege'ye yerleşip, organik tarım yapmak yok hayallerimde ama birlikte güldüğüm adamla eğlenceli, sürprizli, maceralı ve mutlu bir hayat yaşamak istiyorum. 
bence hayat "katlanmak", "dayanmak" ve "sabretmek" için çok uzun. 

ben kendi adıma evde kalışlarımdan bir sürü ders çıkardım. şimdi daha çok koşacağım mutluluk ve keyfin peşinden... ve daha çok sahip çıkacağım aşkıma... insanlık için daha çok çalışacak, iklimi, dünyayı ve hayvanları korumak için bir şeyler yapacağım. 
daha çok direneceğim. çünkü sanırım bir süredir ismimle müsemma değildim.
ayrıca memleket gibi ben de direnince çok güzel oluyorum :)

27 Nisan 2020 Pazartesi

fleabag


"i want someone to tell me what to wear in the morning. i want someone to tell me what to wear EVERY morning. i want someone to tell me what to eat. what to like, what to hate, what to rage about, what to listen to, what band to like, what to buy tickets for, what to joke about, what not to joke about. I want someone to tell me what to believe in, who to vote for, who to love and how to tell them.

i just think i want someone to tell me how to live my life, father, because so far I think I’ve been getting it wrong — and i know that’s why people want people like you in their lives, because you just tell them how to do it. you just tell them what to do and what they’ll get out at the end of it, and even though i don’t believe your bullshit, and i know that scientifically nothing I do makes any difference in the end anyway, i’m still scared. why am I still scared? so just tell me what to do. just fucking tell me what to do, father."

fleabag, nefis perfomans :)
like it...
13 senelik, internette yazı yazma hayatımda ilk kez sildim yazılarımı...
yazılarımı sildim... ilk kez... 
tüm anılarımı sildim... ilk kez...

ve bitti... ilk kez...

23 Nisan 2020 Perşembe

özledim, teninin kokusunu özledim...



iyi sohbet etmeyi özledim. şöyle hatırlayınca ağzının suyunu akıtan,"iyi ki şu an buradayım" dedirten sohbet.
arada güldüren, arada "bilmem, o tarafından bakmamıştım hiç" dediğin, geçmişli, gelecekli, edebiyatlı, içkili sohbet etmeyi özledim.
keyifli bir tenis maçı gibi, konuların bir orada bir burada olduğu, dinleyene müthiş zevk veren bir sohbet...

yazmayı özledim. yazmak kusmak gibi. içim sıkılıyor sıkılıyor sıkılıyor, sonra aklımdakini harflere döküyorum, kustuktan sonraki rahatlama gibi bir his oluyor, sadece midemde değil kafamda.

iyi bir kitap okumayı özledim. okurken karakterin kalbimi sıkıştırmasını... o kitabı okumuş olan biriyle 'aynı hisleri yaşadı mı acaba' diye konuşmayı özledim. bir kitaba kendimi kaptırmayı, yazarıyla ilgili internette bakınmayı... başka kitabı var mı diye araştırmayı... başka yazılarına göz atmayı...

dalga sesini, deniz kenarında soğuk bir şeyler içmeyi, sevgiliyle elele dolaşmayı, gece birbirimizin içinde kaybolmayı, sabah beraber uyanıp günü planlamayı özledim.
adada denizatı'nın ön masasında aval aval bakınmayı, gelen geçene hikaye yazmayı özledim.

daha az kaygılı olduğum ve umut dolu olan kendimi özledim. gelecek için kaygılanmaktan bugünü kaçıyoruz hep. anı yaşamayı özledim...
ve arabada bağır çağır selami şahin'den şarkı söylemeyi :) özledim, teninin kokusunu özledim, özledim, sohbetini, o sesini özledim...

31 Ocak 2020 Cuma

dilek


bu günlerde kimden bahsetsem arıyor, ne ile ilgili konuşsam oluyor... demek ki sihirli güçlerimin olduğu bir dönemdeyim...
o zaman kendime "çok komik bir aşık" diliyorum. ama çok komik :)
after life'taki ricky gervais gibi düz bir komiklik rica ediyorum. bana votkalı gazoz içmiş pavyon kadını kahkahası attıran komiklik... akşam şakayı düşünüp kendi kendime güldüğüm komiklik... arkadaşlarımı arayıp anlattığım ve "orada olmanız lazımdı ya" demediğim, ikinci ağızdan anlatılırken bile güldüren komiklik... masada dostlarla otururken, orta sahayı kesip alan, kendine hayran bıraktıran komiklik... tekrar tekrar aşık eden komiklik...

virüsü, depremi, iklim krizi her şey bizim başımızda zaten, hayatın değerini anladıktan sonra kalan 15-20 yılımızı da gülerek değerlendirelim bari...

30 Ocak 2020 Perşembe

life is better with friends :)



hayattaki en büyük yatırımımı arkadaşlarıma yaptım. o yüzden bana kısaca "düşmez, düşse de aynı hızla ayağa kalkar" diyebilirsiniz.
ve şunu kesinlikle itiraf etmeliyim; yaş aldıkça annemi daha çok anlamaya başladım.

