19 Kasım 2019 Salı

kusurlar


sözlerimi tutmakta zorlanıyorum.
"düzenli krem sürersen, selülitlerin olmayacak" deseler, eminim bir noktada üşenir, bırakırım.
kesinlikle kötü araba kullanıyorum.
olmam gerekenden 20 kilo fazlayım. 
bazen buluşmalara gitmemek için küçük küçük yalanlar uyduruyorum.
yakın arkadaşlarımla dipsiz bir muhabettim var. gizli, saklı hiçbir şeyim yok. en mahrem sırlar bile ortada.
bazen birini aramam gerekiyor. atlıyorum, atlıyorum, atlıyorum, sonunda aramak için çok geç oluyor ve bir telefonla gönül alabilecekken, birinin kalbini kırmış oluyorum.
youtube'um tam bir çöplük. sanat sepetten, komik kedili videolara, eski boktan dizilerden, belgesellere kadar geniş bir yelpazem var.
çoğu zaman çocukların saçma ve ukala sorularına, yaşlıların sürekli saygı beklemesine, cahillerin ileri geri konuşmasına, kamu taşıtlarındaki insan kokusuna tahammül edemiyorum. 
kredi kartım ağzına kadar dolu olduğunda bile gözüm yeni ayakkabıda, ikea'da, dolgun gösteren rimelde, ciltli kitapta oluyor.
her sabah sağlıklı beslenme kararı verip, öğleye doğru vazgeçiyorum.
okunmayan kitaplarım, okunanlardan fazla olmaya başladı. 
kedilerimi taramamak için mutlaka bahane buluyorum.
babamı affetmeyi istiyorum ama yapamıyorum. 
eski sevgilim mutlu olsun istemiyorum. her aklıma geldiğinde neşesinin çalınmış olmasını diliyorum. 
geceleri araba ışıklarda dururken, dilenci yaklaşınca korkup kapıları kilitliyorum ama kilit sesini duyup üzülmesin de istiyorum.
evlenmek fikrinden uzağım ama düğünlerde ağlıyorum.
yıllar içinde uzaklaştığım ya da konuşmadığım arkadaşlarımın yokluğunu hiç hissetmiyorum. boşu boşuna hayatımda yer işgal ettiklerini düşünüyorum. 
selami şahin'in "özledim" şarkısını 10 kere üst üste dinleyebilir ve hepsinde de aynı tutkuyla eşlik edebilirim.
çatal bıçak kaşığın hangi tarafa konduğunu hala ezberleyemedim. o yüzden her masa hazırladığımda başka bir yöntemle bunu saklıyorum.
bir yerde ağlayan birini görürsem, neden ağladığını inanılmaz merak ediyorum.
tutkulu ve başarılı insanı seksi buluyorum. tipi, kim olduğu, nerede olduğu, ne konuda başarılı olduğu hiç umurumda olmuyor. tutkusu bende arzu uyandırıyor.

kusursuz olanı sevmiyorum. her şeyi düzgün olan, şaka yaparken küfürden kaçınan, sürekli doğruyu yapma eğiliminde olan insan bana samimi gelmiyor. bir kavgada haksız da olsam arkadaşlarım yanımda olsun, erkek arkadaşım benim nefret ettiğim insandan soğusun, kötü oyunun yarısında çıkarken beraber gittiğim insanlar da bana eşlik etsin, saçma sapan bir karar verdiğimde beni destekleyip, 'aferin, iyi düşünmüşsün' desinler istiyorum.

hatalar yaptım, belli ki daha çok yapacağım ama kusurlu insan çok tatlı değil mi? canım kusurlarım :)

18 Kasım 2019 Pazartesi


uzun senelerdir üzerinde düşünüp, yazıp çizdiğim hayalimin peşini bıraktım sonunda. bu konuyla ilgili sürekli başarısız olmaktan çok yorulmuştum. 'gitmesek de görmesek de orada bir köy var uzakta' misali amaca ulaşamama, ulaşamadıkça onun altında ezilme, olaydan iyice soğuma, ara ara yükselme ama yine bir şey yapamamaların sonunda geldiğim nokta şu oldu; vazgeçme...

şu an omuzlarımdan bir dünya yük kalktı. bir türlü gerçekleşmeyen o koca hayal, arkadan gelen küçük küçük hayallerimin de önünü tıkıyordu.
bir süredir başımda gezen gri bulutlar yerini fırından yeni çıkmış taptaze hayallere bıraktı. sabahları bir başkayım artık. son ses müzikle alıyorum duşumu, makyaj yaparken şarkıcılık oynuyorum, durup durup gülümsüyorum, yanımdaki not defterime aklımdakileri yazıyorum, kitaplarımın hunharca altını çiziyorum, açık havada uzun yürüyüşler yapıyorum...
merhaba yeni hayalim, hoşgeldin... birlikte inanılmaz eğleneceğiz :)

15 Kasım 2019 Cuma

benim vs sizin



sonbahar benim, yaz sizin olsun
aşk benim, evlilik sizin olsun
yeşil benim, gri sizin olsun
deniz benim, gökyüzü benim, kalbin atışı, kahkahalar, sevişmeler benim,
alışkanlıklar, sıradanlıklar, nefret sizin olsun...

mutsuz ilişkiler cenneti


ortak zevklerin ve keyifli senelerin sonunda evlendiğinde bile, hızlıca ölen, bu acımasız, bu zalim, bu kahredici aşk insana neler yaptırıyor...

tabak takımlarının en güzelini alıp, yurt dışından özenerek seçtiğiniz peçeteyi de yanına koyunca "sonsuza dek mutlu yaşadılar" kervanına katılacağını sanıyor insan.

'düğünde anne tarafından uzak kuzenin masası neresi olmalı?' tartışmalarında bulunca kendinizi hafiften anlıyorsunuz aslında, ama geçen onca senenin güzel hatırına görmezden geliyorsunuz.

ettiğiniz kavgaları önceleri merkür'ün geri hareketine, klasik bir boğa burcu olmasına sonraları işten dertli gelmesine, para sıkıntılarına, çocukların yüküne bağlıyorsunuz.
sevişmelerin yerini, koltukta oturup telefonla oynarken "eee naaptın?" sorusunun almasını önceleri yine merkür'in geri gidişine, klasik boğa burcu olmasına, sonraları başka insanlara, yorgunluğa, trafiğe, işe, istanbul'da yaşamaya, çocuklara bağlıyorsunuz.

çok değil, 5 sene önce amsterdam'da ot içip, sokaklarda dolanırken, kendinizi hafta sonlarında çocukların arkadaşlarına doğum günü hediyesi ararken bulunca, insan önce şaşırıyor ama sonra duruma alışıyor.
ayda bir, arkadaşlarla gittiğiniz bardan, eve geç ve sarhoş geldiğinizde kendinizi özgür hissetmeniz de aslında geçici algı bozukluğu. beyniniz size "her şey yolunda" mesajı verip, dayanma gücünüzü arttırıyor.

kendinize ayıracak vakit, kitap okuyacak ara bulamadığınızda, insanların "çok iyi" diye bahsettiği dizileri siz zaman bulup ancak 6 ayda izleyebildiğinizde, başbaşa yemeğe gitmeyi bırakın, öznesi çocuk olmayan sohbetiniz kalmadığında bir sorgulama geliyor insana. dost sofralarında evlilikten konu açıldığında sevdiğiniz insanın sandalyesine kolunuzu atıp "valla hep söylerim, evlilik ölü yatırım ölü hahaha" diye kahkaha atıp, tüm masayı güldürdüğünüzde iş işten geçmeye başlıyor.

önce komikli şakalı videoları birbirinize göndermeyi bırakıyorsunuz, sonra dedikodu yapmayı, sonra gün içinde (gerekmedikçe) konuşmayı... mutfakta birbirinize dokunmadan yanyana geçmeyi öğreniyorsunuz. topluluk içinde bilmem kaçıncı kez anlattığı hikayeye sahte kahkaha atmayı öğreniyorsunuz. bedeninin her tarafını ezberlediğiniz insandan, yatakta nasıl kaçılacağını öğreniyorsunuz. büyük kavgaları bile, hiç konuşmadan, zamana bırakarak unutmayı öğreniyorsunuz. aşkı ve tutkuyu başkalarında bulduğunuzu evdeki insandan saklamayı öğreniyorsunuz. samimiyetsiz ama güvenli hayatın içinde pek çok konuda "mış gibi" yapmayı öğreniyorsunuz.

çocukların bir gülüşüne kurban ettiğimiz sadece evliliklerimiz mi yoksa büsbütün kendimiz miyiz, bilmiyorum... ama evlilik cüzdanına hapsolmuş evliliklerin çocuklarına çok üzülüyorum. alışveriş merkezlerinde scooterla oradan oraya kayan, mavi dondurma için gözyaşlarına boğulan, masada elinde tablet verilip, ağzına patetes tıkılan canım çocuklara gerçekten çok üzülüyorum.

isyanım sadece mutsuz evlilikleri içinde ısrarla kalanlara değil; 10 senedir işinden şikayet edip yeni bir seçenek üretmeyenlere, sürekli arkasından konuştuğu arkadaşıyla yüz yüze gelme cesareti gösteremeyenlere, içinde boğulduğunu söylediği şehirden bir türlü gidemeyenlere de aynı zamanda... aslında direnmeyi bir yol olarak görmeyip, kabullenmeyi tercih edenlere...

merkür hala geri giderken, "diren"emeyenlere evrenden akıl fikir ve cesaret diliyorum...

11 Kasım 2019 Pazartesi

vasata vakit yok...


çok az şeyden bu kadar etkilenmişimdir...
madrid'te, hiç beklentisiz gittiğim bir danstan allak bullak olmuş şekilde döndüm. 60'larını süren bir kadınla, 40 yaşında bir erkeğin sahnede devleşmesini izledim canlı olarak. birbirlerine hiç dokunmadan, müzikle sevişmelerini izledim. kimi anlarında kalbim yerinden çıkacaktı.

kıyafetleri, müzikleri, dans sırasında çıkardıkları sesler, alkışları, yüz ifadeleri, ellerinin zarafeti, bacakları, ayaklarının ritmi, kadının elbiseyi ayağıyla arkaya atışı, erkeğin daracık pantolondaki poposu, topuklarının tahta zemindeki sert vuruşları, seyirci ile kurdukları bağ, dar alanı ustaca kullanışları, sırtlarından akan ter, sahneden yayılan seks enerjisi hepsi ama hepsi nefesimi kesti...

angel munoz'un haberi yok ama kendisi benim ilişkiden beklentimi değiştirdi. çok aşk ve tutku diliyorum kendime. vasat ilişkilere kapımı kapıyorum.
kötünün iyisiyle idare etmek için fazla kısa hayat...

