26 Nisan 2016 Salı

küçük şiir

benim babam rakı kokar, annem kitap.
dedem sabun kokar, halam parfüm.

sevdiğin ne çiçek getirirse getirsin, fulya kokar.
aşk hep bahar kokar, sevişmeler hep yasemin.

kadınlar cesaret kokar, çocuklar masumiyet.
ben çikolata kokarım, çocukluğum deniz.

10 Nisan 2016 Pazar

tetris'deki T olmak üzerine güzelleme...


"hava çok güzel, arabalı vapurla geçelim mi karşıya?" dedi. aldı beni atının terkisine, ovalardan, dağlardan geçtik, derelerde su içtik. ağaçlara kuşlara selam vererek ve galata kulesi'ni seyrederek güneşi batırdık. karnımız açtı, aslında karnımız mı yoksa kalbimiz mi açtı daha çok bilmiyorum.

bana rengarenk kelebekler, yorgun ama özlem dolu eller ve çocukluğumdan anılar getirdi. ben o anıları sandıklara saklamış, üstünü dantelle örtmüştüm.

o su verdikçe; güzelleştim ben. dokundukça; kadın oldum. beni sevdikçe; serpildim, büyüdüm, gögüs kafesimin taaaa en derinlerinde sakladığım kalbim kaburgalarımı aralayarak çıktı, bedenimde duramaz oldu.

"sen benim tetris oyunundaki T"msin" dedi. sonra tuttu elimden, beni yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağmurlu yerlere götürdü. danslar ettik, oyunlar oynadık. ruhumuz açtı, küçüksu kasrı'nda boğaza karşı doyurduk.

bana kırmızı uçan balon verdi. kapadık gözlerimizi, gökyüzüne bırakıp, mutluluk diledik evrenden. balon yukarı çıkarken, sarılıp baktık ardından, öptüm omzundan, "hadi" dedim "köfte yiyelim"

ben zor bir sevdaya düştüm. ama ben zaten zor severim.

22 Mart 2016 Salı

tanıdığım en güzel insanlar

tanıdığım en güzel insanlar, yenilgiyi, acıyı, mücadeleyi, kaybı yaşamış olan; diplerden çıkış yolunu kendileri bulmuş romantik ve anarşist insanlardır.
bu kişiler yaşama karşı geliştirdikleri kendine has takdir, direniş, duyarlılık ve anlayışla; şefkat, nezaket, bilgelik ve derin sevgiden kaynaklanan bir ilgi ve sorumlulukla doludurlar.
güzel insanlar, öylece ortaya çıkmazlar, onlar oluşurlar.

elisabeth kubler ross

5 Mart 2016 Cumartesi

değirmen'de rönte yatardık biz...



ben canım yanınca çocukluğuma dönerim, adaya...

ilk kez adada aşık oldum ben, bisiklete ilk adada bindim. ilk sarhoşluğum, ilk kıskanmam, harçlığımın tümünü dondurmaya yatırmam hep ada zamanlarıma rastlar.
18.30 kabataş vapuruna binen ve vapurun arkasında yanık oynayan kalantor amcaları izlerdim hep. bira kasasını ters çevirip, kendilerine masa yaparlardı. hepsi yolluk bir şeyler getirir, masayı donatırlardı. viskileri için büfeden janjanlı bardak alır, fındık fıstıklarını, yine büfeden aldıkları kuruyemiş tabaklarına koyarlardı. adaya kadar bir el oyun oynarlar, kaybeden ertesi günün viskisini getirirdi.
onlar oyun oynarken sigara ve balık/rakı çekilişi yapılır, benim gibi yancılara fındık, badem ikram edilirdi. adaya beş dakika kala, çekilişin şanslı numarası nevaleyi evine götürürdü.
o amcaları, iskelede, omuzlarına beyaz hırkalarını almış, süslü hanımlar karşılardı. eşlerini güler yüzle selamlar, sahildeki lokantalardan birine oturur, yemek yiyip, sohbet ederlerdi.
çocuklar önlerine konan köfte patateslerini bitirip, bir an önce üst parka gitmek isterdi. banklarda oturup, çekirdek çitler, sohbet ederdik. sevgilimiz varsa, karanlıktaki banka geçer, bazen de öpüşürdük.
belli bir saatte ailelerin yanına gidip, kendimizi göstermemiz istenirdi, koşarak sahildeki kahvelere gider, uzaktan annelere el sallar, tekrar üst parka geri dönerdik. parktaki yamuk ağaca tırmanıp, orada oturmak büyük keyifti. gece yarısını geçerdi, bizimkiler eve giderken beni parktan toplardı.

sonra büyüdük tabii. park yetmedi, kulübe, diskoya gider olduk. cumaları türkçe, cumartesileri yabancı müzik çalardı. mor ışıkta sütyenlerimiz parlamasın diye, köşelere kaçardık. içki falan bilmezdik çok, ben soda limon içerdim mesela. hala soda limon içtiğimde mor ışık gelir aklıma :)
şimdiki çocukların sokağa hasret büyümesi ne acı...

haftasonları, değirmen'de rönte yatar, istanbul'dan gelip, ıssız yerlerde sevişenleri gözetlerdik. sevişmelerinin en ateşli yerinde, birimiz kendini tutamayıp güler, sonra da koşarak bisikletlerimize biner, keyiflerini kaçırırdık.

erik zamanı, bahçelere dalar, en güzellerini toplar, sahibinin bağırmasıyla dört bir yana dağılırdık. zillere basıp kaçar, evlerin açık pencerelerinden yumurta atardık. bmx bisikletlerin frenlerini çıkarır, ayaklarımızla kendimize fren yapardık. yokuştan frensiz inmek çok artistik bir hareketti. frensiz bmx bisikletiniz varsa, biraz da eliniz yüzünüz düzgünse, mahallenin bütün kızları aşıktı.

ben de aşıktım çocuk aklımla. saatlerce evden çıksın diye bekler, bana bir şey söylesin diye can atardım. söylemez, bisikletine atlayıp giderdi. üzülür, ağlardım. sonra o da sevdi, ayrı :)

aşkın nur yengi, nilüfer, tarkan, stevie b, abba çalardı. deliler gibi dans ederdik. diskoda kavgalar çıkar, erkekler saatlerini bize emanet ederdi. sevdiceğimizi kavgadan dönsün diye beklerken, tuhaf bir gurur duyardık. sanırsın savaşa gitmiş eşlerimizi bekliyoruz. çocukluk işte...

ada benim çocukluğum, hikayelerim, ailem... ada, benim sevincim, hayal kırklığım, gözyaşlarım, arkadaşlarım, hayallerim... ada benim, ben adanın...

şimdi hayat daha zor, daha acı. harçlıklar yok, kredi kartları var onun yerine. bisikletler yok, ev kredisi var onun yerine. denizden yeni çıkan midye yok, restoranlarda oturmalı düzen lüfer yemek var onun yerine...
olsun, benim hala umudum var :) belki bir gün...


foto: pinterest taşkın öztekin

14 Şubat 2016 Pazar

postmodern yalnızlık iyidir


dünyanın dört bir tarafında, coşku ve bir miktar romantizmle kutlanan sevgililer günü'nü ben de bu çizimlerle kutluyorum.
yaşasın kendi kendine yeten, sahici, keyifli kadınlar... çok seviyorum hepinizi...

8 Ocak 2016 Cuma

wir fahren mit deim caravan


seyahat kalbe iyi gelir. yeni başlangıçlara yol açar, hafızayı temizler.
berlin'den sevgiler ;)

not: başlığı yanlış yazmış olabilirim. zaten ortaokulda almancam çok çirkindi...

5 Ocak 2016 Salı

bir yalancıyı nasıl tanırsınız?


ademoğlu, yalan söyler. karşısındaki kendine güvenen, inanan, beraber uyuduğu biriyse daha rahat yalan söyler.
mesela "deprem olsa, ben ilk sana koşarım" der, inanırsınız. ama deprem olmaz...
ya da "hastalıkta, sağlıkta, ölüm bizi ayırıncaya dek yanındayım" der, inanırsınız. ama sonra bir bakarsınız, kimsecikler yok.

yalancı birini nasıl tanırsınız?
tanıyamazsınız!

bir gün canınız yanar, inandığınız dünya yıkılır ve siz, toz dumandan başınızı kaldırıp her şeyi daha net görmeye başlarsınız.
o toz duman ve hesaplaşma hali yerini sakinliğe bıraktıktan sonra yalanlar bir bir çıkar ortaya.
kendinize, bilginize, zekanıza inanamazsınız.

"ulan ben bu tongaya düşecek insan mıydım?" ile başlayıp, "yazıklar olsun" ile devam edip, "neyse ya, olan oldu, hayat devam ediyor" ile bitirirsiniz.

aşk eğer gerçekse, sizi sarıp sarmalıyor, kollarında dans ediyorsunuz.
eğer aşk sandığınız şeyde yalanlar, gizler, ertelemeler, griler ve endişeler varsa, sonunda mutlaka kocaman ama kocaman bir hayal kırıklığı sizi bekliyor oluyor.

size "ben yandım, siz yanmayın" diyecek halim yok.
kocaman insanlarsınız, ne yaparsanız yapın ama ben kendimi bir daha yalana teslim etmem.
bu da bana ders olsun.

3 Ocak 2016 Pazar

minnoş


dün çiçekçide fulya görene kadar, hayat güzeldi.
ne zaman ki o fulyaların çıkıp, çiçek tezgahlarında yerini aldığını gördüm, bir içim daraldı, başım dönmeye başladı.
son bir kaç aydır şu minnoş gönlümün bu kadar acıdığını hatırlamıyorum.

valla cümleyi nasıl bağlayacağımı bilemedim acıdan.
uyumak en iyisi...

31 Aralık 2015 Perşembe

şu elimde görmüş olduğunuz kalp



sevgili ablalarım abilerim, saygıdeğer büyüklerim, canım kardeşlerim;

şu elimde görmüş olduğunuz kalp sevmek için yaratılmıştır. değerini bilene, bila bedel verilecektir.
evet doğrudur solgun biraz, biraz da yorgun ama güzel abim o kadar çok yalan duydu ki, solmasın da ne yapsın?
evet doğrudur kendisine giden damarlarda bir tıkanma oldu ama sonra açtık, şimdi tıkır tıkır maşallah...