29 Ocak 2020 Çarşamba

her neyse...


türkiye'de istanbul ne ise,
istanbul'da gece ne ise,
gecede yürümek ne ise,
yürürken düşünmek ne ise,
seni unutamamacasına düşünmek ne ise,
unutamamanın anlamı ne ise,
seni sevmek ne ise,
saklayayım, yok söyleyeyim derken
birden aşka düşmek ne ise.
her neyse...

ö.a.

28 Ocak 2020 Salı


evde sürekli bir çalışma halindeyim. yazıyorum. evi değiştiriyorum, topluyorum, yeni düzen alıyorum. bildiğim kadarıyla yoga yapıyorum. bol bol mutfağa giriyorum, sebze pişiriyorum. eski yatağımı atıp, yenisini, eski koltuğumu gönderip yenisini alıyorum. arınıyorum. izliyorum, okuyorum. kıyafet dolabımı azaltıyorum. evdeki her gereksiz eşyayı veriyorum. eski sevgili ile birbirimize yazdığımız ve şu an hiçbir değeri olmayan mektupları, büyük küçük hediyeleri atıyorum. tekerleği kırılmış bavulu, bakmaktan mutsuz olduğum tabloyu, fazla fazla alınmış olan bardağı, tabağı kapının önüne koyuyorum ihtiyaç sahipleri için. okumadığım ve boşu boşuna aldığım kitapları, takmadığım takıları, kullanmadığım elektronik eşyaları dağıtıyorum. annemin çeyizlik diye aldığı altın kaplama çatal bıçak setini açtım, artık yemeklerde onları kullanıyorum. hayal kuruyorum, uyuyorum, renkli ve hikayeli rüyalar görüyorum.
kendimden yeni bir ben yaratıyorum. az ve en sevdiğim eşyalarla ama en çok da yeni "diren"le başka bir hayat kuruyorum...
bu fotoğraf, yeni sitenin yazıların yazarken çekildi. 1,5 saat sonra bilgisayar başından kalktığımda 100 cümle yazmıştım ama sadece bir tanesini kullandık.
insan değişirken ve kendiyle yüzleşirken zorlanıyor. umarım bu yolun sonu bahardır...

21 Ocak 2020 Salı

yalnızlık



insan hayatının bir noktasında yalnız olmayı ve bundan keyif almayı öğrenmeli. çünkü ancak o zaman düşünceleri ile başbaşa kalabiliyor. geceleri yalnız uyuyup, sabahları boş eve uyanınca, yemekleri sessizlik içinde yiyip, misafirden rahatsız olmaya başlayınca kendini sorgulamaya başlıyor.

doğru işte miyim? doğru insanla mı beraberim? geçirdiğim çocukluk travmaları büyüyüp koca kadın olunca neye neden oldu? hayatımdaki kötü insanları hala niye tutuyorum? aşk sandığım gerçekten aşk mıydı? hırslarımı ve egolarımı ne yapacağım? ota boka uzun uzun üzülmelerimi nasıl kısaltabilirim? daha çok okumaya vaktim yok, ama olmalı, zamanı yanlış mı kullanıyorum? aşkta, arkadaşlıkta, evimde hatta izlediğim yediğim şeylerde bile seçici olmanın vakti gelmedi mi? bedenimi çok hor kullandım, rafine zevklerin zamanıdır şimdi... uçuşan buna benzer 5 milyon sorunun yanıtı için yalnız olmalı insan. kendi kendine olmalı. bir başına olmalı. 

ben kendi konforlu alanımda bu sürece girdim. yoga mı dersin, meditasyon mu dersin, uzun yürüyüşler mi dersin, yazmalar düşünmeler, uyumalar, bakımlar, seçilmiş filmler mi, yeni dövmeler mi, kadınlığımdan çok keyif almalar mı dersin... bir içime dönme yaşıyorum... 

yalnız 40 sonrası çok güzel, gelsenize :)

10 Ocak 2020 Cuma

ay



alarmdan 2 dakika önce, ufak kedimin ıslak burnuyla uyandım. sabah 5... hava zifir karanlık... giyinip çıktım, hayatımda gördüğüm en güzel ayla karşılacağım konusunda en ufak bir fikrim yoktu.
ben böyle büyük, böyle sarı ve böyle güzel bir ay görmedim.
benim hayatımdaki en önemli şeyler hep dolunayda olur.