4 Kasım 2019 Pazartesi


mevcut bir savaşın ortasında seni bir başkasına siper olurken gördüm. 
üstelik savaş, bizim savaşımızdı.
(yazanı bilinmiyor)

23 Ekim 2019 Çarşamba

arada nutella ile kendimi boğasım geliyor



the biggest lie that we're told is: 
"to be with someone who makes you happy". 
nah, sis. happiness is something you create on your own. 
be with someone who adds to it.


mutlu olma, yüksek olma, neşeli olma baskısından yıldığım zamanlardayım. bazı sabahlar yatakta öylece tavana bakıyorum. bazı akşamlar eve gelir gelmez, üstümü bile çıkarmadan uyuyorum. bazı geceler 5 milyon defa uyanıp telefona bakıyorum. bazı günler pijamalarla çıkmak istiyorum evden. bazı zamanlar çalan telefona bakmak istemiyorum ve kimin aradığının bir önemi olmuyor. bazen müzik dinlemekten, dizi izlemekten, koltukta oturmaktan, işten fenalık geçiriyorum, bileklerimi dikine kesesim geliyor sıkıntıdan. bazen 4 saat bekliyorum duşa girme gücüm gelsin diye. bazen trende çığlık atıp, sonra hiçbir şey olmamış gibi devam etmek istiyorum. bazen sürekli yemek sonra yediklerimi kusmak istiyorum. arada nutella ile kendimi boğasım geliyor. bazen aynada kendime acıyorum ve ağlıyorum. bazen iğrenç şarkılar söyleyerek duşta 1 saat kalıyorum, bunun için taburem bile var. bazen kitabı açıyorum ve kapatıyorum, sonra tekrar açıp, tekrar kapatıyorum ve sonra tekrar açıyorum. bazen kötü türk filmleri izliyorum. bazen koltuktan 24 saat kalkmıyorum. bazen hava gri diye içten içe seviniyorum. bazen bir sıcaklık ayak parmak ucumdan başıma kadar sarıyor beni ama nasıl bi sıcaklık, ateş gibi, soluk alış verişim hızlanıyor, kalbim sıkışıyor, sıkıntıdan ölecek gibi oluyorum. bazen bir sigara yakıyorum ve zorla başımı döndürüyorum. kimi zaman gözlerimi kapatıyorum ve önüme bir sürü anı geliyor, film gibi izliyorum. çok üzülüyorum, çok kırgın oluyorum, çok öfkeleniyorum, çok düşünüyorum.

sonra geçiyor...
ama bunlar hiç gelmemiş gibi yapmak istemiyorum. geliyor çünkü...
her zaman iyi olmak zorunda hissetmiyorum artık kendimi. inişlerim çıkışlarım var.
çıkışlarım çok tatlıdır ama, tanısan seversin aslında :)

21 Ekim 2019 Pazartesi

biz kapılarda karşılarız, aşkı da ayrılığı da...



biz aşkı bulunca minnet ederiz ama hayata tutundurduğu için, açtığı kapılaradır minnetimiz, kapattıklarına değil.

başladı sakince anlatmaya:

"bizim büyük dede, evlendikten 3 ay sonra trablusgarp harbi'ne gitmiş asker olarak. çok da sakin adammış, çok sabırlı. bir sürü saçmalık olmuş, bu gitmiş ingilizlere esir düşmüş, italyanlara bile değil. dil de bilmiyor, doğru dürüst kayıt yok kuyut yok. kendini hindistan'a giden bir gemide bulmuş. bir süre orada çalıştırılmış. sonra bakmış olmuyor, kaçayım demiş. bu kaçayımlar cepte para bittikçe bir yerde kimliksiz, isimsiz üç otuz paraya çalışıp yeni bir illegal yol bulmakla oluyor tabii. ne uçak var, ne hızlı tren. dönmesi tam 12 sene sürmüş. sakalı göbeğine ulaşmış halde varmış evin kapısına.

taze gelin bıraktığı karısına kavuşmanın sevinciyle. o kadar badireye rağmen, elinde rengarenk ipek bir şal hindistan'tan, bir de boncuk bileklik.

kapıyı 4-5 yaşlarında bir çocuk açmış, ardından kucağında 2 yaşında bir bebeyle, karnı burnunda karısı çıkmış.

kime baktınız, kocam evde yok demiş.

büyük dede, sizin demiş, ilk kocanız ismet miydi? kadın paniklemiş, ne oldu neden sordunuz?

ismet size selam söyledi, bunları gönderdi, dedi ki "ben, ona kavuşmak hayalim olmasa hayatta kalamazdım. çok öleyazdım, hep onu düşünüp dayandım. haberi geldi, beni beklememiş, canı sağolsun, bana ömür verdi."

kadın gözlerini kurulamış. sağ mı? demiş. sesinden bile tanımamış ismet'i. sağ sağ demiş ismet dede. hem de ne sağ. malikane yaptırdı okyanus ötesinde, bahçesinde meyve ağaçları var, mermerden süs havuzları. hep seni yanına aldırmayı hayal ediyordu. her şey tamam olsun diye bekliyordu. duyunca çok üzüldü ama canı sağolsun dedi işte, neyim varsa onun sayesinde dedi. hakkını helal edecekmişsin.

kadının gözleri kocaman açılmışken, dönmüş ardını gitmiş. başlamış çalışmaya, hırsla. önce hamallık, toptancılık, kabzımallık derken 20 sene sonra başkentin en iyi otellerinden birini açıyor, sonra bir gece kulübü, sonra bir tekstil fabrikası... içinde mermer havuzu olan, meyve bahçeli evi de oluyor, yazlıkları da... 3 kere evleniyor, 6 çocuğu, 14 torunu oluyor. babamlar bile hala ondan kalanları yöneterek yaşıyor, ben kaçıncı nesilim, bu şarabımız bile sayesindedir.

bizim ailenin en büyük hikayesi ismet dede olduğundan herkes onun hayatını feyz alır. "ben esir düşmesem, kurtuluş savaşı'nda ölecektim, o kadını sevmesem dönmeye çalışmayacaktım, kalbim kırılmasa böyle hırslanmayacak, böyle bolluk görmeyecektim." dermiş.

biz kapılarda karşılarız, aşkı da ayrılığı da...
aşk hayatta tutar, acısı insanı kırbaçlar...

ayşen şahin aksakal  // bavul dergisi 2019 ekim

gerçek bir kedi insanıyım





şu iki canavarın insanı olduğum için çok ama çok mutluyum. hayatıma neşe, anaçlık, sorumluluk, sevgi ve manyaklık getirdiler.
eski sevgilimin yaptığı en iyi şey bu tipleri tutup eve getirmek sanırım. her aklıma geldiğinde kendisini öfkeyle, kedilerimi mutlulukla anıyorum.
geldiklerinde miniciktiler, özellikle viski'nin ilk bir senesinde defalarca bölünen uykumun, günlük hareketlerime yavaşlık ve salaklık getirdiğini rahatlıkla söyleyebilirim. uykusuzluktan her şeyi bir kaç defada ancak anlayan, beyni tam randımanlı çalışmayan bir insan olmuştum. hala uyurken, ıslak burnunu benim burnuma değdirip uyandırıyor, kafa atıyor ve ayaklarımı ısırıyor. bunu öğle saatlerinde yapsa gerçekten sıkıntı yok ama rüyanın en güzel yerinde tam beyaz atlı prens beni kollarına almış ateşli bir öpücük kondururken yapınca sinirim zıplıyor. 
tekila ve viski birbirinden çok farklı iki kardeş oldular zamanla. karakterlerinin tabana tabana zıt olduğunu anlamak için beraber beş dakika geçirmek yeterli.
biri chp'li emekli albay, diğeri mhp'li minibüs şöförü.
biri sakin, diğeri deli.
biri güzel, diğeri çirkin.
biri sessizlik, yalnızlık seviyor, diğeri evde insanlar olsun da onları rahatsız edeyim diye bekliyor.
biri yemeğini bir solukta yiyor, diğeri gide gele keyfini çıkara çıkara bitiriyor.
biri elektrik süpürgesinden ölesiye korkuyor, diğeri süpürgenin üstüne çıkıp evi beraber geziyor.
biri çiçek yiyor, diğeri çiçeklerin toprağını eşeleyip evi bok ediyor.
biri bağırınca odadan çıkıyor, diğeri perdeye asılıp sallanıyor, bağırsan da inmiyor.

sizi çok seviyorum canım çocuklarım...
iyi ki geldiniz...

14 Ekim 2019 Pazartesi

hoşgeldin...



kalp kırıklığıma aldırmadan beni eğlendirdiğin için,
çiçek böcek yerine, her gün yeni bir çorapla çıkıp geldiğin için,
10 sene geri gidip, bütün blogu okuduğun ve bana "sorular listesi" çıkardığın için,
arabaya abuk subuk notlar bıraktığın için,
ki'ler de'ler ve mi'ler konusundaki hassasiyetin için,
diplomamı bulamayıp evi talan ettiğimde benimle beraber aradığın için,
ve
seyahat edeceğim ülkelerle ilgili gezi rehberi hazırlamaya üşenmediğin için çok teşekkür ederim.
hoşgeldin...