şimdi güzel ablam, bu kalbi önce elimize alıyor ve bolca seviyoruz. aman sakın yalan konuşmuyoruz, ertesi güne çıkmaz alimallah.
elinden tutuyoruz, dost meclisleri kurup muhabbet ediyoruz, gülüp eğleniyoruz. ablam bak sen bu kalbi bir sev, sonra sırtın yere gelmez.
zaten hayat dediğin nedir ki? ne zaman alacak bizi cenab'ı hak, belli mi? o zaman eğleneceksin sonuna kadar. hiç düşünmeyeceksin bu kalple olur mu? bu kalp bana uygun mu? bu kalple mi geçecek ömrümüz? seveceksin, gerisini yukarıya havale edeceksin.

neyse ablam, nerede kalmıştık? bu kalp uğurludur, bak bunu sev, işlerin açılır, paralar gelir. ne hastalık kalır, ne umutsuzluk. her sabah dudağından bir öpücük alıyorsun, şekere tansiyona birebir. tuttuğun takım şampiyon olmazsa, ben her öğlen buradayım abla, geri getir.

bu elimde görmüş olduğunuz kalp var bu kalp, çok badireler atlattı. biz "çekil biraz köşene, dinlen, torunlarınla ilgilen" dedik. ama yok, dinletemedik. zor nefes alıyordu ama işine de gitti, eşe dosta, akrabaya da gitti, ojesini rujunu da sürdü. güzel kalp vesselam.

bu kalp güzel sever ablam. bir sever ki; kendini 90. dakikada gol atmış, bütün tribünleri sevinç gözyaşlarına boğmuş sanırsın. öyle bir sever ki; kitabın 40. baskıyı yapmış sanırsın. öyle bir sever ki; kendini hiç ölmeyecekmiş sanırsın.

oooo saat kaç olmuş.

evet var mı talibi? yok mu seven?

29 Aralık 2015 Salı

3 Aralık 2015 Perşembe

marifet



bak dostum, ben hikayesini anlatan herkese inanırım. yatakta sarılırken verilen sözlere inanırım. yüzünü boynuna gömüp, koklayarak uyumalara, gece uyanıp öpmelere inanırım. bir koltuğa sıkışıp televizyon izlemeye inanırım. büyük pırlanta yüzüklere, havuzlu villalara, pahalı arabalara inanmam. sabah fırına gidilip simit alınmış mı ona bakarım. gelirken bakkaldan kabuklu fıstık, nutella, su ve çok tahıllı ekmek alınmış mı ona bakarım.

yürüdüğüm yollar dümdüz değildi hiç, hep tümsek, çukur ve zorluklarla boğuştum. hiç düşmedim mi sanıyorsun? düştüm, yara bere içinde dizlerim. ama hep kalktım.

yolda giderken hep iyi insanlarla mı karşılaştım sanıyorsun? hayır. ama dersimi alıp, yanından yürüyüp geçtim.

acı görmedim, ölüm görmedim, yoksulluk, yoksunluk görmedim mi sanıyorsun? gördüm. ama altında ezilmedim. yaşam devam ediyordu, ben de ettim.

hastalık geçirmedim, yataklara düşmedim mi sanıyorsun? en nadir hastalıkları seçtim ki zor teşhis edilsin. ama iyileştim.

aşık olmadım, yere çakılmadım, kalbim kırılmadı, sevmedim mi sanıyorsun? gökyüzüne çıktım be kanatlarımla, sen ne diyorsun? o aynı kanatlarla yere bir inişim vardı, yemin ederim filmlere konu olur. sevmek de neymiş, kalbimi avuçlarına bıraktım. bıraktım ama o kalbi nasıl ezip, tekmelediklerini de gördüm kendi gözlerimle. peki vaz mı geçeyim şimdi aşktan, sevdadan? geçmem...

sen yüzümdeki çizgileri, hep hüzünden mi sandın? hayır değil, gülmekten onlar.

marifet; sorunsuz, suya sabuna dokunmayan, kalbin kadar temiz(!) bir hayat yaşamakta değil dostum. marifet, seni savuran ve dahi yerden yere vuran rüzgara karşı ayakta durabilmekte... marifet; rüzgarda düşüp kafayı gözü de yarsan, ağzına burnuna toz toprak da girse direnmekte...

marifet; 90 dakika boyunca ağlarına hiç şut çekilmeyen kaleci olmakta değil, gelen topu kurtaran kaleci olmakta...


19 Kasım 2015 Perşembe

ne zaman geçer?

sanırsın bir büyük içtim. hafızam, filmlerdeki gibi süratle bir tünelden geçiyor geçmişime doğru. 3 - 4 yaşındayım, babam askerden gelmiş, sokakta oyun oynuyorum ve saçsız, sakalsız babamdan korkuyorum. 7 yaşındayım, okul yolundaki, koca boş arsanın eskinden prensesin sarayı olduğunu hayal ediyorum ve ders çıkışında sürekli o parlak tacı arıyorum. 12 yaşındayım, okulun müdiresini hakkımda dedikodu yaparken duyuyorum, "çok mübalağlı hareketleri var" diyor benim için, 1 hafta elimi kolumu oynatmadan konuşmaya çalışıyorum. 15 yaşındayım, diskoda kıyafet balosuna gidiyorum ama halk oyunları kıyafetlerimle, utanıyorum. 18 yaşındayım, seviyor. 24 yaşındayım, kalbim kırılıyor. 28 yaşındayım, iş hayatı hırpalıyor. 35 yaşındayım, hayallerimin yarısını bile gerçekleştirememişim. 38 yaşındayım, kalbim kırık ama umudum var.

- gel bakalım küçük diren, otur yanıma da biraz dertleşelim. anlat bakalım. niye ağladın?

- gitti.

- kim gitti?

- oynuyorduk burada.

- niye gitti?

- benimle oynamak istemiyormuş.

- başka oyun arkadaşları bulursun.

- istemiyorum.

- niye seninle oynamak istemiyormuş?

- başka arkadaşlarla oynayacakmış. sıkılmış benden.

- böyle mi dedi sana?

- evet. sevmiyormuş artık benimle oynamayı.

- bir tek o mu var oynayacak?

- hayır ama en güzel o oynuyor.

- belki en güzel o oynamıyordur?

- bilmiyorum.

- sana uçan balon alalım mı?

- hayır.

- neden?

- uçup gider.

- gitsin, gökyüzüne gidecek.

- gitmesin.

- dondurma yer misin?

- yok.

- belki seni üzdüğünü farkına varmamıştır bunları söylerken?

- giderken beni itip yere düşürdü ama.

- hmmm, pek güzel bir hareket olmamış o. belki de kötü bir arkadaştır.

- bebeklikten arkadaşız biz onunla. kötü değil o.

- ama seni itmiş yere düşürmüş.

- ....

- gel yürüyelim biraz. bu top senin mi?

- yok, ikimizin. harçlıklarımızı biriktirip aldık.

- ağlama artık.

- ağlamıyorum. gözüme bir şey kaçtı.

- hadi sil gözyaşlarını, seni annene götüreyim.

- istemiyorum. biz o'nunla hep akşama kadar oynardık, hiç eve gitmezdik. hep oynardık. annemler çağırırdı, yine de gitmezdik. dondurma yerdik, topla da oynardık. aşağı mahalleye kaçardık. oradaki çocuklarla savaşırdık. bir keresinde kafama taş gelmişti de, bütün çocukları dövmüştü. sonra "ben varken sana kimse bir şey yapamaz" demişti.

- sana kimse bir şey yapamaz zaten.

- o varken korkmazdım ben, dere kenarına bile inerdik. bir keresinde suya ayağımızı bile sokmuştuk. soğuktu ama hırkasını verdi bana.

- yine inersin dere kenarına, tek başına inersin, olmaz mı?

- üşürsem?

- sıkı giyinirsin.

- niye sıkıldı ki?

- bilmiyorum.

- ben güzel miyim?

- güzelsin tabii, çok güzelsin.

- saçlarım mı çirkin?

- hayır, her yerin güzel.

- bir keresinde ellerim boyanmıştı, "çok çirkin oldun" dedi.

- öyle demek istememiştir.

- büyüyünce üzüntüm geçer mi?

- geçer.

- ne zaman büyürüm?

- istediğin zaman.

- hemen büyüyim o zaman.

- ah bu erkekler, kızları hep çalışmadıkları yerden üzüyorlar.

- hı

- yok bir şey, hadi annen merak eder.

18 Kasım 2015 Çarşamba

t'siz...

- hişt! sen. gel böyle. o elindeki ne?
- ses kayıt cihazı
- ne yapıyorsun onla?
- söylediklerini kaydediyorum
- niçin?
- enteresan geldi
- adın ne?
- emrah
- emrah ne?
- serbes. sonunda t yok
- memnun oldum. ben de saffet semerci. benim de sonumda hiçbir şey yok. peki, sen ne iş yaparsın sonunda t olmayan emrah serbes?
- öğrenciyim
- bugün ne öğrendin?
- italyanca seni seviyorum demeyi
- italyan bir sevgilin mi var?
- hayır, ispanyol dilinde okuyan bir kız var
- niye ispanyolcasını öğrenmedin o zaman?
- bütün dillerin temeli italyanca dediler
- o da seni seviyor mu?
- hayır, ne münasebet

emrah serbes (t'siz)

11 Kasım 2015 Çarşamba

acı...

bir ara şöyle yazmışım:

...lanet olsun ki; acı bir başına yaşanan bir duygu. keşke dağıtabilsem arkadaşlarıma parça parça. ama yok, illa yapayalnız çekeceksin. illa kanını yerden kendin temizleyeceksin. illa kendin sileceksin gözyaşlarını. illa bacaklarını çekip karnına yattığında soğuk yatağa, yalnız olacaksın. illa tek başına uyanacak, tek başına ağlayacaksın duşta. kimse merhemin değil, kimse dermanın değil, kimse acını hafifleten değil. bu hayattaki sevinçlerin hepsini paylaşabilirsin. gülümsemek, gülmek, kahkaha hepsi kalabalıkken daha güzel ama acı var ya acı, işte o tek.
acı, nefesini keser, aklını uyuşturur. acı, ellerini kollarını bağlar. acı, gözlerini yakar. acı, saçlarının dibinden başlar ve ayak parmak uçlarına kadar sarar seni. acı, kulaklarını zonklatır, başını döndürür. acı, bıçağı karnına saplar ama sonra bir de içerde çevirir ki daha çok kan aksın. acı, seni alır bir duvara vurur, sonra alır diğer duvara vurur. acı, karartır. acı, senden parçalar koparır. acı, yetiştirip güzelleştirdiğin her türlü duyguyu alır, şöyle bir sallar, üzerine tükürür. acı, kör eder. acı konuşturmaz. acı seni alır, “cehennem burası bebeğim” der, bırakır…

melisa kesmez de kitabında şöyle yazmış:

bin kere anlattığım, onların da bin kere nasihatleriyle taçlandırdığı aynı konu. işe yaramaz, kendi dahil kimseye faydası olmayan bir adamla birlikteyim. saplanıp kaldım ona. bir adım ötesi yok. varsa uçurum. bırakamıyorum. onların durduğu yerden tek bir ayrılık kararıyla çözülecek basit bir sorun bu. benim baktığım yerden, uzun süredir katlandığım, çıkış yolunda defalarca kaybolduğum, içinde kalmaya kendimi kim bilir kaç kere ikna ettiğim, çok bilinmeyenli bir denklem. çaresi elbette onların önerdiği gibi ayrılık falan değil.
....
hayatlarında hiç yalnız kalmamış kadınlar beni anlar mı peki? işe yaramaz da olsa o gidince hayatın ne biçim tenhalaşacağını, kız arkadaşlarının doluluğu içinde sana bir pazar günlerini ayırma ihtimalinin yılda en fazla 3, bilemedin 4 olduğunu kimse bilmiyor mu? bu kadınlar hiç duymamışlar mı eşyanın sesini "evde bir nefes olsa keşke" diye iç geçirdikleri tenha bir pazar gecesinde? sırf o nefes sesinin hatrına, insan nelere katlanır bilirler mi? hayatlarında hep doğru ata oynamış kadınlar için her şey ne kolay. benim gibi daha ilk yüz metrede kaybedeceği aşikar, düz yolda yürümesini bile beceremeyen, atlara düşkün biri için hayat çok farklı bir yer....
(atları bağlayın geceyi burada geçireceğiz kitabından)

şimdi de şöyle bir ekleme yapıyorum:

acı, zamanla izlerini kaybettiriyor. yaralar, zamanla (başka bir şeyle değil, sadece zamanla) kapanıyor, kabuk bağlıyor. kelimeler ve anılar hafızadan birer birer uçuyor. beyin, devreye giriyor ve kalbi şöyle hafifçe sağa doğru itip, kral koltuğuna oturuyor. hayatının boşlukları hızla doluyor. artık sevmediğinden ya da her şeyi unuttuğundan değil. acı çekmenin sonu olmadığından, dünya dönmeye devam ettiğinden, kendini sevdiğinden ve bunun hata olmadığını bildiğinden...

aşk güzel şey dostum. ne demiş; aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır.
o zaman "aşk"a ve karnımızdaki kelebeklere içelim bu akşam.

2 Kasım 2015 Pazartesi

hezimet sonrası lizbon iyi geldi...

nasıl da hızla uzaklaştım ülke gündeminden. hop lizbon'dayım... dünkü seçim hezimetinin net sonuçlarını bile bilmiyorum. nasıl kaçarak geldim, anlatamam...

5 ay önce siyaseten yakaladığım "umut" ve dahi "mutluluk" yerini inanılmaz bir endişe ve umutsuzluğa bıraktı. al buraya da yazıyorum; ben mücadeleyi bıraktım.
daha da benden kimse memleket adına sokaklara çıkmamı, halk adına savaşmamı, ülkeye kardeşlik ve aydınlık tohumları ekmemi beklemesin. hayır zaten bekleyen yok da, talep falan gelirse diye dedim.

şimdi elin portekiz'inde, maçtan başka bir şey düşünmeyen bir grup insanla beraber, saat farkının da verdiği kafa bulanması ve 40 derece ateşle oturuyorum. yıllardır hastalık yüzü görmeyen bu bünye, politik hayal kırıklığı nedeniyle 2. kez yataklara düşüyor. bir keresinde de, açılış konuşması sırasında erdoğan'a 20 metre kadar yaklaşıp, o gelirken ayağa kalkmak zorunda kaldım diye 1 hafta kafamı yataktan kaldıramamıştım. büyük bir çaresizlik hissediyor insan.

portekiz insanı rahat, şarapları güzel, havası yumuşak, sokakları keyifli. bundan sonraki günlerde 5 seyahat bekliyor beni. bir soğuk bir sıcak şoka sokacağım kendimi. dubai'de deniz girip, berlin'de kartopu oynayacağım.

bunları yazarken bile beynimin bir tarafı ülkede olanları kabul edemiyor. uyuşturmak ve unutmak istiyorum.

bir kadeh daha?

27 Ekim 2015 Salı

etiketi kesmiş...


hahaahahaa, buna hep çok gülerim.

ışıklı kadınlara...


bazı kadınların büyüsü vardır. kapılır ve onun hayatını yaşarsın. onunla gülersin, rakı içersin, ondan beslenirsin, sabaha kadar konuşursun. güzelmiş, çirkinmiş, şişmanmış, kariyeri varmış, hiç fark etmez, onların ışığı vardır, kendine özgüdür. güzeldir o kadınlar. sevin o kadınları. kalbini kırıp, darmadağın etmeyin. güvenin onlara, kendinize benzetmeye çalışmayın.

canım ışıklı kadınlar; kendi mutluluğunuzu başkalarının yaptıklarından değerlemeyin. hayır ben yaptım, iyi değil :) sonra toparlanması zaman alıyor ve bu zaman denen lanet pek de lehimize işlemiyor.

ben dünü geçirdiysem, artık her gün geçer...

o zaman dans, renk...

23 Ekim 2015 Cuma

alekta


son 1,5 aydır ayrılık, hastalık ve ölümlerle kararan içimi, törenle açıyorum.
gelsin buyursun bütün dünyanın derdi, bekliyorum.
el mi yaman bey mi yaman? :)

8 Ekim 2015 Perşembe

ne soğuk kelime; ölüm...

hayatıma bir şekilde değmiş insanları kaybetmek kalbimi acıtıyor.

bilmiyorum ki nasıl bir hayat yaşadı, işte sosyal medyadan gördüğüm bildiğim ne varsa o... oralara da üzüntülü, dertli, tasalı fotoğraflarımızı koymuyoruz. zannedersin sürekli bir parti halindeyiz, tatillerde çılgınca eğleniyoruz. metrobüslerde sürünen, kocasıyla kavga edip ayrı yatan, çocuğuyla tartışan, işinden kovulan kimse yok. herkes başarılı, herkes güzel, herkes arkadaşlarıyla hoş sohbette. kimse yalnız değil, kimse hasta değil...

ölüm, kimseye yakışmıyor ama çocuğa, gence, hayattan zevk almasını bilene ayrı bir yakışmıyor sanki. gençti çok. yeni bebeği olmuştu sanırım. son zamanlardaki yoğun üzüntü ve acı halimi bir kenara bırakıp, düşündüm... zaman kaybediyoruz zaman. hayatımızdan çalıyoruz. yaşam; aşkla güzel, dostlarla güzel, muhabbetle güzel. aslında çok basit; hafif ve güzel yaşa. güzel yaşamanın parayla pulla ilgisi yok. para; tüm dertlerin dermanı olsa; zengin insanlar terk edilmez, hastalanmaz, geç ölür ve hiç ağlamazdı.

bu gencecik kayıptan sonra, benim sözüm de şu olsun:

çay var içersen
ben var seversen
yol var gidersen


28 Temmuz 2015 Salı

gitsek...



gitsek biz... ege'ye... akşamları hafifçe esen rüzgarın saçlarının arasından geçip gittiği ege'ye... geceleri omzuna ince bir hırka aldığın ege'ye... taşı toprağı altın dedikleri bu kocaaaa istanbul şehrinden göçsek... trafiği bıraksak, dostları alsak; işi bıraksak, muhabbetlerimizi alsak; evi arabayı bıraksak, gülmelerimizi alsak; her şeyi bıraksak da sade kendimizi alsak...

bir meyhane bulsak kendimize; deniz kenarında. dört duvarı alsak, içine sevgimizi koysak... sakin, huzurlu... yemekler yapsak, dostları ağırlasak... balığı sen ayıklasan, salatayı ben yapsam... gülsek, gülsek, çok gülsek... rakımız, şarabımız olsa masada, bi de müziğimiz çalsa fonda...

bi oğlumuz olsa... bilgisayar oyunlarının adı yerine, ağaçların çiçeklerin adını bilse... saçları kum dolu, elleri pis gelse eve ama kalbi temiz olsa... matematiği zayıf, gönlü zengin olsa... omurgası sağlam, cesur ve sözünün eri olsa... adı ali olsa...



hayatın bir mücadele olmadığını, basit ve özgür yaşamanın da mümkün olduğunu, paranın hırsların bizi çok yorduğunu ve bunu hak etmediğimizi bi anlasak... çocukların kariyerden çok sevgiye ihtiyacı olduğunu bi anlasak... elele tutuşmanın, "bir" olmanın kalbi nasıl ısıttığını bi anlasak... beraber olup, omuz omuza verince dertlerin nasıl hafifleyeceğini bi anlasak...
her şeyin "aşk"tan olduğunu bi anlasak...

ah bi gitsek...