yıllar yıllar önce, toplantıdan beraber çıkıp, taksim meydanda dolmuşa yürüdüğümüzde de dolunay vardı. sonrası aynı evde, 4 eğlenceli sene...
yine yıllar önce, altınoluk'ta çok üzgün bir gece. kalpler paramparça. gökyüzünde dolunay var, masada iki kırmızı şişe şarap. sonrası ayrılık ve gözyaşı...
babamın tahlil sonuçlarını bekliyoruz, dediler "yarın çıkar", kaybetmeye hazır mıyım? tamam mı yani babamla olan ilişkim? vicdan, keşkeler, "ah"lar... yine koca bir dolunay. sonrası iyi haber, her şey temiz...
kaş'tayız, gece deniz kenarında şezlonga uzanmışız, dalga sesinden, huzurdan ve tabii ki rakından sarhoşuz. "seni seviyorum" diyor. tepede dolunay. sonrası aşk...
40 yaşında araba alıyorum, bezelye kadar ama olsun ayağımızı yerden kesse yeter. yine dolunay var. sonrası şehirlerarası yollar...
benim kızlarla sabaha kadar "diren"i yatırıyoruz masaya. çocukluk travmalarım, seçimlerimin yanlışlığı, açılan yaralarım üzerine saatler süren bir sohbet. ama ne sohbet. gökyüzünde kırmızımsı dolunay. sonrası farkındalık...
gece çok geç evin kapısı çalınıyor. biliyorum o geldi. nereden buldun fulyayı o saatte? çiçekçiyle içmişler. çiçekçi kara ve nasırlı elleriyle koca bir demet fulya yapmış buna giderken, "yengeye selam söyle" demiş. "selam üstümde kalmasın" diyip, içeri giriyor. sonrası anasonlu sevişmeler...

bu gece dolunay... gelirken fulya da aldım. buram buram güneşli kış günü kokuyor odam...

8 Ocak 2020 Çarşamba

iklim krizi // 3

ben iklim krizi ile ilgili konuşabilecek yetkinlikte biri değilim. okumaya ve öğrenmeye yeni başladım. 1 senedir et yemiyorum ve kendimce gezegene bir katkıda bulunuyorum tabii ama aslında olayın bireysel mücadeleden çoktan çıktığını hatta devletler üstü bir noktada olduğunu farkındayım.

aldığımız ve alacağımız önlemlerle felaketi sadece birazcık erteleyebiliriz diye düşünüyorum.
dünyanın en olumlu ve neşeli insanı olarak şunu düşünüyorum; 10 bilemediniz 20 sene sonra dünya bu halinden çok ama çok farklı bir yer olacak. su ve yiyecek savaşları, tükenen kaynaklar, tarım arazileri için ölenler... insanlığı film gibi bir gelecek bekliyor.

bizler, her gün duş alıp, yemediğimiz yemekleri çöpe atan, barbekü partilerinde oğlak çeviren, sabahları tereyağlı sucuklu yumurta peşinde koşan, arazi için ağaç yakıp boşalan yere beton diken son nesliz. bundan sonrası çok başka artık...

dünyayı bitirdik...

bu vesileyle "kanal istanbul" gibi doğayı katleden projelere hayır diye bas bas bas bağırmamız gerektiğini, her yerde, her zaman ve her platformda mücadele etmemiz gerektiğini de tekrar hatırlatmakta fayda var.

şefimmm can temiz çok güzel bir yazı yazmış, altına imzamı atarım:

"son zamanlarda bu fotoğrafları sık görmüşsünüzdür. yani umarım görmüşsünüzdür. bunlar avustralya'daki iklim krizi kaynaklı dev yangınların yarattığı felaketin boyutları hakkında sadece ufak bir fikir veren anlık görüntüler. bu yangınlarda belçika'nın 3 katı büyüklüğünde bir alan yok oldu. 500 milyon hayvan, 20'nin üzerinde insan öldü. koala dahil bir çok hayvan türünün nesli bu yangında tükenme sınırına geldi. yağmur dökmeden sadece şimşek üreten kuru alev bulutları hala ülkenin üzerinde dolanıyor ve yenileri oluşuyor. bu yangının sebebi iklim krizidir. hükümetlerin fosil yakıtlar, hayvan tarımı ve hızlı tüketim ürünlerine dair kontroller getirmemesi yüzündendir. bu işin tartışmaya kapalı kısmı. bunlar bilimsel verilerin işaret ettiği sonuçlar. ve aynı bilimsel veriler hiçbir şey değiştirmezsek 10 yıl içinde bütün dünyanın aşağı yukarı böyle görüneceği yönünde. ilk ve en çok etkilenecek ülkelerden biri bizimki. biz bir şey yapmazsak kimse çıkıp bize yardım etmeyecek. hükümetlere sesimizi duyurmazsak, isyan etmezsek, yaşam tarzımızı, beslenme tarzımızı, tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmezsek çok kısa süre içinde bu görüntüleri yaşayan biz olacağız. ya hep beraber ses çıkaracağız ya hep beraber öleceğiz. söyleyebileceğim daha pozitif bir şey olmadığı için üzgünüm ama bu hakikat. hakikatin en pozitif tarafı savaşmak için umut vermesi ve hala umut var. eğer şimdi kalkıp bir şey değiştirirsek. ne olur bu konuyu ciddiye alın. ne olur konforunuza tutunmaya çalışmadan hakikatin ağırlığını göğüsleyin. bu tek şansımız..." c.t.

5 Ocak 2020 Pazar

iklim krizi // 2








avusturalya'daki yangınlarda 500 milyon hayvan öldü. istanbul'un 12 katı büyüklüğünde ormanlar yok oldu.
sadece o bölgede yaşayan bazı hayvanların nesli şimdiden tükenmek üzere.
yangınlar hala sürüyor...