11 Ekim 2019 Cuma

panthe rei


"aynı nehirde iki kez yıkanılmaz" herakleitos

sevgili günlük,

hayat, benim pembe günlüklerime yazdığımdan biraz farklı gelişti. annemle babam, aşklarını rafa kaldırıp, yoldaşlıklarını sona erdirip, ayrı evlere taşındılar. babam bu durumu önce sevinçle karşıladı sonra yaşamdan koptu. annemse evliliğe tövbe etti.
hayatta en başarılı olduğum konuda hala başarılarımı sürdürüyorum, müthiş dostlarım var. dostlar arasındaki muhabbetim de babama çekmiş, sonumuz benzemesin.

canım sıkıldıkça ve yandıkça yazma huyum hala devam ediyor. onlarca erkek arkadaşım oldu, ortak tek özellikleri beni terk ederken hiç tereddüt etmemeleri... dünyanın en hızlı terk edilen kadınıyım ve en çok bundan gurur duyuyorum. bu konuda rekorlarım var.
7 senenin sonunda 75 dakikada evdeki eşyalarını toplayıp benimle vedalaşan, 3.5 seneyi telefonla bitiren ve bir daha kendisinden haber alınmayan insanlar girdi hayatıma.

11 işyeri değiştirdim. mutsuz olduğum hiçbir yerde kalmadım. parasız kalacağımı bilsem de o işi yapmadım. yalnız nefis parasızlıklar yaşadım, parasızlığıma çok güldüm. paralı diye tuvaletimi tutmuşluğum, günde bir öğün yemişliğim, bankaların kara listesine düşüp yıllarca 444'lü telefonlardan gerilmişliğim çoktur.

sevgili günlük, psikolog kapılarında, içki sofralarında, geceleri rüyamda seçimlerimin yanlışlığına bir neden aradım. iki güzel lafa, beraber gülmeye, muhabbete kapılıp nasıl bu kadar akıl yoksunu olduğuma bir türlü anlam bulamadım. aramaktan da vazgeçtim. aynı hataları tekrar yapacağıma adım kadar eminim.

hataların en güzelini ben yaptım...
sarhoşlukların en güzelini ben yaşadım...
en güzel sevmeler, en güzel sevişmeler hep bende...
en tatlı anılar, en gülmeli tatiller hep benim...
konuşmaların en dürüstünü, geri dönmelerin en alasını ben yaşadım...
motor üstünde ege gezintilerinin en eğlencelisini ben yaptım...
ışıkların en parlak göründüğü kaş'ta, en güzel aşkı ben yaşadım...
en güzel denizlere girdim, en güzel yemekleri yedim...
sevgili elinden en güzel domatesli pilavı ben yedim...
en aşk dolu mesajları ben aldım, aşkımdan en çok ben ağladım...
en çok ben duydum aşk sözcüklerini ve en çok ben kandım yalanlara...
en çok ben yanıldım ve en çok ben dibe vurdum...

ama yine olsa yine yaparım...

panthe rei, herşey akar...

7 Ekim 2019 Pazartesi

pişti



karo 10...

"vale" gibi genç ve yakışıklı, "kız" gibi süslü ve kendinden emin, "papaz" gibi zengin değildir. oyun sırasında, vale, 10'luyu alır, kendi tarafına dahil eder. ama 10'lu gelince, oyunun seyri değişir. vale neşelenir, diğer kağıtlar kendilerini güçlü hissetmeye başlar, renkler daha renkli, kahkahalar daha yüksek sesli olur.
10, kendisinin yalnızlığına ve tekliğine rağmen etrafındaki tüm kağıtlara destek olur. hepsine, her şeyin üstesinden beraber gelebileceklerini, yeni oyundan korkmamaları gerektiğini anlatır.

zaman akar, oyun biter. önündeki tüm kağıtları eline alır, sağından solundan hafifçe vurup düzeltirsin. sonra da değerli kağıtları tek tek kenara ayırmaya başlarsın.

karo 10 (yani bir diğer deyimle güzel 10'lu) destenin en değerli kağıdıdır. ne vale gibi 1 puan, ne pişti gibi sadece bir seferlik 10 puandır. her zaman, helalinden, durum ne olursa olsun kocaman bir 3 puandır.

güzelim karo 10'lu, sende olduktan sonra oyunu kimin kazandığının ne önemi var ki? önümüzde kaybedilecek ya da kazanılacak bir sürü oyun var...

bütün "güzel 10" kadınlara; 
sinek 3 ve maça 7'lerle geçen hayatımız; dilerim bir kupa valesiyle şenlensin ve aşk hepimizi sarıp sarmalasın...

29 Eylül 2019 Pazar

ilk aşk

annemle babam, küçük bir anadolu kasabasının, orta halli ve saygı gören ailelerinin çocukları. 83'te istanbul'a geldiğimizde kasaba ve anadolu kenti kültürüne hakim, küçük yerlerin tanınmış aile güvenine sahiptik. buna uygun bir yere, adaya tayin olmuştuk. istanbul'a uzak ama yakın, büyük ama küçük bir yerdi. herkesin birbirinin seceresini bildiği yerden, vapura binip, yarım saat sonra dünyanın en büyük metropollerinden birinde kalabalıklara karışabilirdi insan.
çocukluğunu ve ilk aşkını yaşamak için harika bir yer...

tanışıp çok yakın arkadaş olduk önce. arkadaşlıktan aşka ilk yelken açan o oldu. dönemin modasına uyup, incecik bir söz yüzüğü takmışlığımız bile var. ankara'nın pek paralı iyi okullarından birine okumaya gittiğinde aramızdaki mektup ve defterlerin naifliği, hayallerimizin uçukluğu gerçekten göz yaşartıcı. evlenip, siyah gelinlik giymek istemişim mesela. sanırım ilk ve son evlilik konuşmasını da o'nunla yaptım. bugün ilişkiye dair ne varsa bildiğim, tohumlarını bu "istanbullu çocuk" ile attım. adalı olduğumuz için kız erkek ilişkilerinin nispeten rahat yaşandığı bir yerde büyüdük ama mesela beraber olduğun insanla her şeyi konuşmayı o'ndan öğrendim. kızacağını bilsem de söyledim, ağlayacağımı ve kırılacağımı bilse de söyledi. çünkü sevgilimle konuşmayacaktım da kiminle konuşacaktım içimi yakan derdi tasayı...
beraber iyi vakit geçirmeyi, arkadaşlığı, içki masası ritüellerini o'ndan öğrendim. benim babam da içki içerdi ama o bir başka içerdi. masa mezelerle donatılırdı ve sohbetle uzun uzun içilirdi. keyifti çünkü...

aile ile nasıl tanışılır, düğün dernek olduğunda nasıl giyinilir, çift olarak nasıl davete gidilir, sohbette orta saha nasıl kesilip alınır hepsini o'nda gördüm. annesi yoktu, babası da beni asla sevmedi ama aramızda hiç ters bir şey yaşanmadı. sevilmedim ama saygı gördüğümü ve uzaktan da olsa korunduğumu bilirdim.
kadıköy, taksim, eminönü, bağdat caddesi'ni ilk o'nunla gezdim. doğum günü hediyesinin özel olması gerektiğini, büyük aile yemeklerinin kıymetli olduğunu, sandviç bile yesen sofra kurmanın ne güzel olduğunu, eğitim ve networkun insan hayatında önemli olduğunu o'nunla fark ettim. haftasonları ayaklarımız ağrıyıncaya kadar gezer, kültür sanatla boğardık kendimizi. her konumda, her meslekten, her semtte arkadaşı, dostu vardı. parası vardı bilirdim ama hiç görgüsüzce harcadığını görmedim. hep çok cömert ve zarifti.

bir ilk için oldukça uzun süren bir ilişkiydi, çünkü sadece sevgili değil, çok yakın arkadaş ve sırdaştık, beraber çok güldük ve çok şey öğrendik.
istanbul'un tozunu attırmış oğlanla, anadolu'dan gelmiş solcu kızın aşkı adada gereken popüleriteye ulaştı. herkes bizi birbirimizle andı ve ayrılığımızı yıllarca kabul etmedi. ayrılık da zaten 6 güzel seneye yaraşır bir şekilde hüzünlü, iç burkucu ve çok hikayeliydi.
hala arada görüyorum, yolu açık olsun, ayağına taş değmesin... ilk büyük aşkımdı. dilerim son olmasın.

ömer durup dururken gelmedi aklıma; şimdilerde iyi bir semtin iyi bir sitesinde oturunca kendini görmüş geçirmiş zanneden ama anadolu'nun bağnaz ilişki anlayışından nasibini çokça almış bir çok aile olduğu için geldi.
şarap tadımları yapıp, kuzen buluşmalarında kadeh tokuşturup, ülke gündemini görece soldan takip ederken; çocuğu aşkın mutluluğun peşinden koştu diye o'nu ayıplayan, yeren aileler olduğu için geldi.
kültür, sanat, sergi peşinde koşarken; geçmişte yaşadığı travmaları görmezden gelen ve önce kendi gerçeğini farkına varmayan aileler yüzünden aklıma geldi ömer.
büyük resmi görmek yerine, ülkenin standart ahlak ve yoz aile anlayışına kurban verdiğinin; çocuğu olduğunu anlamayan aileler nedeniyle aklıma geldi.
ailenin, aile kurmanın resmi nikah ve çocukla taçlanan içi boş bir kavram olduğunu sanan, bunu kanının son damlasına kadar savunan ve değişmeyi, öğrenmeyi, dinlemeyi reddeden insanlar olduğu için geldi.
anneliği, çocuğun üstünde vicdanla baskı kurup, her dediğini yaptıracağını sanan insanlar olduğu için geldi.

çünkü benim ilişki gerçeğim ve başlangıcım bunlardan çok uzak. hayatımı bu tuhaf ve uygar olmayan insanlardan çok uzağa kurdum. hayatımın ortasında hep neşe ve iletişim oldu. dünyanın en sevecen olmasa da, en cesur ve sağduyulu kadınıdır benim annem. orospu ya da başbakan olmam o'nun için fark etmez. keyfim yerinde mi ona bakar. ben bunu gördüm, böyle büyüdüm. babam şimdilerde çok sağlıklı bir beyne sahip olmasa da, hep çok komikti. "ben erkek arkadaşımla birlikte yaşayacağım" dediğimde "senin kararların pek isabetli değil, emin misin?" demişti. gerçekten de sürmedi o ilişki, çünkü yine isabetsiz bir karar vermiştim.

zihin insana ne acayip oyunlar oynuyor değil mi? nereden nereye...
romantik başlayıp, öfkeyle sonlandırdık. zaten bloglar iç dökmek ve beynimin içini sakinleştirmek için var... kalbimin kırık ve kara olduğu doğrudur ama hızla iyileşir ve tekrar kıpkırmızı güzel günlerine döner. canım kalbim, canım beynim... kışa süper gireceğiz, söz veriyorum ama bu sonbahar beni affedin olur mu? 