18 Temmuz 2015 Cumartesi

dedem, dido ve oruç üzerine

dedem, köy enstitüsünden mezun olunca, adapazarı'nın hicriye köyü'ne tayini çıkmış. dağların arasında, yemyeşil bir köy. anneannem, köyün dişçisi uzun süleyman'ın güzel kızı. dişçi dediysem, mektepli değil, alaylı... yalnız anneannem sıradan güzellikte değil o vakitler, hollywood yıldızlarına taş çıkaran bir gürcü kızı. kız kardeşleriyle tarlaya gitmeler, tütün toplamalar, çeşme başında su doldurmalar falan derken dedem aşık olmuş anneanneme.
uzun dede süleyman zorluk çıkarmadan vermiş anneannemi, yakışıklı öğretmen damada.

anneannem kasabaya hevesli, hemen arifiye'ye taşınmışlar. dedem öğretmenliğe devam etmiş, anneannem evi çekip çevirmiş. önce annem, sonra dayım olmuş. onların peşinde, bir ömrü beraber geçirmişler.

dedem sinirli adamdır, anneannem kardeşleriyle gürcüce konuşunca "türkçe konuşun" diye bağırırdı. sayesinde ne annem ne ben gürcüce bilmiyoruz. anneannem, hala gizli bir şey söylecek olsa, hop gürcüceye döner, o ayrı...

disiplin, tertip, düzen, temizlik dedemdir bizde. annem anlatır; her cumartesi öğleden sonra sinemaya götürürmüş aileyi. bir hafta türk bir hafta yabancı filme... aslında şöyle anlatsam daha net olur; ben 38 yaşındayım, hala her bayram harçlık veriyorlar.

annemler beni yaz aylarının belli kısmında anneannemlere gönderirdi, bir aya yakın kalırdım. yine o zamanlar ramazan, yaza gelmiş demek ki; ben oruç tutacağım diye tutturdum. küçüğüm, aç bırakmak olmaz. "tamam" dedi anneannem, hevesimi de kırmak istemedi heralde. "yalnız siz çocuk orucu tutuyorsunuz, bizimki gibi değil, sen kahvaltını edeceksin, öğle yemeğini yiyeceksin, akşam bizimle iftar yapacaksın, ama aralarda abur cubur yemek yok, sizin oruç böyle" dedi. ilk ve son orucumu öyle tuttum.

o dede evinde geçen yaz akşamlarında, en büyük eğlencem, akşam bana getirilecek olan gofretti. dido. 38 senelik dedelik hayatında bir kere bile bana dido getirmeyi aksatmadı.

bugün benim doğum günüm; bu seneki dileğim dedeme olsun:
ömrün uzun olsun, ailemizin direği, seni seviyorum...

9 Haziran 2015 Salı

aşkın basit halleri

aynı anda birbirine bakıp gülmektir aşk...
saçlarını taraması, sen iş yaparken, peşinde dolanıp o gün olanları anlatmaya devam etmesidir aşk...
deniz kenarında sessizce oturup, hiç konuşmamak ve kitap okumaktır aşk...
5000 km öteden, yanında olduğunu hissetmektir aşk ve geceleri arkasından sarılmaktır...
o'na çikolata zulalarının itirafını yapmaktır aşk...
balkonda dizlerin birbirine değerek, sigara içmektir...
tek kişilik koltukta, sıkışarak iki kişi yatmaya çalışmaktır...
televizyon izleyip, kabuklu fıstık yemektir aşk...
"şimşekten korktun mu?" diye aramak, "kapıyı kilitledin mi?" diye sormaktır...
gerisi fasa fisodur...

bir iyimserlik havası...



geçen pazar, kendimce debelendiğim siyasi hayatımın en mutlu günlerinden biriydi. hatta tek mutlu günüydü. ülkenin %13'ü oyunu barış ve umuttan yana kullandı. insan böyle bir zaferden sonra bir kelebek gibi kalkıyor yataktan, yüzde bir gülümseme, dünyaya bir pozitif bakma, bir "her şey düzelir" iyimserliği, metrobüste omuz atmak yerine yer vermeler, işten eve giderken şarkı söylemeler, tanımadıklarına selam vermeler falan...
umarım bu büyülü iyimserlik havası sürer, çok bıkmışız öfkeli siyasetten, ayar vermelerden ve ötekileştirilmekten.

seçim öncesi şöyle bir yazı yazmıştım;

yarın seçim günü; 35 saat kadar sonra, ülke 5 yıl daha karanlığa mı gömülüyor, yoksa umutlar mı yeşerecek mecliste öğrenmiş olacağız.

son 2-3 aylık seçim sürecinde bütün partilerin şarkılı parti otobüslerden ayrı ayrı nefret ettim. bayrak ve billboard kirliliğinde ise kimse akp'nin eline su dökemezdi. umarım bir sonraki seçimlerde bu pazarlama faaliyetleri rafa kalkar.

chp'nin "iktidarı kötüle" kampanyası yerini "projelerini anlat"a bırakmış. kendi adıma chp'yi yüzde kaç oy alırsa alsın seçimin kazananlarından görüyorum. ayrıca kılıçdaroğlu'nun diyarbakır'daki patlama sonrası demirtaş'ı arayıp geçmiş olsun demesi ve bizim buna şaşırmamız, siyasette nasıl temiz ve iyi insanlara ihtiyaç olduğunu bir kez daha yüzümüze vuruyor.

bu seçim sürecinin en baba kaybedenleri; öfkeli erdoğan ve gönlünde yatan aslan akp'dir. tüm seçim kampanyasını bir ton yalan üzerine kurdu. halkın gerçekten 3 katlı köprülere, sahte açılışlara ve kendi uçağımızı yaptığımıza inanacağını zannettiler. insanların zorla mitinglere götürülmesi, onca medya desteğine ve paraya rağmen hala kitlelelerin yüzünde coşkudan çok, korku ifadesi olması da cabası... bu ülkede akp'nin herkesin gözleri önünde yükselişini de, aşağı doğru inişini de gördük/görüyoruz. çok uzun sürdü o ayrı frown emoticon

bu seçim sürecinin kazananı ise bana göre tartışmasız demirtaş ve hdp. memleketin dört bir yanındaki saldırı, aşağılama ve tehditler bir kenara, insanları yaraladılar, dahi öldürdüler. demirtaş çıktığı her yerde çoğulcu demokrasiden ve parti programından bahsetti, tane tane anlattı, kafası karışık herkesin sorularına cevap verdi. mitinglerde ve sosyal medyada mizahı iyi kullandı, beğenen beğenmeyen herkesin yüzünü güldürdü. rakiplerine karşı da, içinden çıktığı halkına karşı da hep çok zarifti. mücadeleden geldiği ve çok bilgili olduğu açıktı. her konuda bir fikri vardı ve samimiydi.

dünkü patlamalardan sonra, demirtaş'ın yaptığı açıklamaları mutlaka dinlemenizi isterim. kopan kollar ve bacaklardan sonra, 4 ölü bedenden sonra, o halkı (100 yıldır resmi olarak ezilen ve devlet eliyle bastırılmış bir halkı) kimse o kadar sakin tutamazdı. ağladı, "sabır" dedi, "öfkenize yenilmeyin" dedi, "hesabını demokratik yollarla soracağız" dedi.
sizden benden daha çok istiyor oradaki halk barışı. çok bedel ödediler ve yazık ki yine bedel ödemeye devam edecekler. çünkü barış, savaştan daha zor bu topraklarda.

biz ülkenin batısındakiler olarak, kardeş ellerimizi uzatmazsak bu savaş bitmez. silahla, topla, tüfekle denediler. oldu mu? binlerce çocuk öldü. kimin çocukları onlar? hakkari'deki annenin ya da izmir'deki bir babanın... ama asla bir bürokratın ya da zengin ailelerin çocukları değil. eğri oturup doğru konuşalım, şehit cenazeleri nişantaşı camii'nden mi kalkıyor?

hdp, meclise girmeli. girmeli ki barıştan yana bir şansımız olsun. ben bu ülkeden umudumu kesmedim. kesemiyorum çünkü başka türlü nasıl yaşanır bilmiyorum. biz son senelerin siyasetinde çok çirkin pazarlıklar gördük. gezi'de, reyhanlı'da, roboski'de insanlar göz göre göre öldürüldü. tırlarla pis bir savaşa silahlar gönderdik. artık vicdanlı birileri bunların hesabını sorsun istiyorum mecliste.
birisi çıkıp "burası babanın çiftliği değil" desin istiyorum.

o yüzden oyum hdp'ye... hem de en gönülden gelerek...

29 Nisan 2015 Çarşamba

neşter ve özgürlük

küçüğüm, dediler ki "dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak herşey". ben de oturdum sevdim. önüme geleni, kocaman kocaman, fütursuzca sevdim. can dostlarımı, adayı, ailemi, sevgililerimi, yeşili, denizi, kendimi, çikolatayı, istanbul'u, evimi, biber dolmayı... sevdim...

geçen cumartesiydi; hayatta beni en iyi bilen 3 kişi, evin ortasında, ameliyat masasında, benim ciğerimi açtı. aldılar neşteri ellerine, incecik bir çizgi çektiler göğsümden aşağı, canım hiç yanmadı. göğsümden aşağı, neşterle açarken beni, sordular... anlattım... yine sordular... daha da anlattım...
"korkma, biz yanındayız, hadi beraber çözelim, gerçek her ne olursa olsun, biz varız" dediler.
ellerim üşüdü, tuttular.
"bilmiyorum, bulamıyorum, çok karanlık" dedim, "sesimize gel, burası aydınlık" dediler.
"yürüyemem, halim yok, çok yorgunum" dedim, koluma girdiler, beraber yürüdük.
"neden böyleyim?" dedim. "olduğun gibi güzelsin" dediler.
ağladım, gözyaşımı sildiler. güldüm, daha çok güldürdüler.
"rüya bu, çok saçma bunlar" dedim. "gerçekle rüya arasında sandığın kadar büyük uçurumlar yok belki de" dediler.
"nasıl geldim bu konuya şimdi ben?" dedim. "belki de hep o konudaydın" dediler.

insanın kalbine doğrudan bakan insanlar olması ne güzel... şimdi daha güzel hayat. istediğim kadar düşüp, istediğim kadar hata yapabilirim. herşeyi berbat edip, habire yanlış kararlar verebilirim... işte asıl özgürlük bu.