3 Ocak 2020 Cuma

iklim krizi // 1



ilk fotoğraf: avusturalya'da çıkan yangınlarda koala nüfusunun 3'te 1'i yok oldu...

ikinci fotoğraf: yangından kaçarken, dikenli tellere takılan bir bebek kanguru...

bunları gördükçe, üzüntüden aklımı kaçıracak gibi oluyorum. dünyaya bu kadar acı çok fazla...

eski yıldan öğrendiklerim


insan yalnız yaşarken, bir yandan kendine evsel işleri yönetecek kolay yollar bulurken bir yandan da sınırlarını biraz kalın çizmeye başlıyormuş.
30 kiloluk kedi kumunu, asansörsüz apartmanda 2. kata tek başına çıkarmayı ya da usta geldiğinde onunla usta dilinden konuşmayı öğreniyor insan. ama evdeki yalnızlıktan, özgürlükten ve kendine has düzenden de hoşlanmaya başlıyor. gecenin 5'inde eve geldiğinde dır dır eden bir sevgili yerine, seni özlemiş kediler oluyor ve seren serengil'in etrafında dönen motorlu zincirli tipler gibi ayaklarında çevrende dönmeye başlıyorlar.
deplasman sonrası eve bavulu 10 dakikada ancak çıkarıyor olabilirim ama sabahları car car car podcast açtığımda kimse "sesini kıs" diye bağırmıyor.
kumanda hep benim. kimsenin ailesine katlanmak zorunda değilim. evimin odalarından birini "ya akraba gelip kalırsa" diye ufak bir yatak odasına çevirmem gerekmiyor.
hayatı paylaşmak çok keyifli. komikli şakalı videoları, ofis dedikodularını, filmleri, dizileri, milletin ilişki ve seks hikayelerini paylaşmak ve güncel siyaseti konuşmak hep çok çok keyifli. ama haftanın her gününü ve o günün her saatini birine adamak istediğimi sanmıyorum. ayrı evleri olan, çok seven, sevişen ve eğlenen bir çift olmak istiyorum.
o'nsuz çıktığım tatilden fotoğraf atınca, o ana en az benim kadar gülsün istiyorum. o ankara'ya gittiğinde ve ünlü pavyonlarına götürüldüğünde bunu mutlaka bana anlatsın istiyorum. tüm gizli ve pis sırlarımı dökmek istiyorum. (zenci filmlerini sevmiyorum, uzakdoğulu herkes birbirine benziyor ve bir insana yaşlı diye saygı duymak zorunda değilim)
birlikte gelecek hayalleri kurarken, önce kendimiz olduğumuzu unutmak istemiyorum. 2'yi 2 yapan küçük küçük 1'ler çünkü. bize giden yol, benden geçiyor.
ben kendim olmayı çok zor başardım, olduğum kadına giden yolda çok kalbim kırıldı. kendi değerimi evlilik üzerinden biçtiğim zamanlardan, çocuk istediğimi sanıp korunmayı bıraktığım zamanlardan geldim ben buralara.
artık sadece ne istemediğimi değil, ne istediğimi de biliyorum.

2020'den herkese "farkındalık" ve "cesaret" diliyorum. mutlu seneler...

24 Aralık 2019 Salı

fulyalar sarmış dört bir yanımı...


yine sayfalarca madde yazıp, yeni yıldan beklentilerimi sıralamayacağım bu sefer. önce sevaplarıyla ve günahlarıyla eskisiyle hesaplaşacağım.

bu sene, kötü bir ilişkinin kötü gittiğini söylemekle kalmadım, oradan gittim. genellikle kötü giden ilişkinin kötü gittiğini söyler, söyler, söyler, yıldırır ve sonra da karşı taraf harekete geçsin diye beklerim. artık büyüdüğümden mi, hayatta yapacak daha çok şey olduğundan mı yoksa aşk başımı döndürmediğinden mi bilmiyorum, bana iyi gelmeyen yerlerde kalmamayı öğrendim.

bu sene daha çok "hayır" dedim. buluşmak ve görüşmek için vaktim yoksa yalana dolana başvurmadan "evde oturmak istiyorum, hiç dışarı çıkasım yok" dedim.

aile büyüklerimizi kaybettik. onları kaybedince aileyi bir arada tutan daha çok şey yaptım, daha çok görüştüm ve daha çok dinledim. safları sıklaştırdığımız, birbirimizle geçirdiğimiz zamanın daha kıymetli olduğu bir sene oldu.

sağlığımın en bozulduğu sene olduğu için kendimi biraz fazla marazlı ve belki biraz yaşlı buldum. ligten düştüğümü ve çeşitli trenleri kaçırdığımı hissedip, bunu kendime dert ettim. bir daha aşık olup, yeterince sevişemeyeceğimi sandığım bir sene oldu. ve sanırım en çok bundan korktum. çünkü aşksız geçen her günüme acırım...

hayatımdan fazlalıkların çıktığı, yeni ve tatlı insanların girdiği bir sene oldu. boşa harcanacak vaktimin olmadığını, bir şey öğrenmediğim ya da beni bir adım bile olsa ileri götürmeyecek muhabbetlerin içinde bulunmak istemediğimi anladım.