16 Eylül 2019 Pazartesi

this version of me...


this version of me wasn't built overnight.
this is experience.
this is pain.
this is insecurities.
this is abuse.
this is depression.
i had to go through things to get to the level i'm at now.

12 Eylül 2019 Perşembe

aşka düşecek sabilere öğütler...

ilk sevgilimi babama götürdüğümde; balkonda rakı içiyordu, "bu salağı mı buldun?" dedi. iki gün geçmedi, ayrıldım çocuktan.
ilk öpüştüğümde 13, ilk seviştiğimde 18 yaşındaydım. 
sayısız kez sevdim ve sayısız kez kalbimi kırdılar, bir o kadar da ben kalp kırdım.
yine de aşık olmadığım, acısından sürünmediğim bir hayat istemezdim. 
henüz aşktan yeni çıkmış bir kadın olarak; yaşadıklarımdan süzdüklerimi bu derde yeni düşecek olan sabi sübyanlara yol göstersin diye buraya yazıyorum.

1. annem "iyi muhabbet ettiğin insanla evlen, her şey biter, o kalır" der, çok doğru. muhabbet ettiğin, beraber güldüğün, komik bir şey olduğunda ilk aradığın, birlikte dedikodu yaptığın insanla ilişki çok keyifli. bundan 10 yıl önce iki farklı insanın beraber olmasının renkli, neşeli bir şey olduğuna inanıyordum. zamanla benzer insanların duygularının birbirine daha rahat geçtiğini, dolayısıyla ilişkinin daha az mücadele gerektirdiğini fark ettim. bu aynılık, aynalık, benzerlik hoşuma gidiyor artık. sanırım benim "aklımdan geçen bin türlü saçmalık, kafam ve kalbim yalnız değiliz, oh" hissine ihtiyacım var.

2. sevdiğiniz insan zayıfsa güçlü yapamazsınız. hatta yapamayacağınız bir çok şey daha var. mesela gusto sahibi de yapamazsınız. sevgiliniz birden maceraperest de olmaz. cesur ya da komik de yapamazsınız. bunlar hep romantik komedilerde oluyor ya da trajik olaylar yaşamış olmak gerekiyor. o da kaçımızın başına gelir bilmiyorum. ama birine aşık olduysanız insanın orasıyla burasıyla oynamayın değişsin diye, olmuyor zaten. hep sakil duruyor.

3. aldatmak ve üçüncü kişiler konusu biraz derin ama hafifçe bahsedersek; birisi sizi bir kere aldatırsa ve affederseniz, bir daha aldatılma olasılığınız yüzde doksan falan bence. aldatıldığınızı hissediyor ama ayrılacak gücü bulamıyorsanız kanıt aramayın. eğer kanıt bulur da ilişkiden gitmezseniz asla saygıya değer bulunmuyorsunuz.

4. bazen ilişkinin bitişe geçtiğini fark edersiniz ama veda etmeye hazır değilsinizdir. o arada türlü türlü manyaklıklar yapılır. daha ateşli sevişmeler, rutinden sapmalar, dramalar, acındırmalar, çatıya çıkıp kendini atmaya çalışmalar, kıskançlıklar, korkutmalar, tehditler... ben herhangi birinin işe yaradığını görmedim. ilişki boka sardıysa, sarmıştır. ve bana göre illa kurtarılması gerekiyorsa, birbirinden bir süre uzaklaşmak, kendi kendine kalmak, düşünmek, sorgulamak, başka şeylerle uğraşmak en iyi tedavi yöntemleri.

5. birine aşık olduğunuzda ve dahi evlendiğinizde sonsuza dek, ölüm sizi ayırıncaya kadar beraber olmak zorunda değilsiniz. mutsuzsanız, artık birbirinizi sevmiyorsanız, yorulduysanız, başka bir hayat istiyorsanız, o insanı bırakabilirsiniz. alışkanlıklar sizi tutar, genel geçer toplumsal kurallar tutar, kimi zaman çocuklar, kimi zaman para ya da aileler tutar. ilişkide başarsız olma hissi ya da adamı başkasına kaptırma hissi tutar. ilişkiye bir sürü hisle, tutunabilirsiniz.
ama ben birliktelikleri arada aşk olmadan ısrarla sürdürmenin tarafında hiç olmadım, bana göre hayat bunu deneyecek kadar uzun değil.
aşksız evliliklere, aşksız ilişkilere katlanmayın.

6. saygısız bir adamla asla beraber olmayın. yalnız kalsın o ayılar.

7. hani aldatma konusunu irdelerken, bir kere aldatan hep aldatır demiştik ya; aynısı yalan için de geçerli. birisi size yalan söylüyorsa, biraz dikkatle elli tane daha yalanını yakalarsınız.

8. telefon, sosyal medya, arkadaş görüşmesi, kıyafet kısıtlamalarını kabul etmeyin. canınız kiminle isterse onunla görüşün, onu giyin, arkadaşlarınızla istediğinizin dedikodusunu yapın ve istediğiniz fotoğrafları, yazıları saklayın; hiç kimsenin size karışmasına izin vermeyin. bunun sonu yok.

9. bir erkekten size hem baba, hem sevgili, hem koruyucu, hem arkadaş olmasını beklemek biraz fazla. erkek arkadaşınız babanız değil. zaten sizin de korunmaya ihtiyacınız yok.

devam edecek...

mother & daughter




every mother should remember that;
one day her daughter will follow her example
instead of her advice...

7 Aralık 2018 Cuma

kahrolsun standart güzellik anlayışı



dünya güzellik ölçülerinin kadını hapsettiği yerin darlığından içime fenalıklar geldi.
kibrit kutusu kadar peynir ile çikolatanın kapışmasında peynir nasıl kazanabilir ki?
mantı ile brüksel lahanası, lezzet yarışına girebilir mi?
su böreği; ton balıklı salata, haşlanmış kabak ve ızgara tavuk karşısında girdiği her mücadeleyi açık ara kazanmaz mı?
büyük memeli kadın çok seksi değil mi?
peki koca kalçalar size de çok hoş gelmiyor mu? arkasından bakmıyor musunuz?
her ne kadar fotoğraftaki manken ashley graham şu sıra zayıfladığı için topa tutuluyor olsa da ben müthiş güzel buluyorum.

asıl mesele değirmen taşı popomuzda, minicik memelerimizde, kalın üst bacaklarımızda, erkek gibi! kısa saçımızda, ojeli uzun tırnaklarımızda değil ki...
asıl mesele şu; mutlu muyuz? yemekte beraber kahkaha atıyor muyuz? makarnayı ya da maydanozlu detoks içeceğimizi paylaştığımız kimse var mı? yanımızda memeye değil, memenin içindekine bakan biri var mı? eşofman da giysek, tasarımcı imzalı gece elbisesi de, aynı hayran bakışlar olacak mı sevdiğimiz adamın gözünde? fönsüz saçlarımız ve özensiz kıyafetlerimizle bir toplantıya katıldığımızda bile insanların dışımıza değil söylediklerimizin içeriğine odaklandığını biliyor muyuz? asıl mesele hasta olduğunuzda telefonumuzun kaç kere çaldığı ve kaç kişinin çorba yapmayı teklif ettiği... asıl mesele biz evi taşırken çekmece yerleştirmeye gelen insan sayısı... asıl mesele ne düşündüğümüz, ne söylediğimiz, ne okuduğumuz, ne izlediğimiz ve ne yazdığımız...

sosyal hayatın, dünyanın ve memleketin dayattığı güzel anlayışına inat; yaşasın koca memeler :)

25 Ekim 2018 Perşembe

öylesine

ikinci sigarada başım dönmeye başlar benim ve sadece bildiğim şarkılarla eğlenmeyi severim. pandalara olan sevgim başkadır ve yavru kedilerin hepsini evime getirmek isterim. moru severim ama gözüm hep yeşildedir. keyfim yerindeyse, muhabette orta sahayı kesip alabilirim -ki bu huyum babama benzer- ama keyfim yoksa kadim dostlarımın bile telefonunu açmam.
rakı sofrası insanı gibi görünürüm ama iyi şarabı, en güzel rakıya bile tercih ederim. rakıdan çok muhabbetini ve mezelerini severim, o yüzden çok rakı piç etmişliğim vardır.
gönlümde yatan hep hikayedir ama bir romanla günlerce dans etmişliğim çoktur. en uzak durduğum; kişisel gelişim adı altındaki zır zop öğütlerdir.
ne çay ne kahve, canım hep kakaolu süt ister. ciğer, tavuk suyu çorba ve işkembeyi ağzıma sürmem. biber dolması, fasulye ve makarnaya midem hep açtır. tatlıyı çok severim ama çikolatanın yeri ayrıdır.
sağlıkta yanında olamadığımın, hastalığında mutlaka yanındayımdır. sevilmemiş çocuk görünce, hep canım yanar. çok üzülünce ve istemediğim bir şey yapınca mutlaka yataklara düşerim.
ağır alerjim ve evdeki kediler yüzünden nicedir bölünmemiş uykum yoktur. kafamda sorular, dertler, hüzünler ile yatağa girersem mutlaka sabahı eder, güneş doğarken bitkin düşüp uyuyakalırım.
sabahları duştan sonra koltukta, bornozla, öylece oturmayı ve kısa dizilere bakmayı severim.
eğlenip, güldüğüm tatil çoktur ama kaş tatillerim başkadır.
delice muhabbet ettiğim çoktur ama kızlarla, benim evde, kafam bir milyonken, canlandırmalı yaptığım o günkü muhabbet başkadır.
mevsimlerden baharı, aylardan mayısı severim. sporu sevmem ama yapanları çok kıskanırım. hele şarkı söyleyebilene hayranlığım çok büyüktür.
babamın şarkısı 'kimseye etmem şikayet', benimki 'gündüzüm seninle'dir. sinemayı çok severim ama tiyatro başkadır. sahnede sert ve köşeli oyun izlemeyi severim. tiyatro ve kitap sevgim, ev dekorasyon şeklim hep annemden mirastır. evimin duvarları hep doludur ve hepsinin hikayesi vardır.
ilaç içmek yerine babaanne yöntemlerini tercih ederim. ve uçucu yağlardan ne varsa, yüzüme ve saçıma sürerim.
ne karadeniz ne doğu, kalbim hep ege'dedir. çiçeklerden fulya en sevdiğimdir.
beyaz tişört, renkli çorap, güzel çanta görünce dayanamam.