14 Mart 2015 Cumartesi

hayat, arkadaşları ihmal edecek kadar uzun değil...

aradılar, hastaneye gittim. halsizdi, yorgundu...
düşündüm de uzun süredir görmemiştim, bir kahve içimlik bile buluşmamıştık. son gördüğümden beri evlenmişti, hastalanmıştı, iyileşmişti, belki bilmediğim neler neler olmuştu. belki çok sevinmişti bir şeylere, belki çok üzülmüştü ama ben bilmedim. iş dedim, "eve gideyim, sonra halim olursa çıkar, görüşürüm" dedim, "başka plan yaptım" dedim, bazen telefonu bile açmadım, erteledim, iptal ettim.
hayat, kendini işe adayacak ya da arkadaşlarını ihmal edecek kadar uzun değil.
lanet olsun bizi eve çoook yorgun getiren işlere :(
çabuk iyileş aco...

21 Aralık 2014 Pazar

37'den 20'ye öğütler...


eğer zamanı geri alma şansım olsaydı, ah keşke olsaydı, bir sürü şeyi farklı yapardım. yaptığım kimi seçimlerle gurur duymuyorum, onlarla yaşamayı elbette öğrendim, her gün "ah keşke" demiyorum ama bambaşka bir hayatım olabilirdi diye düşünmekten de kendimi alamıyorum.

bu yazı, 37 yaşındaki diren'den, 20 yaşındaki diren'e olsun...

1. düzenli olarak spor yap. ister yürü, ister voleybol oyna, ister yoga yap, ister bisiklete bin ama mutlaka spor hayatının bir tarafında olsun. hem seni ağırlaştıran, hantallaştıran ve sağlığını bozan kilolardan uzak durursun, hem de kafa boşaltmanın en muhteşem yolu.

2. akşamları işten gelince yüzümü yıkayıp, makyajımı çıkarmaya, krem sürmeye hep üşendim. üşenme. cildine iyi bak, sonra çok geç oluyor.

3. ömrü hayatımda kenarda 5 kuruşum olmadı. güzel para kazandım, güzel harcadım. son 3 senedir kenarda biraz param var. insana kendini iyi hissettiriyor. bir arabanın bir tekerini bile alamıyorum birikenle ama bu kadarının bile verdiği his güzel.

4. parayı boşver de arkadaş biriktir arkadaş. ben tek çocuğum ama kendimi bir gün bile yalnız hissetmedim. bütün yatırımın dostluğa, arkadaşlığa olsun.

5. özel günleri kutlamak keyifli. babam 10 yaşındayken kadınlar günümü kutlardı. insanların birbirine irili ufaklı hediyeler verip, bir araya gelmesi güzel... üstelik bu günleri takvime ya da aklımıza not almak zorunda da değiliz artık. teknoloji var, sosyal medya var, unutmak için umursamamak gerekiyor.

6. ben yemek yapmayı bilmiyorum. bilmediğim için sevmiyor, sevmediğim için bilmiyorum. bir kısır döngü... sen sev, bil, öğren... şimdi kurslara falan gidip, yemeğe yapmaya olan ilgimi arttırmaya çalışıyorum ama biraz nafile bir çaba sanki...

7. benim anne tarafı gürcü. anneannem kardeşleriyle gürcüce konuşur. ben ve benim bir üst jenerasyon ise gürcüceyi ne anlıyor ne konuşuyor. büyük kayıp... derdimi anlatmaktan bir tık daha fazla gürcüce bilmeyi çok isterdim. bu arada ilk fırsatta annemi de alıp, minik bir gürcistan gezisi planlamak lazım.

8. gezi falan demişken, gez. seyahat en harika şey. bütün fırsatları değerlendir. neresi olursa gez. öğrenci değişim programlarını mutlaka değerlendir. bol seyahatli iş ve masa başı iş arasında kalırsan seyahatli olanı seç. arkadaşlara yancı yazılıp, yurt dışına çıkma fırsatlarını asla kaçırma. hatta gezdiklerini yazsan daha da harika olur.

9. yazı falan demişken de yaz... ister kendine ister kamuya yaz. ama yaz...

10. bu günlerde doğallık, doğal ürün, organik tarım moda oldu. eskiden "siz hala annenizin yağını mı kullanıyorsunuz?" diye reklamlar vardı. şimdi "tel dolap", "eski tatlar" diye yemek programları var. babaannelerin mutfağına dönüş başladı. sen akıllı ol, sağlıklı beslen. hamburger, pizza yeme demiyorum. hobi olarak yine ye ama sebzeden, balıktan yana dur hep...

11. ben ne rezidans ne de site severim. mahalle severim. mahallede terzim, ayakkabı tamircim, tabii ki bakkalım, manavım ve kuaförüm var. sabahları, akşamları selamlaşırız. mahalle esnafından alışveriş yapmaya dikkat et, selam vermeye de...

12. ev dediğin, arkadaşlarla, gelenle gidenle güzel. ben pek iyi bir ev sahibi olamadım, iyi yemek yapamadığım için. ama sen etkinlik insanı ol. evde toplanmak için çeşitli bahaneler yarat, tema bul, güzel atıştırmalıkların olsun, buzdolabın her daim neşeli olsun.

13. oku. eline ne geçerse oku. kütüphanen zengin olsun.

14. iyi para kazanıyorsan eğer, kaliteli bir çantan, ayakkabın, elbisen ve palton olsun. özel zamanlarda hayat kurtarır bunlar.

15. dil bilmen zaten şart ama 2 dil bilsen daha iyi. ben almanca da öğreneyim dedim, olmadı. sen ingilizce mutlaka bil, yanına bir tane daha bil.

16. anneanne ve dedeni sıkıştır, nerelerden geldiklerini, hikayelerini anlatsınlar. kaydet. hatta fotoğraflarına el koy, çerçevelet kimilerini. anılarına, geçmişine sahip çık.

17. yolda bazı arkadaşlarını kaybedeceksin. takılma, yoluna devam et. bazen hafıza kaybı iyidir.

18. güçlü kadın her daim çekici. her ne kadar "erkek, kendisine ihtiyacı olan kadını tercih eder, onu sever, ona değer verir" deseler de sen öyle erkek seçme. o, kendine güvensiz, aptal erkektir. sen ayakları yere basan, omurgası sağlam, muhabbetli, güler yüzlü kadın ol.

19. aşık olmadan ölme... bir gün betona çakılmak ne demek onu öğrenecek, öbür gün karnından kelebeklerin çıkmasına tanık olacaksın. bir gün bütün şarkılar sana çalacak öbür gün ana avrat küfür edeceksin. ama aşık olmadan geçirilmiş bir ömür bir tarafından hep eksiktir, unutma...

hazır 10 gün kalmışken, bir cümle de gelen yeni yıl için olsun:

2015 umudun ve barışın yılı olsun...

28 Eylül 2014 Pazar

hoşgeldin canımın içi sonbahar...



yapış yapış çirkin yaz aylarından sonra yağmurlu, hırkalı, duştan sonra üşümeli günlerdeyiz. hava gibi, kalbimiz de serin bu ara...

31 Temmuz 2014 Perşembe

komşunun denizi


(rodos, agathi plajı)

bayramı adada geçirdim ve adanın "istanbullu"ların istilasına uğramasını izledim 2 gün boyunca. mülteci taşır gibi gidip gelen motorları izledim. sahilde pet şişelerini yere fütursuzca atan kalabalıkları, peçeteyle çocuğunun ağzını silen ve kimseye göstermeden yere atan anneleri, kola tenekelerini futbol topu yapıp, sonra da onu sokakta bırakan babaları, kedilere tekme atan abileri, mısır koçanını oturduğu banka kenarına bırakan ablaları izledim. yere tüküren sonra da ayağıyla ezenleri, algida dondurmanın ambalajını denize atıp arkasından batıyor mu batmıyor mu diye bakanları izledim. yine utandım, yine sinirlendim, yine üzüldüm...

biz çocuk eğitme işini kıvıramadık milletçe. çünkü denize karpuz kabuğu atan adamın oğlu, büyük bir olasılıkla sigarasını fırlatacak vapurdan seneye. bunda bir yanlış görmeyecek. bu çevre bilinci konusunda geri dönülmez bir yoldayız gibi geliyor bana. bu gidişle bütün denizleri bataklık yapıp, bütün dereleri kurutup, bütün parkları avm yapıp, boş her alana da apartman dikeceğiz. başka türlü rahat etmeyeceğiz.

bayramdan önce de komşunun adasındaydım. rodos'a gittim. denizi, yemeği, insanı, koruduğu tarihi mirası ile gözlerimi kamaştırdı. "iyi ki bizde kalmamış bu adalar, yoksa anasını ağlatırdık buraların" demekten kendimi alamadım. sürekli kafamda karşılaştırmalar yaptım ve her dersten sınıfta kaldık ülkece.

rodos, bizim topraklara sadece 1 saat uzaklıkta, marmaris'in tam karşısı... ama kafaca bizden 50 yıl kadar ileride.

27 Haziran 2014 Cuma

nuri bilge ceylan

geçen senelerde "yalnız ve güzel" ülkesine ithaf ettiği ödülü, bu sene "gezi'de hayatını kaybedenlere ve "soma"ya ithaf etti. göğsümüz kabardı elbette. zaten ben sanatçının politik görüşü olanını severim.

kış uykusu hakkında yazacak kadar anlamıyorum sinemadan. sadece izlediğim en samimi ve iyi diyaloglara sahip filmdi. bana 3,5 saatlik bir hikaye anlattı. ve ben, bir seyirci olarak o hikayedeki her karakteri tanıyormuş gibiydim. filmden sonra "tam aydın'a göre bir davranış" ya da "tipik nihal" diyebilecek durumdaydım.

hep konuşuruz kendi aramızda, iyi film nedir diye. iyi senaryo, iyi yönetmen, iyi oyuncu... hangisidir bir filmi iyi yapan? elbette bütününün iyi olması en ideali ama bence, en tepede senaryo duruyor. önce diyaloglar kavramalı beni. hikaye sağlam olmalı. kış uykusu benim için her şeyiyle göz dolduran bir filmdi.

bu tür ağzımı sulandıran filmler izlediğimde günüm harika geçiyor. yüzüme hemen bir "iyi ki izledim" gülümsemesi yerleşiyor. dünya daha güzel, hayat daha neşeli, insanlar daha iyi oluveriyor. bakkalla merhabalaşarak, kuaföre hafif baş selamı yaparak, kapıcıya kolay gelsin diyerek eve giriyorum.

o yüzden sinemayı sevmeyeni anlamam ben bir türlü. sinema sevilmez mi ya? dondurma sevmemek gibi bir şey bu...