ilgi alanlarım ve yapmak istediklerim için harekete geçmezsem yapmak istemediklerimle yaşamak zorunda olduğumu fark ettim.

bağımlı değil, bağlı olmanın, kendine güvenin, yetebilmenin, cesaretin ve başarının hayatımdaki öneminin altını bir kez daha çizdim.

canım çok acısa da, bilerek ve isteyerek başka bir insanın canını yakmadığım için kendimle gurur duyduğum bir sene oldu. ama aynı zamanda başkası yerine utanmak neymiş, onu da yakından gördüğüm bir sene oldu.

yeni seneden tek beklentim; fulya alanlarımızın çok olması :)

mutlu noeller...

19 Kasım 2019 Salı

kusurlar


sözlerimi tutmakta zorlanıyorum.
"düzenli krem sürersen, selülitlerin olmayacak" deseler, eminim bir noktada üşenir, bırakırım.
kesinlikle kötü araba kullanıyorum.
olmam gerekenden 20 kilo fazlayım. 
bazen buluşmalara gitmemek için küçük küçük yalanlar uyduruyorum.
yakın arkadaşlarımla dipsiz bir muhabettim var. gizli, saklı hiçbir şeyim yok. en mahrem sırlar bile ortada.
bazen birini aramam gerekiyor. atlıyorum, atlıyorum, atlıyorum, sonunda aramak için çok geç oluyor ve bir telefonla gönül alabilecekken, birinin kalbini kırmış oluyorum.
youtube'um tam bir çöplük. sanat sepetten, komik kedili videolara, eski boktan dizilerden, belgesellere kadar geniş bir yelpazem var.
çoğu zaman çocukların saçma ve ukala sorularına, yaşlıların sürekli saygı beklemesine, cahillerin ileri geri konuşmasına, kamu taşıtlarındaki insan kokusuna tahammül edemiyorum. 
kredi kartım ağzına kadar dolu olduğunda bile gözüm yeni ayakkabıda, ikea'da, dolgun gösteren rimelde, ciltli kitapta oluyor.
her sabah sağlıklı beslenme kararı verip, öğleye doğru vazgeçiyorum.
okunmayan kitaplarım, okunanlardan fazla olmaya başladı. 
kedilerimi taramamak için mutlaka bahane buluyorum.
babamı affetmeyi istiyorum ama yapamıyorum. 
eski sevgilim mutlu olsun istemiyorum. her aklıma geldiğinde neşesinin çalınmış olmasını diliyorum. 
geceleri araba ışıklarda dururken, dilenci yaklaşınca korkup kapıları kilitliyorum ama kilit sesini duyup üzülmesin de istiyorum.
evlenmek fikrinden uzağım ama düğünlerde ağlıyorum.
yıllar içinde uzaklaştığım ya da konuşmadığım arkadaşlarımın yokluğunu hiç hissetmiyorum. boşu boşuna hayatımda yer işgal ettiklerini düşünüyorum. 
selami şahin'in "özledim" şarkısını 10 kere üst üste dinleyebilir ve hepsinde de aynı tutkuyla eşlik edebilirim.
çatal bıçak kaşığın hangi tarafa konduğunu hala ezberleyemedim. o yüzden her masa hazırladığımda başka bir yöntemle bunu saklıyorum.
bir yerde ağlayan birini görürsem, neden ağladığını inanılmaz merak ediyorum.
tutkulu ve başarılı insanı seksi buluyorum. tipi, kim olduğu, nerede olduğu, ne konuda başarılı olduğu hiç umurumda olmuyor. tutkusu bende arzu uyandırıyor.

kusursuz olanı sevmiyorum. her şeyi düzgün olan, şaka yaparken küfürden kaçınan, sürekli doğruyu yapma eğiliminde olan insan bana samimi gelmiyor. bir kavgada haksız da olsam arkadaşlarım yanımda olsun, erkek arkadaşım benim nefret ettiğim insandan soğusun, kötü oyunun yarısında çıkarken beraber gittiğim insanlar da bana eşlik etsin, saçma sapan bir karar verdiğimde beni destekleyip, 'aferin, iyi düşünmüşsün' desinler istiyorum.

hatalar yaptım, belli ki daha çok yapacağım ama kusurlu insan çok tatlı değil mi? canım kusurlarım :)

18 Kasım 2019 Pazartesi


uzun senelerdir üzerinde düşünüp, yazıp çizdiğim hayalimin peşini bıraktım sonunda. bu konuyla ilgili sürekli başarısız olmaktan çok yorulmuştum. 'gitmesek de görmesek de orada bir köy var uzakta' misali amaca ulaşamama, ulaşamadıkça onun altında ezilme, olaydan iyice soğuma, ara ara yükselme ama yine bir şey yapamamaların sonunda geldiğim nokta şu oldu; vazgeçme...