ve çok severim. öyle çok severim ki kimse benim gibi sevmemiştir...
ve sonra o kadar giderim ki kimse benim gibi gitmemiştir...

not: bilgisayarın başına oturup, içimi dökeyim dedim, yazı nilgün bodur yazısı olup çıktı, allah kahretsin ya!!! vallahi canım sıkıldı okuyunca :(

14 Ağustos 2018 Salı

şahsına münasır bir kaş yazısı








uzun senelerdir gidip gelirim kaş'a, ilk gittiğimde ne zincir marketler ne de bu kadar çok otel vardı. sırtını pansiyon turizme dayamış mini minnacık bir tatil beldesiydi. denizi de restoranları da hep çok güzeldi. insanları konuşkan ve güleryüzlü, gece hayatı hep vasattı...

bizler nasıl yerimizde saymadıysak, şehirlerimiz nasıl kirlendi ve insanlarımız nasıl kötüleştiyse, kaş da bunların hepsinden nasibini aldı.
ama hala o kadar güzel ki... ahir ömrümde girdiğim en güzel deniz; kaş'ın denizi...

kaş'ın restoranlarını, çarşısını, tekne turlarını, meis'i, kalacak yerlerini anlatmayacağım. kaş'ın insan üzerinde bıraktığı etkiden bahsedeceğim.

kaş, insanda doğaya ve denize sarılma isteği uyandırır. elinizden gideceğini bildiğiniz şeyi kucaklar, bırakmak istemez, öpüp koklarsınız ya; işte koskoca kasabaya onu yapasınız geliyor. "seneye geldiğimde neler bozulmuş olacak acaba?", "ay umarım bu denizi kirletmezler", "off bu yemekler seneye de böyle olur mu?", "bu sene çok kalabalık, bozarlar yakında burayı" diye düşünmekten kendinizi alamadığınız bir yer. o yüzden her sene gidip, tekrar tekrar sarılmak, son bir göz bakmak istiyorsun.
kaş'ı yıllar önce keşfetmiş olmanın haklı gururu içindeyim bu arada.

çok sıcak evet, üstüne bir de nemli... ama gökyüzündeki yıldızlar o kadar yakın ve o kadar parlak ki...
yokuşları insanın yaşam enerjisini alıyor evet, yakın havaalanı da yok ama denizine girip, dertlerini suya, kendini de güneşin sıcak kollarına bırakınca her şeyi unutuyorsun.

kaş, sadece denizini, güneşini sömüreceğiniz bir tatil kasabası değil.
kaş, anılar, kaş doğa hayran kalış demek...
kaş, keyifli, muhabbetli sofralar demek...
kaş, lezzetli yemekler demek...
kaş, şehrin gürültüsünden miskinliğe geçiş, her şeyi ağırdan almak demek...
kaş, uzun çarşı'daki dükkanların içine girip girip çıkmak ve bundan tuhaf bir zevk almak demek...
kaş, her gittiğinde oraya yerleşme hayalleri kurmak demek...
kaş, dizlerinin arkasından akan teri bile sevmek demek...
kaş, parmakların buruşuncaya kadar kendini suya banmak demek...
kaş, kadehi gelmişine geçmişine kaldırmak demek...
kaş, kendini çok mutlu hissetmek ve bundan hiç korkmamak demek...
kaş, çok gülmek, gülmekten su yutmak demek...
kaş, tatilin nerede yapıldığının değil, kiminle yapıldığının önemli olması demek...
kaş, sevdiğine sıkı sıkı sarılıp, meydanda parmak ucunda öpüşmek demek...

13 Ağustos 2018 Pazartesi

hosçakal dedem ❤


cennet, cehennem, öbür dünya, beriki evren falan hikayelerine inanmam ama eğer hiç yalana dolana bulaşmamış, beyefendi, aydın, vicdanlı ve torunu için sürekli gofret bulunduran dedelerin gittiği bir yer varsa; eğitimci, koca çınar ahmet yönet şu an orada... dedem kendi ailesi tarafından yalnız bırakılmışlığını anneannemle kurduğu yuvada gidermeye çalışmış, bir tarafı hep biraz eksikti, bunu konuşmak istemezdi ama bilirdik. bulgar göçmeni dedem, gürcü köyünde anneannemi bulmuş, evlenip bir daha da hiç ayrılmamışlar, tam 66 yıl. umarım harika bir hayatın olmuştur.
hosçakal dedem ❤

13 Temmuz 2018 Cuma

i am in love with izmir, ama önce biraz foça


size memleketi ve dünyayı karış karış gezen blogger tayfa gibi seyahat rotası anlatacağımı düşünmüyorsunuz herhalde.
nerede, ne yenir, ne içilir, nasıl gidilir, yapmadan dönmeyin gibi ipuçları yok bu yazıda...

sosyal medyada gördüğüm gezginler gibi; haftalar öncesinden foça ve izmir rotası planladım, biletleri, arabayı ve otelleri ayarladım. gidip gören insanların yazdıklarına bakıp, kendime liste çıkardım, defterime ufak gezi notları aldım.
kitabımı, kıyafetlerimi, defterlerimi, makyaj malzemelerimi, 3 çift ayakkabımı, dergilerimi bavula koydum. sevgiliye sadece 2 tişört ve 1 şort aldığı için söylendim.
doğal güneş kremimi, saç bakım kremimi, elimdekiyle aynı renk ojemi (yama yapabilmek maksatlı), bütün altın takılarımı (eve hırsız girerse çalacak bir şey bulamasın diye) altın dediysem 2 incecik zincir kolye, acıkırsam ve kerbela gibi bir yere denk gelirsem diye çikolatalarımı, aniden ilham gelirse diye 40 renk ve çeşit kalemimi yanıma aldım.
sevgiliye, diş fırçasını bile ben hatırlattığım için tekrar söylendim ve yola çıktık.
maceralı bir uçak yolculuğu falan olmadı. kaşarlı tost yiyip, izmir'e indik, sonra kiralık araba ve foça...

ne işin var pazar günü foça'da? bütün türk silahlı kuvvetleri inmiş deniz kenarına. anadolu'nun bağrından kopup gelmiş bir ton er, foça yerli halkının, merkezdeki ahşap iskelelerde denize girişini izliyor. 4lü 5'li gruplar halinde, sahildeki kahvelerde oturup, foça'nın esintili havasının tadını çıkarıyorlar. hatta bazı kahvelerde tek bir dişi bile yok. sanırsın er gazinosu...

yılların turizmcisi olarak seçtiğim pansiyonun kötülüğüne inanamadım. şirin desen şirin değil, sakin desen sakin değil, tasarım desen tasarım değil. eski, pis ve üstelik fiyat - hizmet dengesi göz önüne alındığında oldukça pahalı.
sabahki söylenmelerim aynen bana geri döndü.
odada adım atacak yer olmadığından, kafamı 2 kere komodine vurdum ve ayaklarımı yere basamadığımdan, duşa terlikle girdim.

45 derede sıcakta neden önünde kuyruk olduğunu anlayamadığım dondurmacı nazmi usta'nın kuyruğuna tabii ki biz de girdik. çünkü merak :) peki dondurmaya kuş kondurulmuş mu? hayır.
2 top dondurmamızı yalayarak, her ege sahil kasabası sakini gibi, deniz kenarında bir aşağı ve bir yukarı yürüdük.
akşam yemeğimizi nispeten denize uzak, sakin bir restoranda yedik. oldukça normal bir yemek yediğimiz için ne ismi aklımda kaldı ne de masaya gelen mezeler. restoran hakkındaki yazıları okusanız michelin restoranı sanırsınız.
neyse ki muhabbetli insanım da, sevgili, sıradan kalamar ve sıradan ahtapota dünya para verdiğimizi fark etmedi.

ertesi gün akşama kadar kalacağımızı sandığım foça'dan, ışık hızıyla ayrıldık ve izmir'deki otelimize yerleştik.

ben 20'ye yakın görülecek yer listesi yapmışım, hepsi gırtlak. pizza ile başladık, kumru ile devam edip, tatlı ile bitirdik. arada midemize oturmasın diye 100-200 metre yürüdük. sonra tekrar kokoreç, kahve, makarna, et, makaron... baskül ailesi gibi döndük izmir'den...

istanbul'un aşırı keşmekeşinden sonra, izmir nasıl iyi geldi anlatamam. batılı havasına, nispeten medeni insanlarına, kısacık şortlu kızlarına, alsancak'ın kısa apartmanlarına ve aralardaki yemyeşil ağaçlarına bakakaldık. tabii ki ev fiyatlarına baktık :) orada yaşama hayali kurduk, sonra içimizden en uyuz olanı, hayalperest olanı realite ile yüzleştirdi...

20, gidişimde, ilk defa bu sefer kalbim izmir'de kaldı. belki ülkenin ve özellikle istanbul'un en çekilmez zamanlarında olduğumuz için. belki iş dışında sevgili ile ilk gidişim olduğu için. belki habire yemek yediğimiz için. belki de foça sonrası geldiğimiz içindir... bilmiyorum.

yalnız "izmir'in kızları güzel efsanesi" var ya... o efsane falan değil, hakkaten güzeller...

haftaya kaş'tan ve meis'ten bildireceğim. canımın içi kaş, ilk göz ağrım kaş, taşını, tarihini, denizini, insanını, yemeğini ayrı ayrı özlediğim kaş...