çağlar iyice


ben kitapların altını çizerek okumayı severim. hem de öyle kurşun kalemle ve silinebilecek şekilde çizmem, tükenmez kalemle çiziveririm bütün paragrafı. eskiden yazmazdım ama son senelerde, kitabı hangi tarihte nereden aldığımı da yazıyorum ilk sayfaya. annem 40 yıldır bu şekilde kitap okur, sanırım yaş aldıkça anneme benziyorum.

siz hiç "bitmesin diye, okumuyorum" dediniz mi bir kitap için? dedim ben. böyle dediğim 1 elin parmakları kadar kitap var ve bence bunun için oldukça şanslıyım. çünkü her insanın hayatında böyle kitaplar olmalı. yok bence ama olmalı...

erken kaybedenler'i bitirdiğimde ağlamaklı olmuştum. sonraki bir kaç günüm "kitapların en güzelini okudum, bundan sonra okuduğum her kitap bundan daha az etkili olacak" diye düşünerek geçti. sonra unuttum bu hissi tabii ama içine düştüğün bir kitap olması, her kelimenin sende bir anı bırakması harikulade bir histir. sanki yazar yanı başında yazıyordur kitabı, öyle içine içine hissedersin ne düşündüğünü, işte o daha da harikulade bir histir.

emrah serbes kitap yazmaya devam etsin, başına bir şey gelmesin diye bilmediğim tanımadığım bir güce dua ediyorum kimi zaman. malum ülkemizde direnişçilerden çocuklara kadar herkesi öldüren bir mekanizma var. o yüzden "başına bir şey gelmesin de yazsın" diye bir yerlere dileğini bildirmek gerekiyor.

uzun lafın kısası, yeni kitabı çıktı. 6. gündür elimde. az az okuyorum bitecek diye...

hepimiz çağlar iyice'yiz.

2 Ocak 2014 Perşembe

10 puan


10 puan, 10 puan, 10 puan, 10 puan ve 40 puanla şampiyon...

geçti bir yıl daha ömrümüzden...


memleketin ahlaki olarak boka sardığı günlerdeyiz. anlaşılan o ki, ülkenin tepesinde rüşvetsiz iş yapan yok. öve öve bitirilemeyen her türlü icraatta, kapalı kapıların ardında pazarlıklar yapılmış. bir otoban = bir çuval para, bir marmaray = 3 çuval para, 1 köprü = 2 çuval para, 1 toki inşaatı = bir ayakkabı kutusu para. yazık ki bu haberleri patlatan cesur yürekli savcılar, gözü pek araştırmacı gazeteciler, korkusuz emniyet müdürleri ya da "gezi"zekalı bir kaç iyi adam olmadı. başka bir karanlık dünya; cemaat hareketi oldu. dolayısıyla son durum; tencere dibin kara, seninki benden kara. biz de maaşa talim garibanlar olarak bu iğrenç savaşı, büyük bir şaşkınlık içerisinde izliyoruz. usta da arada çıkıp çıkıp, dalgalı ekonomiden bizi sorumlu tutuyor. gerçi en son -camide içki içip, toplu seks yaptılar- da demişti. o yüzden pek umursamıyoruz açıkçası.

gezi direnişi, mevcut parlamenter sisteme daha yansıyamadığından, ben ve benim gibi insanlar, yaklaşan yerel seçimlerde kime oy vereceğini bilemiyor. aç açıktayız yine. zaten bu savaşta anca bir oyumuz vardı, onun da önemi olmadığı anlaşıldı. boşlukta savrulup duruluyoruz. bundan 1-2 sene sonraki durumumuzu sihirli bir kürede görmeyi çok isterdim...

her yılbaşında bir sürü dileğimiz oluyor, yeni yıldan beklentilerimizi sıralıyoruz bir bir... bu sene sadece şunu diliyorum;
daha iyi direndiğimiz bir yıl olsun. azıcık öğrendik, devamını getirelim 2014'te.

haa, bir de gelinlik bana yakışır bence. bu da kişisel istek :)

fotoğraf: frankfurt'ta kısmet arayanların kilit bağladığı bilmem ne köprüsü. bu da çalışmazsa, kendimi o köprüden atacağım. (kesin bilgi)

9 Eylül 2013 Pazartesi

ah bu pazartesiler



kendi isteğimle kalktığım zamanlarda zımba gibiyim, geri kalan tüm kalkışlarımda üstteki durum geçerli :( üstümden atamadığım bir yorgunluk ve bitkinlik hali... sanırım bu biraz da bütün yazı suya doğru düzgün kavuşamadan geçirdiğim için oldu. bir daha asla işleri bahane edip, tatili ertelemeyeceğim. bu da bana ders olsun.

neyse ki korkunç sıcak, terli, yapış yapış yaz geçti ve güzelim sonbahar geldi.
merhaba hırka mevsimi, özledik...

17 Ağustos 2013 Cumartesi

ben yazmazken



ben yazmazken, yani aslında elim klavyeye hiç gitmezken çok gezdim. manchester’a, porto’ya, londra’ya, madrid’e, midilli’ye, izmir’e, düsseldorf’a, napoli’ye gittim.
düsseldorf’u donduran soğuğuyla, napoli’yi öldüren sıcağıyla, porto’yu enfes yemekleriyle, londra’yı korudukları binalarıyla, midilli’yi sakinliğiyle hafızama yazdım. keşke hepsine gezmek için gitmiş olsaydım. sokaklarında dolaşıp, istediğim restoranlarında oturup yemek yiyebilseydim ve gönlümce müze, bina vs görebilseydim. ama olduğu kadarı bile çok keyif verdi bana.

ben yazmazken, türkiye harika bir direnişe sahne oldu. taksim gezi parkı’nda doğan direniş, büyüdü, serpildi ve tüm türkiye’de inanılmaz bir hassasiyet yarattı. içinde bulunmaktan, destek vermekten, savunmaktan gurur duydum. gezi, gezi ruhu, gezi’nin anlatmak istedikleri hakkında yazılar yazabilmeyi çok isterdim ama çok parçalı bir bulmaca gibi şimdilik. her hangi bir siyasi zemine oturmuyor, istekler farklı, yaklaşımlar daha bireysel. ama yine de yaşasın gezi ruhu/dayanışması ve sosyal medya…

bu arada, konudan hareketle, adımın artık daha anlaşılır olmasına çok seviniyorum 

- merhaba diren ben
- merhaba irem hanım
- yok irem değil, diren
- hıı, didem hanım
- didem de değil, diren
- hah anladım direm hanım
- off, neyse, lanet olsun, direm ben evet

diyoloğundan kurtulmuş gibiyim. şimdi “diren gezi’deki diren gibi” diyorum, hop diye akılda kalıyorum.

ben yazmazken, adadaki “hastanesizlik” gerçeği iyice herkesin gündemine oturdu ve biraz da gezi eylemlerinden deneyimlerle adada protestolar başladı. hala bir hastanemiz yok, yani kalp krizi geçirseniz adada ya da balıklama atlarken kafanızı taşa vursanız sizi götürebileceğimiz bir yer yok. “hemen karşıya, kartal’a geçelim” derseniz, sizi imkansızlıklar bekliyor olacak. motor bozulması, benzin bitmesi vs gibi… o yüzden benden size tavsiye; adada yaralanmayın ve ölüm tehlikesi içeren hastalanmalar yaşamayın.

ben yazmazken, 6 mayıs denizler’in asılmasının, 2 temmuz sivas katliamının ve 17 ağustos marmara depreminin yıldönümleri geldi, geçti. ölen, öldürülen, yakılan kimseyi unutmadık.

ben yazmazken, geçen 4 bayramda dedem bana yine harçlık verdi. uzun ömürlü olsun 

ben yazmazken, dostlar, aile ve iş aynı kaldı. adada İtalyan sofraları kurup güldük, kızlarla eve dönmeyi hiç istemeyerek yedik içtik, sevgiliyle huzurla tatiller yaptık, öğle arasında sohbete kaçtık.

ben yazmazken, burgazlı güven’i kaybettik ve bu bana çok dokundu. canım arkadaşım, telefonunu silemedim hala…

ben yazmazken, dünya döndü, geceler gündüz, gündüzler gece oldu. develer tellal iken, pireler berber iken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken…

30 Nisan 2012 Pazartesi

tarihe bakılırsa blog şifrelerimi unutmam normal. zira 1 seneye yakın olmuş. o halde kıralım şeytanın bacağını, ilk cümlemizi yazalım 10 ay sonra... "1 mayıs'ta adalılar olarak meydandayız, coşup, şarkı söyleyeceğiz, bekleriz"

21 Haziran 2011 Salı

yazı..

yazmak disiplin işi... düzenli olarak krem bile süremediğim için düzenli yazı da yazamıyorum. halbuki yazı benim yüreğimdeki ağırlıkları kaldırıyor. daha sık kaleme uzanmak gerek.

bu arada; vapur tarifesini, kafasını kullanmadan hazırlayan tüm yetkililerin, tez zamanda yetkileri alına inşallah...

güzel yazlar olsun...

iş hayatı

95’te çalışmaya başladım ben. sirkeci adliyesi’nin asma katında avukatların emsal kararlar bulmasına yardımcı oluyordum. üniversiteyi kazanamamıştım, tekrar dersaneye gitmek yerine çalışmaya başladım. boş zamanlarımda da “sayı bulmaca” oynayıp, test çözüyordum. deri güzelim koltukları fırfırlı, bol desenli kumaşlarla kapladığımız ve benim beyaz tayt giydiğim dönemlerdi.