şu an omuzlarımdan bir dünya yük kalktı. bir türlü gerçekleşmeyen o koca hayal, arkadan gelen küçük küçük hayallerimin de önünü tıkıyordu.
bir süredir başımda gezen gri bulutlar yerini fırından yeni çıkmış taptaze hayallere bıraktı. sabahları bir başkayım artık. son ses müzikle alıyorum duşumu, makyaj yaparken şarkıcılık oynuyorum, durup durup gülümsüyorum, yanımdaki not defterime aklımdakileri yazıyorum, kitaplarımın hunharca altını çiziyorum, açık havada uzun yürüyüşler yapıyorum...
merhaba yeni hayalim, hoşgeldin... birlikte inanılmaz eğleneceğiz :)

15 Kasım 2019 Cuma

benim vs sizin



sonbahar benim, yaz sizin olsun
aşk benim, evlilik sizin olsun
yeşil benim, gri sizin olsun
deniz benim, gökyüzü benim, kalbin atışı, kahkahalar, sevişmeler benim,
alışkanlıklar, sıradanlıklar, nefret sizin olsun...

mutsuz ilişkiler cenneti


ortak zevklerin ve keyifli senelerin sonunda evlendiğinde bile, hızlıca ölen, bu acımasız, bu zalim, bu kahredici aşk insana neler yaptırıyor...

tabak takımlarının en güzelini alıp, yurt dışından özenerek seçtiğiniz peçeteyi de yanına koyunca "sonsuza dek mutlu yaşadılar" kervanına katılacağını sanıyor insan.

'düğünde anne tarafından uzak kuzenin masası neresi olmalı?' tartışmalarında bulunca kendinizi hafiften anlıyorsunuz aslında, ama geçen onca senenin güzel hatırına görmezden geliyorsunuz.

ettiğiniz kavgaları önceleri merkür'ün geri hareketine, klasik bir boğa burcu olmasına sonraları işten dertli gelmesine, para sıkıntılarına, çocukların yüküne bağlıyorsunuz.
sevişmelerin yerini, koltukta oturup telefonla oynarken "eee naaptın?" sorusunun almasını önceleri yine merkür'in geri gidişine, klasik boğa burcu olmasına, sonraları başka insanlara, yorgunluğa, trafiğe, işe, istanbul'da yaşamaya, çocuklara bağlıyorsunuz.

çok değil, 5 sene önce amsterdam'da ot içip, sokaklarda dolanırken, kendinizi hafta sonlarında çocukların arkadaşlarına doğum günü hediyesi ararken bulunca, insan önce şaşırıyor ama sonra duruma alışıyor.
ayda bir, arkadaşlarla gittiğiniz bardan, eve geç ve sarhoş geldiğinizde kendinizi özgür hissetmeniz de aslında geçici algı bozukluğu. beyniniz size "her şey yolunda" mesajı verip, dayanma gücünüzü arttırıyor.

kendinize ayıracak vakit, kitap okuyacak ara bulamadığınızda, insanların "çok iyi" diye bahsettiği dizileri siz zaman bulup ancak 6 ayda izleyebildiğinizde, başbaşa yemeğe gitmeyi bırakın, öznesi çocuk olmayan sohbetiniz kalmadığında bir sorgulama geliyor insana. dost sofralarında evlilikten konu açıldığında sevdiğiniz insanın sandalyesine kolunuzu atıp "valla hep söylerim, evlilik ölü yatırım ölü hahaha" diye kahkaha atıp, tüm masayı güldürdüğünüzde iş işten geçmeye başlıyor.

önce komikli şakalı videoları birbirinize göndermeyi bırakıyorsunuz, sonra dedikodu yapmayı, sonra gün içinde (gerekmedikçe) konuşmayı... mutfakta birbirinize dokunmadan yanyana geçmeyi öğreniyorsunuz. topluluk içinde bilmem kaçıncı kez anlattığı hikayeye sahte kahkaha atmayı öğreniyorsunuz. bedeninin her tarafını ezberlediğiniz insandan, yatakta nasıl kaçılacağını öğreniyorsunuz. büyük kavgaları bile, hiç konuşmadan, zamana bırakarak unutmayı öğreniyorsunuz. aşkı ve tutkuyu başkalarında bulduğunuzu evdeki insandan saklamayı öğreniyorsunuz. samimiyetsiz ama güvenli hayatın içinde pek çok konuda "mış gibi" yapmayı öğreniyorsunuz.

çocukların bir gülüşüne kurban ettiğimiz sadece evliliklerimiz mi yoksa büsbütün kendimiz miyiz, bilmiyorum... ama evlilik cüzdanına hapsolmuş evliliklerin çocuklarına çok üzülüyorum. alışveriş merkezlerinde scooterla oradan oraya kayan, mavi dondurma için gözyaşlarına boğulan, masada elinde tablet verilip, ağzına patetes tıkılan canım çocuklara gerçekten çok üzülüyorum.

isyanım sadece mutsuz evlilikleri içinde ısrarla kalanlara değil; 10 senedir işinden şikayet edip yeni bir seçenek üretmeyenlere, sürekli arkasından konuştuğu arkadaşıyla yüz yüze gelme cesareti gösteremeyenlere, içinde boğulduğunu söylediği şehirden bir türlü gidemeyenlere de aynı zamanda... aslında direnmeyi bir yol olarak görmeyip, kabullenmeyi tercih edenlere...

merkür hala geri giderken, "diren"emeyenlere evrenden akıl fikir ve cesaret diliyorum...