22 Mayıs 2018 Salı

yaklaşan seçimler ve kelebekler



yaş 18, bu deliler ülkesinde oy vermeye başladık. adımız gereği, yelpazenin soluna bastık hep "evet"i.
adada seçimler öyle sinir harbi içinde geçmez. oy kullanmaya okula gidersin; yabancı biri bile olsan grupları anlarsın.

siyasal islamcılar; mutlaka takım elbise ve makosen, sivri burun ayakkabı giyer, kravat takmaz. saçları genellikle siyah/kahverengidir ve elleri arkada beraber ayakta dururlar.
ülkücü milliyetçi grubun yaşça büyük olanları da takım elbise giyer, çoğunlukla tesbih sallar ve marlboro içer. daha genç olanları ise kot - tişört gibi rahat seçimler yapar. tümü kürtlerden ölesiye nefret eder, gençlerin bir kısmı askerden kaçmak için üst düzey asker akraba arayışına girmiştir, kızların saçları uzun, kafaları tın tındır.
kürt ve sol kesim son zamanlarda birbirine karıştı. zaten bu karmaşa ve çok renklilik kendini okul bahçesinde de mutlaka gösterir. eski tüfeklerden solcu öğretmen ile inşaat işçisi muharrem aynı şey için direnir ve o yüzden kıyafetler etnik elbise ile tozlu kumaş pantolon arasında bir yerlerde, her teldendir.
liberal sağ, eskiden anap ve dyp'nin kanatları altındayken ayırması çok kolaydı. ama şimdilerde siyasetin şirazesi hepten kaydığından, nereye ait olduklarını bir türlü bilemeyen ve oradan oraya savrulan bir grup var. onları kıyafetlerinden tanımak zor. daha çok boş bakışlarından ve her gruba yanaşıp, lafları dinlemelerinden tanımak mümkün.
dededen chp'li teyzeler ile sosyal demokrat gençleri okulun bahçesine girer girmez tanırsınız. en hararetli grup bunlardır. adada son senelerin seçim galibi olan bu kesim, değişen ülke şartlarına rağmen aydın, demokrat kalabilmiş olmanın haklı gururunu yaşar.

ben senelerdir hep zorla oy verdim. mecbur olduğum için, istemeyerek, içime sinmeyerek, öbürü kazanmasın, berisi az oy alsın diye...
çok şükür elimiz hiç sağa gitmedi. ama sosyal demokrat olmadığım halde; chp benim ekmeğimi çok yemiştir mesela. selahattin demirtaş'a, partisi tümden içime sinmediği halde oy vermişliğim vardır. valla yalan olmasın gençliğimde kimlere oy verdiğimi çok hatırlamıyorum ama bu çizgiden pek sapmadım.

bu seçim, farklı. ben ilk defa birinin adaylığını gözyaşları içinde karşıladım. mücadelesine şapka çıkardığım adamın meclise girip, beni, bizi temsil etmesine yardım edeceğim. memleketteki tüm baskılara rağmen, korkusuzca direnen ve inadına gülen bir adama oy vereceğim. sadece gazetecilik yaptığı için özgürlüğü elinden alınan ve mahkeme tutanaklarını bir kitap gibi okuduğum adama oy vereceğim. bunun keyfini size anlatamam. içimde kelebekler uçuşuyor, öyle düşünün.

şimdi avrupalı dostlara bunun nasıl büyük bir mutluluk olduğunu anlatmama olanak yok. onlar isveç'te misal, adaylarına elektronik ortamda oy verip, ertesi sabah, gazetelerde öğreniyorlar belki sonuçları. hayatlarında da marjinal değişiklikler olmuyor zaten. biri kürtaja onay veriyor da, diğeri vermiyor, ne kadar değişebilir yaşantıları?
ama bizde öyle değil. önce oy veriyoruz, sonra yakın gözlüklerimizi takıp tek tek oy verdiğimiz sandığın sonuçlarını kağıda yazıyoruz, sonra o oylarımız çalınmasın da yerine ulaşsın diye çuvalların üstünde yatıyoruz sabahlara kadar.
aynı akşam çuval üstünde yatmayan arkadaşlarımız da televizyon başında uşak'tan kim çıktı, izmir hala chp'nin mi? kayseri yine şaşırtmadı, kürtlerin başında silahlarla asker polis beklemiş hep diye tartışıyor.. ofise geliyoruz, tartışma devam. sokaklar, toplu taşımalar, dost meclisleri, rakı masaları... günlerce tartışıyoruz. elin fransızı, seçimden sonra 3 köşe yazarı okuyor, sonra bisikletle işine gidiyor. biz kör kuyularda merdivensiz kalıyoruz.

uzun sözü kısası gönlümün efendisi ahmet şık'ın da dediği gibi "kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet".

8 Mart 2018 Perşembe

8 mart falan filan



tabak satan şirket, kadınlar günü'ne özel indirim yapmış, uğrayıp satın almamı rica ediyor. neyse ki biri hatırlattı kadınlığımı.
kapitalizm, feminizme göz kırpıyor. yaşasın, artık kadınlar gününde de indirimlerimiz var, gidip o nefis çantayı yarı fiyatına alabiliriz.

ünlü erkekler de televizyonlara çıkıp, "kadının ne kadar zarif, naif, kırılgan" olduğunu söyleyip, şiddete karşı olduğunun altını çizdi. o iş de tamam.

geçen senelerde yüzlerini gözlerini boyayıp, "dayağa hayır" demişlerdi. bayağı iyi bir projeydi, bütün aşağılık dayakçılar vazgeçmişti bu kötü(!) huylarından...

erkek arkadaşım arayıp "bugün kadınlar günüymüş, kutlu olsun" dedi. sabah sosyal medyada yazılanları görmüş olsa gerek... o da tamam.

ben de ofise gelirken, başka bir emekçi kadın olan çiçekçiden, sümbül aldım. hem ofisteki kadınlara bir çiçek olduklarını hatırlattım, hem ekonomiye can verdim, hem de bu günü unutmayarak ne kadar düşünceli olduğumun altını çizdim.
şimdi de vurucu bir görsel arıyorum ki; sosyal mesaj verebileyim instagram'dan. "iyi ki kadınım, şöyle güçlüyüz, böyle süperiz" falan yazacağım...

kadınlar günümüz kutlu olsun. pardon emekçi kadınlar günü... solculuk da zor arkadaş, her dediğine dikkat edeceksin falan..
bu özel günü de kazasız belasız atlattık. oh

14 Şubat 2018 Çarşamba

inat





bu yazı; beni yazmam için sürekli yüreklendiren, gidişiyle depresyona girdiğim ve birbirimizin peşi sıra nüfus dairesine gidip kimliklerimizdeki din hanesini sildirmekten büyük gurur duyduğum,
erkoca'ya ithaf edilmiştir. özlemle...

*********

ne toplumun standart güzellik dayatmaları umurumda, ne de genel geçer ahlak kuralları... ne ilişki için çizdiğiniz çizgiler umurumda, ne de ayıp ve günahlarınız... ne dinen uygun olup olmadığı umurumda ne de aileme yakışıp yakışmadığı... 
olduğumdan şişman gösterse de tütü eteğim, ben yine de büyük bir coşkuyla giyeceğim...
kadın - erkek arkadaş olamaz deseniz de, ben olacağım...
kadın - erkek rollerini istediğiniz kadar ayırın birbirinden, ben yine karıştırıp, kendi bildiğimi okuyacağım...
restoranların aile salonlarında, voktalı gazoz içmiş pavyon kadınları gibi gülüp eğleneceğim, kınayan bakışlarınıza inat... 
"kadının sarhoşu da hiç şık değil" dediğiniz için sarhoş olup, yatağı zor bulacağım... 
36 beden röfleli arkadaşların hepsine inat, 42 beden vücudumu sere serpe güneşlendireceğim şezlonglarda yazın. 
misafir geldiğinde çıkan şık yemek takımlarınıza inat, sandviç yerken bile annemin bana çeyiz diye aldığı altın kaplama çatal bıçak takımlarımı kullanacağım. 
bütün gayrimenkul manyaklığınıza inat elime geçen tek bir kuruşu bile ev almak için biriktirmeyeceğim. 
sürdürdüğünüz mutsuz ilişkilerinize inat, ben çok mutlu olacağım. üstünü kapatıp, örtmenize, yok saymanıza ve yorgan altına saklamanıza inat sevişeceğim. 
parasızlığa ve zamansızlığa inat gezeceğim. 
"o iş çok zor" demenize inat, deneyeceğim. 
"kadın şöyle dirençlidir, böyle güçlüdür" demenize inat kırılıp üzüldüğümde söyleyeceğim. 
"kadın susmasını bilmeli" demenize inat durmadan anlatacağım. 
"bence olmaz" demenize inat, bitmez tükenmez bir umutla çalışacağım. 
sizin allahınıza ve kitabınıza inat, deizmi savunacağım. 
sizin sabit fikirlerinize ve deli saçması yorumlarınıza rağmen bilimden, edebiyattan yana olacağım. sizin beton aşkınıza inat yeşilden, maviden vazgeçmeyeceğim.
"ya bu deveyi güdersin, ya bu diyardan gidersin" laflarına inat, tam burada ve tam da istediğim şekilde kalacağım. 
"ama bak böyle yalnız kalırsın" diyenlere inat, kendi kurduğum ve kendime benzeyen kalabalıkla yaş alacağım.
"ayıp, günah" kafanıza inat, kadının kadına, erkeğin erkeğe aşkını savunacağım her yerde...
okul kitaplarında aile kavramını ana baba ve çocuktan oluşturmanıza inat, kimi zaman tek başıma, kimi zaman sevgilimle, kimi zaman kedilerimle, kimi zaman annemle, kimi zaman arkadaşlarımla da aile olabileceğimizi anlatacağım size uzun uzun...

sevgililer gününüz kutlu olsun :)

18 Ağustos 2017 Cuma

aşk bütün suçları yasallaştırır




bir kadını cazip yapan ne göğüs ölçüsü ne de giydiği kıyafetler...
ne bulunduğu konum, ne de 10 parmağında 10 marifet olması...
ne ünlü ve zengin olması ne de parmak ısırtan yemekler yapması...


cazibe; kadının kocaman kahkahasında, öz güveninde, samimiyetinde, dostlarla kurulan muhabbetli sofrada espriyi patlatıp herkesi güldürmesinde...


cazibe; küfürün ağzına çok yakışmasında, kitap okurken hayallere dalmasında, babasıyla şakalı komikli konuşmasında, dünyayla derdi olmasında...



cazibe; hatasını kabul etmesinde, hayallerinin bile alçak gönüllü olmasında...


cazibe; aklıyla kalbi arasındaki mesafenin kısa olmasında, ağlamamak için kendi zor tuttuğundan sesinin titremesinde ama bunu fark ettirmemeye çalışmasında...



cazibe; 'kadının yatakta orospu, mutfakta aşçı, dışarıda hanımefendi' olması gerektiğini düşünen aptallara haddini bildirmesinde...



cazibe; tığ teber şah-ı merdan kalacağını bilse de gitmeye karar vermesinde...



cazibe;  canının acıyacağını bilerek karanlık tünele girmesinde ve bundan hiç pişmanlık duymamasında... 

cazibe; "aşk, bütün suçları yasallaştırır" demesinde...