üniversiteyi kazanınca adliyeden ayrıldım, bu sefer kazandığım bölümle ilgili bir yerde çalışmaya başladım. acenta gülhane’deydi. ben erken gelip, soba yakıyordum, tavandan düşen boyaları süpürüyordum. sonra alev geliyordu. alev cin gibi kız, bütün o işi yapıyor. ben daha çok mutfakta, taburede sohbet eden tiplere benziyorum. zaten okulum var, pek havalıyım.

gel zaman git zaman, okul bitti, sınıfın parlak öğrencilerindendim, hemen büyük acentalardan birine girdim. amerikalı’larla çalışıyorduk. çok sevdim şirketimi, çok… harika arkadaşlıklarım ve patronlarım oldu. asıl okulum orası oldu, bildiğim herşeyi orada öğrendim. turizmin korkulu rüyası terör ve mavi çarşı patlaması… her şey altüst oldu, veda ettik acentamıza, kendimi bir yatırım şirketinde yönetici asistanı olarak buldum. ben ne anlarım borsadan?! ama iyi idare ettim doğrusu. çok geçmedi, hisse senetleri dünyası beni öldürüyordu, başka bir acentaya geçtim. sonra başka bir acentaya… organizasyonlar, etkinlikler, gruplar, toplantılar yaptım. kendime güven geldi bir ara kendi şirketimi bile kurdum. hatta butik otel işlettim taa karadeniz’de… otellere havlu ve nevresim sattığım zamanları da unutmamam gerek…

ben “işinde mutsuz olursan, hayatın kötü gider” diye düşünürüm hep. o yüzden işimde mutlu olmak için elimden geleni yaptım. renkli masalarım oldu, masamda çiçeklerim, bir sürü kalemim, fotoğraflarım oldu, güldüm, güldürdüm, yardım ettim, paylaştım, sohbetler ettim, öğrendim, öğrendikçe büyüdüm… işimi çok sevdim, iyi yapmaya çalıştım hep… sabırsız olduğum için değil, tahammül sınırlarım dar olduğu için değil, hep daha iyi şeyler olabileceğine inandığım için gittim. önceliklerim para ve ünvan olmadı hiç, tek önceliğim var; mutluluk…

yıl oldu 2011, ben geldim 34’üme… yaşıtlarım şirket sahibi oldu, müdür oldu, anne oldu… ben hala mutluluğun peşinden koşuyorum. aklıma, cesaretime, işime güveniyorum. aydınlık ve neşeli günlerin kapıları yine açılacak, biliyorum… bu sefer bambaşka olacak, onu da biliyorum. yeni işim bana özlediğim ve beklediğim herşeyi verecek, uğurlu gelecek. beklediğime değecek, biliyorum…

iş hayatına adım atmamı sağlayan fikret üregen’e, bana turizm hakkındaki herşeyi öğreten fikret atalay’a, argun erkaya’ya, gökalp özdikicioğlu’na, ahmet şensılay’a, ünal şengün’e, deniz tüfekçi’ye ve şebnem dikmenli’ye… otelini bana emanet eden nedim türkmen’e… çok özel teşekkürler… dilerim başlarına hep iyi şeyler gelsin…

25 Nisan 2011 Pazartesi

sırrı...

beşiktaş, beyoğlu, şişli, beyrampaşa, eminönü, eyüp, fatih, gaziosmanpaşa, kağıthane, sarıyer'de oturan insanlar ne kadar şanslı...
oy verebilecekleri bir "sırrı süreyya önder"leri var. bizim kimsemiz yok...

31 Mart 2011 Perşembe

kaybedenlerden misiniz?



kaybedenler kulübü'nü izledikten sonra, birçok şey hatırladım. 90'lı yılların gençliği olmak, diğerleri gibi değildir çünkü. ruhundan, klasiklerinden, müziklerinden, programlarından çokça bahsedilmez, özlemle anılmaz. kimilerine göre kaybedilmiş gençliktir, özal gençliğidir...

kimdir kaybeden? evi, arabası, düzenli maaşı olmayan, kendi çekirdek ailesini oluşturamamış olanlar? hayatta hiç bir başarısı olmayanlar? işinde bir türlü yükselememiş olanlar? sürekli bağıran patronuna yıllardır ses çıkaramamış olanlar? ünlü markaları tanımayanlar? büyük otellerin spa'sında ne yapacağını şaşıranlar? kredi kartında yetersiz bakiye olanlar? burnunu edirne'den öteye geçirmemiş olanlar? moda şarkıları ve klipleri bilmeyenler? çalıştığı bankadan internet şifresi edinmek yerine, her faturasında sıraya girenler? "şarj" yerine "şarz" diyenler? ülkemin doğu tarafında, fakir bir köyde doğanlar?

kimdir kaybeden?

bence tek kaybeden; hayatında bir kez bile aşık olmamış olandır, gerisi hikayedir...

29 Mart 2011 Salı

cumartesiler haktır...



yeni dönemde birçok şirket cumartesileri de çalışmaya başladı. bu furya benim gibi eski turizmciler için çok acayip bir gelişme değil. cep telefonları yokken, turisti anadolu'nun her yerinde gezdiren rehberler ve kaptanlar için ofiste birinin nöbetçi kalması gerekirdi. hatta pazar günü bile ofiste tek başıma şarkılar söylediğimi hatırlarım.

gel zaman git zaman, cep telefonları yaygınlaştı. parmaklarımız, bilgisayardaki gibi hızlı çalışır oldu telefon tuşlarında. iletişim çağıydı malum ve kirlendi dünya :)

iletişim çağı diyoruz ama nedense şirketlerin cumartesi kuralı değişmedi. askerlikteki anlamsız ve sadece gelenekten süren kurallar gibi...

halbuki haftada 1 gün tatil yeterli değil. dinlenmek, gezmek, bakım yapmak, arkadaşlarımızla görüşmek, sevgiliyle el ele yürümek, istanbul dışına kaçamak bir gezi yapmak, aylak aylak oturmak, king oynamak, sinemaya gitmek, aileyle kaliteli zaman geçirmek için sadece 1 gün yetebilir mi? pazartesi günü işe enerjik ve neşeli başlamak mümkün mü?

ben, cumartesi insanları ofise gelmeye zorlayan patronların, evde mutsuz olduğuna inanırım. kendini seven, evinde ya da dışarıda iyi vakit geçiren kimse, cumartesileri de ofise gelinsin, çalışılsın istemez.

eğer, hergün, dönüşümlü olarak 3 kişi, bu konuda patrona çemkirse eminim sorun kalmaz...

cumartesiler candır...

25 Şubat 2011 Cuma

papatyalı sokaktaki evimize methiye...

kalbimiz kırıktı... çok kırıktı... turuncu boyalı odalarımızdaki, çift kişilik yataklarımızın orta yerinde yatardık. güzel havalarda balkondaki sandalyelerde, bir türlü yeşermeyen çiçeklerimize bakardık. dokunduğumuz çiçek ölürdü ama dokunduğumuz kalpler kırmızı olurdu, bilirdik... kira ve faturalar üst üste gelirdi, içimiz sıkılırdı, dostlar gelirdi, içimiz açılırdı...

ne güzel kahvaltılar ve ne güzel sohbetler ettik... hayatımızın en acayip günleriydi... "acayip" kelimesini özellikle seçtim çünkü "mutlu" diyemem, "mutsuz" da... ama şöyle diyebilirim; gün içinde sürekli değişen bir ruh hali içindeydik. hıçkırarak ağlarken, delice gülebiliyorduk birden... ters esen rüzgarın sebep olduğu koku yüzünden, genzimiz yanarak uyanmışlığımız vardır...

"evi ev yapan, yanan ocağıdır" dediği için nefis yemekler yapardı. portakallı kerevizini rüyamda görmüşlüğüm vardır.

papatyalı sokak, ikimize de şans getirdi... orada geçirdiğimiz her gün acayip ama her gün güzeldi. bir daha aynı çatı altında yaşar mıyız bilmiyorum ama burnumda tütüyor bazen, gülümsüyorum...

iko'ya...

13 Şubat 2011 Pazar

yap - yapma



- sevgilinize ne kadar sevimli olursa olsun, oyuncak ayı almayın. yıllardır size söylemeye çalıştığımız net gerçek şudur; ayı sevmiyoruz… oyuncağını da sevmiyoruz…

- şık bir restorana götürdüğünüzde; sürekli “özel günlerde fiyatlar 3’e katlanıyor” demeyin. hesap geldiğinde gözlerinizi belertmeyin.

- lütfen billboardlara “seni seviyorum leyla” yazmayın. bunun modası geçeli çok oluyor.

- kol düğmesi kullanmayan birine, belki birgün şık olmak ister diye, kol düğmesi almayın.kullanmıyorlar işte...

- “sevgililer günün kutlu olsun” diye mesaj atmayın. bu nedir allah aşkına? sevdiğinizi söylediğiniz kadına/erkeğe bunu mu yazabiliyorsunuz sadece? daha samimi, sıcak, içten olmayı deneyin. incileriniz dökülmez.

- eğer uzakta değilseniz birbirinize, bir göz, görün birbirinizi. bir sıcak kahve için, bir simit paylaşın, yanağından öpün… neyse ne… ama sanal alemden biraz uzaklaşın. bugünlük canım, sonra dönersiniz koşa koşa…

- sevgilinizin üstüne olmayan iç çamaşırları almayın. öğrenin bedenlerinizi artık. bilmem nerede yöneticisiniz, bilmem ne şirketinde sorumluluk sahibi koca insanlarsınız; insan sevgilisinin doğumgününü, ayakkabı numarasını, bedenini, sevdiği yemeği, rengi, tarzını, tarzı olmayanı bilmez mi?

- alacak hediye bulamayıp, hatta üzerinde hiç düşünmeyip, sevgiliye para verilmez… gerçekten ayıptır. daha da söylenecek bir şey yok bu maddeye…

- sevgiliye küçük / büyük ev aleti de alınmaz… onlar bir kadını gerçekten çok sevindirebilir kimi zaman ama lütfen özel günleri seçmeyin. sıradan günlerde alın o hediyeleri.

- eğer özel günlere yakın zamanlarda, vitrinleri gezerken bir şeyi beğenmişsek, bu size ipucu olsun.

- üzerinde düşünülen, kafa yorulan şeyler önemlidir her daim. bunu aklınızda tutun. hediye seçmek güzeldir, hediye vermek de güzeldir... deneyin... hediyenin uyduruktan teyyare bir şekilde seçildiğini anlarız biz... evet bu da bizim özelliğimiz... herşeyi biliriz :)

- "hediyeni sipariş ettim ama gelmedi", "aldım ama evde" yalanlarına sığınmayın. o gün aniden gelmedi, hazırlığınızı ona göre yapın. almadıysanız, bir not yazın, bizi gülümsetin.