11 Kasım 2019 Pazartesi

vasata vakit yok...


çok az şeyden bu kadar etkilenmişimdir...
madrid'te, hiç beklentisiz gittiğim bir danstan allak bullak olmuş şekilde döndüm. 60'larını süren bir kadınla, 40 yaşında bir erkeğin sahnede devleşmesini izledim canlı olarak. birbirlerine hiç dokunmadan, müzikle sevişmelerini izledim. kimi anlarında kalbim yerinden çıkacaktı.

kıyafetleri, müzikleri, dans sırasında çıkardıkları sesler, alkışları, yüz ifadeleri, ellerinin zarafeti, bacakları, ayaklarının ritmi, kadının elbiseyi ayağıyla arkaya atışı, erkeğin daracık pantolondaki poposu, topuklarının tahta zemindeki sert vuruşları, seyirci ile kurdukları bağ, dar alanı ustaca kullanışları, sırtlarından akan ter, sahneden yayılan seks enerjisi hepsi ama hepsi nefesimi kesti...

angel munoz'un haberi yok ama kendisi benim ilişkiden beklentimi değiştirdi. çok aşk ve tutku diliyorum kendime. vasat ilişkilere kapımı kapıyorum.
kötünün iyisiyle idare etmek için fazla kısa hayat...

4 Kasım 2019 Pazartesi


mevcut bir savaşın ortasında seni bir başkasına siper olurken gördüm. 
üstelik savaş, bizim savaşımızdı.
(yazanı bilinmiyor)

23 Ekim 2019 Çarşamba

arada nutella ile kendimi boğasım geliyor



the biggest lie that we're told is: 
"to be with someone who makes you happy". 
nah, sis. happiness is something you create on your own. 
be with someone who adds to it.


mutlu olma, yüksek olma, neşeli olma baskısından yıldığım zamanlardayım. bazı sabahlar yatakta öylece tavana bakıyorum. bazı akşamlar eve gelir gelmez, üstümü bile çıkarmadan uyuyorum. bazı geceler 5 milyon defa uyanıp telefona bakıyorum. bazı günler pijamalarla çıkmak istiyorum evden. bazı zamanlar çalan telefona bakmak istemiyorum ve kimin aradığının bir önemi olmuyor. bazen müzik dinlemekten, dizi izlemekten, koltukta oturmaktan, işten fenalık geçiriyorum, bileklerimi dikine kesesim geliyor sıkıntıdan. bazen 4 saat bekliyorum duşa girme gücüm gelsin diye. bazen trende çığlık atıp, sonra hiçbir şey olmamış gibi devam etmek istiyorum. bazen sürekli yemek sonra yediklerimi kusmak istiyorum. arada nutella ile kendimi boğasım geliyor. bazen aynada kendime acıyorum ve ağlıyorum. bazen iğrenç şarkılar söyleyerek duşta 1 saat kalıyorum, bunun için taburem bile var. bazen kitabı açıyorum ve kapatıyorum, sonra tekrar açıp, tekrar kapatıyorum ve sonra tekrar açıyorum. bazen kötü türk filmleri izliyorum. bazen koltuktan 24 saat kalkmıyorum. bazen hava gri diye içten içe seviniyorum. bazen bir sıcaklık ayak parmak ucumdan başıma kadar sarıyor beni ama nasıl bi sıcaklık, ateş gibi, soluk alış verişim hızlanıyor, kalbim sıkışıyor, sıkıntıdan ölecek gibi oluyorum. bazen bir sigara yakıyorum ve zorla başımı döndürüyorum. kimi zaman gözlerimi kapatıyorum ve önüme bir sürü anı geliyor, film gibi izliyorum. çok üzülüyorum, çok kırgın oluyorum, çok öfkeleniyorum, çok düşünüyorum.

sonra geçiyor...
ama bunlar hiç gelmemiş gibi yapmak istemiyorum. geliyor çünkü...
her zaman iyi olmak zorunda hissetmiyorum artık kendimi. inişlerim çıkışlarım var.
çıkışlarım çok tatlıdır ama, tanısan seversin aslında :)

21 Ekim 2019 Pazartesi

biz kapılarda karşılarız, aşkı da ayrılığı da...



biz aşkı bulunca minnet ederiz ama hayata tutundurduğu için, açtığı kapılaradır minnetimiz, kapattıklarına değil.

başladı sakince anlatmaya:

"bizim büyük dede, evlendikten 3 ay sonra trablusgarp harbi'ne gitmiş asker olarak. çok da sakin adammış, çok sabırlı. bir sürü saçmalık olmuş, bu gitmiş ingilizlere esir düşmüş, italyanlara bile değil. dil de bilmiyor, doğru dürüst kayıt yok kuyut yok. kendini hindistan'a giden bir gemide bulmuş. bir süre orada çalıştırılmış. sonra bakmış olmuyor, kaçayım demiş. bu kaçayımlar cepte para bittikçe bir yerde kimliksiz, isimsiz üç otuz paraya çalışıp yeni bir illegal yol bulmakla oluyor tabii. ne uçak var, ne hızlı tren. dönmesi tam 12 sene sürmüş. sakalı göbeğine ulaşmış halde varmış evin kapısına.