24 Temmuz 2017 Pazartesi

surface diver :)



sevgilim,

bilirim seversin sana yazmamı...
muhtemelen bu kadar kamuya mal olmayı beklemiyordun ama gayet tanıdığın üzere herkes karnımdaki kelebekleri ve gözümdeki kalpleri bilsin isterim :)

kafamdakilerin kafanda olmasını, babalığını, aynı anda aynı şeyleri düşünmeyi, asla beraber kitap okuyamamamızı, dünyaya aynı yerden bakmamızı, beraber dizi de izleyemememizi, müzik dinleyip dans etmeyi sevmemize rağmen erkenden uykumuzun gelmesini, ufak dedikodular yapmayı, evde ya da blogta küçük notlar bulmayı, utandığım fikirlerimi seninle paylaşıp üstümden yük kalkmasını seviyorum.

saçımın beyazı, kaşımın uzunluğu, makyajım, ojem, elbiselerim, ne yediğim, ne içtiğim ve dahi gözümdeki rimele bile dikkat etmeni seviyorum.
ciğeri duyunca yüzümüzü buruşturmamızı ama karides kalamar için portekiz'e bile gidebileceğimizi bilmeyi seviyorum.

nereye gidersek gidelim eğleneceğimizi biliyorum ve buna bayılıyorum. biz, 3 aydır hevesle beklediğimiz çadır kampını diskonun hemen arkasına kurup, 21:30'da uyuyup, 02:00'ye kadar 'ankara'nın bağları' şarkısını dinlemiş insanlarız :) çadırın içindeki dana kadar köpeği, aile fertlerimi görmeye gidip, sadece 20 dakika görmemizi, tutulmayan sözleri ve sabah her tarafımızda bebek salyangozlarla uyandığımızı da eklemek isterim. neyse ki dönüşte 4 saatlik yolu 9,5 saatte geldik de neşemiz yerine geldi :)

ama filyos'un intikamını kaş'a giderken aldık. çünkü ikimiz de biliyoruz ki senin bastığın yerde ot bitmez. 15. yedek olmamıza rağmen, uçağa binebilmiş olmamız çektiklerimizin bir ödülüydü bence. hayatımın en keyifli tatili ve doğum günüydü... ve senden daha fazla rakı içtim, ilk kez... bir de ben dalabilen biri değilmişim, onu da öğrenmiş olduk. daha çok 'golf'e falan artık...
yalnız ne yedik ve ne yüzdük arkadaş :)

sabaha karşı işten eve geldiğimde beni karşılayan 1 kedi, 1 köpek, 1 umut ve özlem dolu seni bulmak harikaydı. hep orada ol istedim, hep seninle uyumak ve uyanmak...

şimdi binlerce km ötede ve yanında bir fıstıklasın... yanınızda olmayı ve her şeyden beraber nefret etmeyi delice isterdim. onun yerine, ektiğimiz maydanozlarla ilgilenip, bikiniye girme çalışmaları yapacağım. tamam şeker yemeyeceğim ve arabayı dikkatli kullanacağım, akasya'ya gitmeye çalışmayacağım ve evde yemek yiyeceğim. tamam ağlamıyorum.

seni seviyorum, çok...

surface diver,
di.


28 Haziran 2017 Çarşamba

sevimmm



sevimmm, koş katil geldi!
:)

kitchen counter



i want to sit on a kitchen counter in my underwear at 3 am with you and talk about the universe...

12 Haziran 2017 Pazartesi

nalet gelsin o öküze...



murhpy kanunu 1; bir şeyin ters gitme olasılığı varsa, ters gidecektir.
murphy kanunu 2; bir şeyin ters gidebileceği olasılıkları engelleseniz bile, anında yeni bir olasılık ortaya çıkacaktır.

bir kaç gündür göğsüme oturan öküz ile uğraşıyorum. neşemi, enerjimi ve hayata karşı olan bağlılığımı çaldı. ben depresyon, daimi mutsuzluk ve motivasyon eksikliği falan bilmem, bunlar bana uzak hisler. bir şey ters giderse, iki gün karalar bağlarım, sonra "ver halayı, hoppaaa" bir insanım. her gün "kesin bugün harika şeyler olacak, kelebekler, çiçekler, kalpler" diye uyanıyorum ama yok olmuyor, nefessizlik devam.

şimdi size sadece bugün olanları yazıyorum (üstelik gün daha bitmedi...)

08:25 itibariyle işe gitmek üzere arabaya bindim. işe varıp, masama oturduğumda 13:30'du. trafikte sinir krizi, panik atak, anksiyete ne varsa hepsini geçirdim. köprüde çalışma olduğu için 5 saat arabanın içinde aç, susuz ve bitti bitecek telefon şarjımla oturdum.

beyaz tişörtümün üstüne ve eteğime baştan aşağı makarna sosu döktüm. işten sonra yapacağım her etkinliği iptal etmek zorunda kaldım. az önce astım ikisini de, tabii ki lekeler çıkmamış.

su dolu bardağı kırdım, temizledim. 40 saniye sonra bir bardak daha kırdım, yine temizledim. sonra camın üstüne basıp, ayağımı kanattım. şimdi topallıyorum.

oyun oynadığı sanan kuş beyinli kedi, sırtıma atladı ve baştan aşağı çizdi. 

ama asıl bomba en sevdiğimden geldi. kalbimi eline bıraktığım adam, o kalbi aldı, avucunun içinde sıktı sıktı sıktı, suyunu çıkardı. bütün gardım düştü.
göğsümdeki öküz daha da ağırlaştı.
sorgulama, soru işaretleri, "napıyorum lan ben"ler, beyin - kalp atışması, kesik kesik nefes alma, ota boka dolan gözler, arabesk şarkılar, kendine acıma - kendine güvenme, hayata isyan, daha önceki mallıklar ile ilgili anıların gözde canlanışı, pişmanlık, "bile bile lades" kafasına çıkma, hak etmeler - etmemeler, hata ettiğini farkına varma, beklentileri sayma, beklentilere gülme, kendine kızma, kendini affetmek için mazaretler bulma, istiklal marşı ve kapanış...

3 gün sonra tüm sıkıntılarımı, ege'nin sularına bırakmayı diliyorum.
denizin üstünde sırt üstü yatıp, kulağımı suyun tıkamasına izin verip, gözlerimi kapatıp, güneşe bırakacağım kendimi.
biraz da güneş yaksın...

not: amannn, seninki de dert mi? dünyada açlık, sefalet, ölüm var diyip benim canımı sıkmayın. evrenin derdini tasasını yazacak değilim, kendi minnoş dünyam bu...

25 Nisan 2017 Salı

varlığım...


varlığım, kimsenin lunaparkı değil.
varlığım, kimsenin boş zamanlarının değerlendirildiği yer değil.
varlığım, kimsenin tamirhanesi değil.
varlığım, kimsenin tedavi merkezi değil.
varlığım, kimsenin varlığına armağan değil...

ben varım seversen, böyle dümdüz.

6 Nisan 2017 Perşembe

cadılar ve masallar




bizde "ilk olana" övgü bitmez. ilk aşk, ilk araba, ilk iş, ilk gece, ilk eş vs... ilk aşkımız çok muhtemelen en salak olduğumuz zamanlar olmasına rağmen, üzerine ne derin ne acılı aşklar yaşamış olmamıza rağmen ille de hatırlanır. ilk gecemiz, müthiş acemice geçmiş olmasına rağmen ille de ilk seks deneyimi olduğu için hafızalarda en şık yerde kendine bir koltuk bulur.

misal masallardaki cadılar hep kralın ikinci karısı. ilk karısı, o güzel ve iyi niyetli müthiş kadın mutlaka ölmüş olur ve masala adını veren baş kahraman ikinci ve kötü üvey annenin insafına kalır. mal kral da bir türlü bu paragöz, pis kadının yaptıklarını görmez. artık nasıl gözü boyandıysa...

masallarda bilinçaltına şu yazılıyor kanımca: bak ufaklık, eğer kadınsan, kıymetli ilk deneyimini kocanla yaşa ve ondan asla boşanma. eğer erkeksen ilk eşinden asla boşanma, ikinci hatun paranı yer ve çocuklarına kötü davranır.

halbuki cadı dediğin bin bir türlü özelliğe sahiptir:
bir kere zekidir. kendi arabası ya da masallara göre süpürgesi vardır, üstelik uçabillir.
kendi çocuklarını korumak için deli gibi çabalar, hakkını arar.
moda konusunda farklı ve kendine has bir tarzı vardır.
şeytanla ya da benzeri kötülerle arası iyidir (çünkü network her şey!).
iksir, şifa, aromaterapi  gibi şeylerden çok iyi anlar, her derde deva ilaçlar yapar.
kimse onu sevmese de bunu önemsemez ve hayatına devam eder yani kendine yeter ve kendine güvenir.
din iman bilmez ki bu da onu ateist yapar, dolayısıyla dünyayı dini açıdan değil, bilimle anlamaya çalışır.
ne ejderha ne karanlık ne de savaşmaktan korkar, cesurdur.
sayıca azdır, bu da onu kıymetli yapar.

ezcümle; cadıların bu güzelim yeteneklerini göremeyen aptal erkeklere sevgiyle...

4 Nisan 2017 Salı

ölmeden önce...



ölüm döşeğindeki insanlara; hayattaki en büyük pişmanlıklarını sormuşlar. sıralama şöyle:

1. keşke başkalarının benden beklediği hayatı sürmek yerine; düşlerimi gerçekleştirme cesaretim olsaydı.
2. keşke bu kadar çok çalışmasaydım.
3. keşke duygularımı dile getirme cesaretim olsaydı.
4. keşke arkadaşlarımla ilişkilerimi sürdürseydim.
5. keşke kendime daha çok mutlu olmak için izin verseydim.