taze gelin bıraktığı karısına kavuşmanın sevinciyle. o kadar badireye rağmen, elinde rengarenk ipek bir şal hindistan'tan, bir de boncuk bileklik.

kapıyı 4-5 yaşlarında bir çocuk açmış, ardından kucağında 2 yaşında bir bebeyle, karnı burnunda karısı çıkmış.

kime baktınız, kocam evde yok demiş.

büyük dede, sizin demiş, ilk kocanız ismet miydi? kadın paniklemiş, ne oldu neden sordunuz?

ismet size selam söyledi, bunları gönderdi, dedi ki "ben, ona kavuşmak hayalim olmasa hayatta kalamazdım. çok öleyazdım, hep onu düşünüp dayandım. haberi geldi, beni beklememiş, canı sağolsun, bana ömür verdi."

kadın gözlerini kurulamış. sağ mı? demiş. sesinden bile tanımamış ismet'i. sağ sağ demiş ismet dede. hem de ne sağ. malikane yaptırdı okyanus ötesinde, bahçesinde meyve ağaçları var, mermerden süs havuzları. hep seni yanına aldırmayı hayal ediyordu. her şey tamam olsun diye bekliyordu. duyunca çok üzüldü ama canı sağolsun dedi işte, neyim varsa onun sayesinde dedi. hakkını helal edecekmişsin.

kadının gözleri kocaman açılmışken, dönmüş ardını gitmiş. başlamış çalışmaya, hırsla. önce hamallık, toptancılık, kabzımallık derken 20 sene sonra başkentin en iyi otellerinden birini açıyor, sonra bir gece kulübü, sonra bir tekstil fabrikası... içinde mermer havuzu olan, meyve bahçeli evi de oluyor, yazlıkları da... 3 kere evleniyor, 6 çocuğu, 14 torunu oluyor. babamlar bile hala ondan kalanları yöneterek yaşıyor, ben kaçıncı nesilim, bu şarabımız bile sayesindedir.

bizim ailenin en büyük hikayesi ismet dede olduğundan herkes onun hayatını feyz alır. "ben esir düşmesem, kurtuluş savaşı'nda ölecektim, o kadını sevmesem dönmeye çalışmayacaktım, kalbim kırılmasa böyle hırslanmayacak, böyle bolluk görmeyecektim." dermiş.

biz kapılarda karşılarız, aşkı da ayrılığı da...
aşk hayatta tutar, acısı insanı kırbaçlar...

ayşen şahin aksakal  // bavul dergisi 2019 ekim

gerçek bir kedi insanıyım





şu iki canavarın insanı olduğum için çok ama çok mutluyum. hayatıma neşe, anaçlık, sorumluluk, sevgi ve manyaklık getirdiler.
eski sevgilimin yaptığı en iyi şey bu tipleri tutup eve getirmek sanırım. her aklıma geldiğinde kendisini öfkeyle, kedilerimi mutlulukla anıyorum.
geldiklerinde miniciktiler, özellikle viski'nin ilk bir senesinde defalarca bölünen uykumun, günlük hareketlerime yavaşlık ve salaklık getirdiğini rahatlıkla söyleyebilirim. uykusuzluktan her şeyi bir kaç defada ancak anlayan, beyni tam randımanlı çalışmayan bir insan olmuştum. hala uyurken, ıslak burnunu benim burnuma değdirip uyandırıyor, kafa atıyor ve ayaklarımı ısırıyor. bunu öğle saatlerinde yapsa gerçekten sıkıntı yok ama rüyanın en güzel yerinde tam beyaz atlı prens beni kollarına almış ateşli bir öpücük kondururken yapınca sinirim zıplıyor. 
tekila ve viski birbirinden çok farklı iki kardeş oldular zamanla. karakterlerinin tabana tabana zıt olduğunu anlamak için beraber beş dakika geçirmek yeterli.
biri chp'li emekli albay, diğeri mhp'li minibüs şöförü.
biri sakin, diğeri deli.
biri güzel, diğeri çirkin.
biri sessizlik, yalnızlık seviyor, diğeri evde insanlar olsun da onları rahatsız edeyim diye bekliyor.
biri yemeğini bir solukta yiyor, diğeri gide gele keyfini çıkara çıkara bitiriyor.
biri elektrik süpürgesinden ölesiye korkuyor, diğeri süpürgenin üstüne çıkıp evi beraber geziyor.
biri çiçek yiyor, diğeri çiçeklerin toprağını eşeleyip evi bok ediyor.
biri bağırınca odadan çıkıyor, diğeri perdeye asılıp sallanıyor, bağırsan da inmiyor.

sizi çok seviyorum canım çocuklarım...
iyi ki geldiniz...