"keşke daha çok gülseydim" ve "keşke aptalca şeyler yapmaktan korkmasaydım" diye de cevaplar var ama ilk 5 yukarıdaki gibi...
"keşke daha çok çalışıp, para kazanıp, lüks içinde yaşasaydım" diyen olmamış.

yapmak istediklerimiz ve yaptıklarımız arasındaki uçurum o kadar derin ki bence hayal kurmayı bile unutuyoruz. kendimizi sürekli (para - zaman - elalem) üçgenine hapsediyoruz.
ne işlerimizi, ne yaşadığımız şehri ne de beraber yaşadığımızı insanı seviyoruz. ama değiştirmeye de bir türlü cesaret edemiyoruz. istiyoruz ki birden mutluluk gelip bizi bulsun, öylesine pat diye...
benim bildiğim mutluluk; peşinde koşulan bir şey, yattığın yerden beklenen bir şey değil.

beni bu 5 pişmanlık çok rahatsız etti. o yüzden karşılığında ben de 5 hayalimi yazıyorum:

1. 5 senede, 5 ülke seyahati. (biri mutlaka küba)
2. daha sade ve doğal bir yaşam
3. denize yakın, bahçeli bir taş ev
4. öykü kitabı
5. hayatımda daha çok kitap, film, müzik, tiyatro, doğa, çocuk ve dost sohbeti olmasına olanak sağlayan bir iş hayatı

ülke hayal kurmaya pek müsait değil elbet ama ölmeden de tabuta girmesek di mi? :)

3 Nisan 2017 Pazartesi

rakıya...



ilk rakısını babasının elinden içmiş olan kızlardan kötülük gelmez.

30 Mart 2017 Perşembe

batsın bu dünya


herman hesse haklı: bazılarımız dayanmanın bizi güçlü kıldığını zanneder ama bazen bizi güçlü yapan bırakmaktır.

yani diyorum ki; hayatımız, daimi mutsuzluğa katlanmak için çok kısa... zaten aslında herhangi bir şeye "katlanmak" için kısa...
çünkü "katlanma"nın en yakın arkadaşı "pişmanlık". onun en yakın arkadaşı "keşke"... onun en yakın arkadaşı da "bu yaştan sonra olmaz ki". evet 4'ü en yakın arkadaşlar... birini tanıyınca mutlaka diğerleriyle de tanışıyorsun. ve tanıştığına hiç memnun olmuyorsun.

çocukken 40 yaşında ölünüyor zannediyordum ben. şimdi yaş 40! bok gibi hızlı geçti lanet zaman... acı çekerken bu kadar hızlı geçmez, mutluyken gözünü açıp kaparsın yıllar geçmiş....

ne oldu? kafalar karıştı tabii... tamam o zaman orhan gencabay ile bitirelim madem.
batsın bu dünya, kaderin böylesine yazıklar olsun :)

29 Mart 2017 Çarşamba

hay ben...


dünyada 8 milyar insan var, belki daha fazla!
ama ben sadece biriyle mutlu oluyorum...
şansıma sıçayım...

24 Mart 2017 Cuma

inanmak lazım!

dünyayı güzellik kurtaracak diyen şairlere inanmak lazım...
insana isminin verdiği bir güç var, inanmak lazım...
doğada pazartesi sendromu olmadığına, hep cumartesi neşesi olduğuna inanmak lazım...
aşkın insanı yerden yere vurduğuna ve göklere çıkardığına, sonra tekrar taa tepeden aşağı bıraktığına inanmak lazım...
başarısız olmaya da hakkımız olduğuna inanmak lazım...
güneşe, dostluğa ve gülümsemenin gücüne inanmak lazım...
direnmenin herkesi güzelleştirdiğine inanmak lazım...
güzelliğin pahalı kremler ve selülitsiz popolardan ibaret olmadığına inanmak lazım...
dürüstlüğün yalandan daha kolay olduğuna inanmak lazım...
teknik olarak 2'nin 1'den büyük olduğuna ama o 1'in bazen kocaman ve güçlü bir 1 olduğuna inanmak lazım...
işini sevmenin mutluluk için önemli olduğuna inanmak lazım...
sevginin iyileştirici gücüne inanmak lazım...
sporun hayatımızın bir parçası olması gerektiğine inanmak lazım...
genel geçer ahlak kurallarına karşı durmanın önemine inanmak lazım...
68 ruhuna, müziğe, düş kapanlarına ve kitaplara inanmak lazım...
çantasında kitap, hıdrellez uğur parası ya da yelpaze olan insanın iyi olduğuna inanmak lazım...
utanan insanlara inanmak lazım...
paylaştıkça çoğalacağına inanmak lazım...
vicdanın, dinden daha güçlü olduğuna inanmak lazım...
tiyatronun, doğanın ve muhabbetin beyin açtığına inanmak lazım...
bazen birini öldürmenin bile geçerli sebepleri olabileceğine inanmak lazım...
iyinin, kötünün, doğrunun ve yanlışın değişebilir ama gerçeğin değişmez olduğuna inanmak lazım...
yaptığın şeyde iyi olursan, gelip seni bulacaklarına inanmak lazım...
gelenek göreneklerin insanı muhafazakar yapmadığına inanmak lazım...
ön yargının kötü olduğuna ama 6. hissin palavra olmadığına inanmak lazım...
her şeyi de evrenin insafına bırakmanın iyi bir fikir olmadığına, emek verip çalışmanın önemine inanmak lazım...
neşeli insanların hep mutlu olmadığını bilmek ama neşenin gücüne de inanmak lazım...

bugün cuma, hava bahar, o zaman aşka inanmak lazım :)


23 Mart 2017 Perşembe

agahagahaagaahaghaghhaagaahaggahahaa



başlıktaki a, g ve h'ler bağırma sesi... yani şöyle; kimsenin beni duymayacağından emin olduğum bir yerde, yüksek kayalıklardan denize karşı, kollarımı iki yana açarak bağırıyorum aslında.

çok sarhoş olup, yaptığından sorumlu tutulmaz ya hani insan; bir de ondan olmak istiyorum. duvarsız, ayıpsız, kontrolsüz konuşmak istiyorum. bir dediğim bir dediğimi tutmak zorunda olmasın istiyorum. bir seferliğine tutarsız, hatta gurursuz olmak istiyorum. düşmekten korkmamak istiyorum ve birinin bana "düşebilirsin, düşsen de beraber kalkarız gerizekalı" demesini istiyorum.
o gurursuz ve muhtemelen çok kusmalı, ağlamalı ve gülmeli gecenin sonunda; yatağıma yattığımda ve dünya fena halde döner döner ve dönerken birinin benim üstümü örtüp "seni çok seviyorum" demesini istiyorum. bir de alka seltzer hazırlasın. ve sabah da "pis sarhoş" desin...

karada debelenen balığa benzeyen bütün aşklara ve balığı denize atmayı başaran bütün aşıklara...

30 Ocak 2017 Pazartesi

distance


the scariest thing about distance is;
you don't know whether they'll miss you
or forget about you...

the notebook

9 Ocak 2017 Pazartesi

kar mar


4 gündür yağıyor meret. bu kadar uzun sürünce, kanada'ya yerleşen izmirli'nin hikayesi gibi olduk. tüm sosyal medya, kar fotoğrafları ve videoları ile doldu. teröre, bombalara, ölümlere, kötü giden ekonomiye ve hatta tümden ülkenin boktan gidişatına ara verdik. herkes bir nefeslendi, kar bitsin küfür kafir tekrar başlayacağız.
biz karla uğraşırken mecliste yeni anayasa ile ilgili bir takım şeyler oylanıyor ve hatta kabul edilip geçiyor. ülke rejim değişikliğine koşar adım gidiyor. biz de çaresizliğimizle oturuyoruz. tarihte "ülkenin yönetim biçimi değişirken evde oturup dizi izleyen mal kitle" olarak anılacağımızdan hiç kuşkum yok.
memlekette itiraz edilip, karşı durulacak o kadar çok şey var ki, belki de hangisinden başlayacağımızı bilemiyoruz.
ben kendimi hiç iyi hissetmiyorum mesela. her sabah yatakta yuvarlanıp, bir türlü kalkamıyorum. sürekli bir ağlama isteği var içimde. yaşlılar gibi ota boka gözlerim doluyor. hayat neşemi ve enerjimi kaybettim. kendimi kitaba, tiyatroya, yazıya, çiziye, iyi olduğu söylenen dizilere verdim. gerçi orası biraz hayırlı oldu ama genel durumum içler acısı. bence ülkece depresyona girdik. depresyona girmeyen de aklını yitirmiş gibi davranıyor. tek kelime ingilizce bilmeyen ve cebinde dolmuş parası bile olmayan bir arkadaşım amerika planları yapıyordu ve çok ciddiydi bunu anlatırken. başka bir arkadaşım -ki neredeyse hayatı boyunca orta sağ fikirlere sahip olmuştur- telefonunun dinlendiğini düşünerek hükümet eleştirisini "konuşmayalım bunları telefonda" diyerek yarıda kesti. ben bile kış saati uygulamasının tamamen bizi manyak etmek için yapıldığı düşüncesindeyim. kar yağmasına bile sokaktaki insanı ve hayvanı düşünmekten sevinemedim. metrobüste soğuktan yüzünü gözünü kapatmış herkesi canlı bomba sanıyorum. ama bu paranoya sadece bana ait değil, onu biliyorum. gerçi aslında hiç bir konuda yalnız olmadığımın farkındayım. delireceksek, hep beraber delireceğiz, bunu bilmek çok rahatlatıcı.
umutlu, çiçekli, mavili şeyler söylemek istiyorum yazının sonunda. ama kendi samimiyetsizliğimden tiksindim. yok içimde umut falan, umarım sizde vardır herkese yetecek kadar. aman kendinize yetse de olur...

not: üstteki fotoğraf benim ev, dizi narcos. alttaki fotoğraf da evin önü. evden çıkmak için snowboard bilmen lazım ama biz kaseyi kırsak da önemli değil. sonuçta bir jlo değiliz...