- özel günde evlenme teklif etmeyin rica ederim. çünkü evlenme teklifi aldığımız günü de "kutlanacak özel günler" listesine alacağız :)

hadi "aşk olsun" hepinize...

28 Ocak 2011 Cuma

hayat neden ibarettir?

son zamanlarda hayatın neden ibaret olmadığını öğrendik. hayat seksten ve içkiden ibaret değildir. peki neden ibarettir?

hayat, gülmekten, dostlarla sıkı muhabbet etmekten, aşktan, sevgiliyle geçirilen neşeli zamanlardan, içkiden, güzel filmlerden, yolculuktan, seksten, hayal dünyasına daldıran kitaplardan, ellerin patlayıncaya kadar alkışladığın konserlerden, içinde huzurlu olduğun 4 duvardan, rahat bir yataktan, güzel rüyalı uykulardan, çaya banılan bisküviden, sabahlıkla içilen nesquikten ibarettir...

hayat, bugün içkiden ve seksten ibaret değil. yarın aşktan, dışarda elele gezmekten, öpüşmeli televizyon dizisi izlemekten, mini etek giymekten ibaret olmayacak...

bilmem anlatabildim mi?

The Tower of Babel



The tower of Babel by Pieter Bruegel

12 Ocak 2011 Çarşamba

inadına...


kerem'in kamerasından, adada inadına içerken...


45 santime inat, sıklaştıracağız safları...
yasaklara inat, içip güzelleşeceğiz...

kır düğünlerinde, renkli ışıklar altında, elimizde kadehlerle, deniz kenarında, dans edip eğleneceğiz...inadına...

kız erkek, okulun duvarında gülüşüp, arkadaşımızın omzuna kolumuzu atacağız... inadına...

özgürlüğün tanımı bunlar olduğu için değil, buradan başladığı için... inadına yapacağız...

yüksek sesle şarkılar söyleyip, rakı içemediğimiz, kadınla erkeğin arkadaş olamadığı bir ülkede yaşamayı reddettiğimiz için inadına yapacağız...

inadına aşk, inadına özgürlük...

5 Ocak 2011 Çarşamba


adaya ilk taşındığımız zamanlar, evde siyah beyaz bir televizyon vardı. arka balkondaki antene tencere kapağı bağlamıştı annem, nedense eski günlerde antene alüminyum bir şeyler bağlayınca daha iyi gösterdiğine dair bir inanç vardı. televizyona değil kapağı, tencerenin kendisini bile bağlasanız çalışmaz duruma gelince, babam akşam kucağında koca bir paketle eve geldi. paketin televizyon olduğunu anlayınca evde bir sevinç dalgası... açtık neyse, köpüklerinden sıyırdık "nortmende" markalı, renkli televizyonu. eskisini kaldırıp, yeni ve güzel televizyonumuzu yerleştirdik dolabın üzerine.
trt 2'nin de yeni açıldığı günler... bir açtık, kırmızılar kırmızı, maviler mavi... insanlar daha bir neşeli, daha bir güzel sanki... trt 1'de bir şey izlerken, ekranın sağ alt köşesinde bir kare açılıyor ve trt2'de "yalan rüzgarı"nın başladığını haber veriyor. aman allahım ne büyük bir teknoloji bizim için o zamanlar. bunu renkli televizyona ait bir gelişim zannetik bir süre, meğer siyah beyazlarda da varmış aynı şey.
şimdi çok kanallı, incecik, gerçeklik hissi verecek kadar renkli televizyonlarımız var. o televizyonlarda gösterilen türlü türlü dizi, film, istemediğin kadar temalı program, tartışma platformaları ve maç var. ama hiç biri babamın içeri kucağında bir paketle, eve girmesinin yerini tutmuyor.
yalan rüzgarı'nı izleyip, nortmende marka televizyonu olanlara selam olsun...

29 Aralık 2010 Çarşamba

neşeli yıllar...



bir yılı daha tüketmeyi başardım, sıra yenisinde... umuyorum hiç bir senem, 2010 gibi olmasın bundan sonra. yeni yıl için kocaman kocaman hedefler koyup, büyük sözler vermek istemiyorum. sonra her okuduğumda "ee bunu da yapamadım bu sene, eee bu da olmadı" diyip üzülüyorum.

daha çok çiçek aldığım, kitap okuduğum ve film izlediğim bir sene olsun.
daha az üzüldüğüm ve ağladığım bir sene olsun.
daha mutlu, aşık ve zayıf olduğum bir sene olsun.
daha az tartışmalı ve kalp kırılmalı bir sene olsun.
daha muhabbetli ve neşeli olsun.
yeteri kadar vermeyi ve harcamayı öğrendiğim bir sene olsun.
kendimi sevdirmek için takla atmamak gerektiğini öğrendiğim bir sene olsun.
bazı şeyleri zamana bırakmayı, bazı şeyleri beklemeyi, bazı şeylerden vazgeçmek gerektiğini öğrendiğim bir sene olsun.
2011, bana çok değil biraz şans getirsin lütfen...
gerektiğinde aklımla gerektiğinde kalbimle hareket etmeyi başarmayı diliyorum bu sene.
ama 2011'de en çok "bir ev" diliyorum... içinde "biz" olabileceğim bir ev diliyorum.

neşeli yıllar :)

10 Aralık 2010 Cuma

yumurta candır...



bu yoğun yumurta gündeminde siyasetimizin mizah duygusundan ne denli yoksun olduğunu bir kez daha farkettim :(
başbakan, yumurta atan öğrencilere "o kadar yumurtaları varsa, omlet yapsınlar" dedi... ama bu hiç iyi bir espri değil ki! o metin yazarını bir kez daha gözden geçirsinler bence. süleyman demirel'in metin yazarı hala yaşıyor mu, sorup araştırsınlar, renk gelsin manşetlere...

22 Kasım 2010 Pazartesi

faşizm çok ayıp bir şeydir (sırrı süreyya önder)



sayın özkök, benim ahmet kaya’ya yaptıklarınızı ‘kalleşlik’ olarak nitelememe hislenmişsiniz. ismimi anıp anmama kararsızlığınız sürerken birdenbire ‘süreyya kardeş’iniz oluvermişim. bana, medyada daha büyük bir iktidarım olsa ne tür manşetler atacağımı sormuşsunuz. sorunuzun cevabı yazımın başlığındadır.

sayın özkök, size, aslen italyan olan bir gazeteciden bahsetmek istiyorum. gazetecinin adı curzio malaparte. gençliğinde faşist partiye üye olmuş fakat insanlığı ağır basınca yazıları sansürlenmiş, ev hapsine alınmış, sürgün edilmiştir. 1941’de rus cephesinin açılmasıyla birlikte, inşallah oralarda ölür umuduyla, teğmen rütbesi ve savaş muhabirliği göreviyle bölgeye gönderilmiştir. ancak yazılarının yarattığı rahatsızlık, hitler’in kulağına kadar gitmiş ve ukrayna’da tutuklanmıştır. malaparte, yazdıklarını gizlice italya’ya sokarak savaşın korkunçluğu üzerine tarih boyunca yazılmış en iyi eserleri bizlere miras bırakmıştır.

ülkemizde kuzey yayınları’ndan çıkan ‘kaputt’ adlı anlatısının bir bölümünü kısaltarak aşağıya alıyorum.

“1941 yılı sonbaharında ukrayna’da poltawa yakınındaydım. bölgede partizanlar kaynaşıyordu. bir gün, bir alman subayı topçu konvoyunun başında bir köye girdi. köyde tek bir canlı yoktu, evler çoktan terk edilmiş gibi görünüyordu...
atların nal sesleri hemen hemen uzaklaşmış, ovanın çamuru içinde boğulmuştu ki birden bir kurşun vızladı ‘halt!’ diye bağırdı subay. kafile yine durdu, kuyruktaki batarya yine köy üzerine ateşe başladı...

subay yüksek sesle saymaya başladı: ‘dört, beş, altı. Bir tek tüfeğin ateşi bu. köyde sadece bir kişi var. o anda bir gölge, elleri havada koşarak kara duman bulutundan sıyrıldı, askerler partizanı yakaladılar, iterek subayın önüne getirdiler. subay eğerinin üstünden eğilip partizana baktı: ‘ein kind’ (bir çocuk) dedi alçak sesle. en fazla on yaşında bir çocuktu bu. zayıftı, acınacak haldeydi. elbisesi paramparça, yüzü kapkaraydı. saçları kavrulmuş, elleri yanmıştı. ein kind!
bir ara subay, çocuğun önünde durup, uzun uzun ve sessizce yüzüne baktı ve sıkıntı dolu bir sesle:
‘dinle!’ dedi. ‘sana kötülük etmek istemiyorum. benim işim bacak kadar çocuklarla savaşmak değil. lieber gott! savaşı ben icat etmedim ki?’
bir süre sustu, sonra insana garip gelen bir yumuşaklıkla sordu:
‘bak, benim bir gözüm camdır. asıl gözümün hangisi olduğu kolay anlaşılmaz. hemen, hiç düşünmeden hangi gözümün cam olduğunu söyleyebilirsen serbest bırakırım seni.’
çocuk hiç tereddüt etmedi:
- sol göz, dedi.
- nasıl bildin?
- çünkü ikisinden, soldaki daha insan gibi bakıyor.”

sayın özkök, nazi subayının ettiği “savaşı ben icat etmedim ki” lafı size bir yerlerden tanıdık geliyor mu? peki çocuğun akıbetini merak ediyor musunuz? sizce nazi subayı, bu muhteşem cevap karşısında çocuğun yanağını okşayıp gözlerinden öpmüş olabilir mi?

çocuğun hazin sonunu daha ilk satırda tahmin ettiğinizi düşünüyorum. 10 yaş masumluğunda ve çaresizliğinde birçok insana sadece cam gözlerinizle baktınız çünkü.

sizinle kişisel bir hesabım olamaz. sadece yaygın bir yanlışın en kristalize olmuş halisiniz ve sadece bundan dolayı yazımın konusu oldunuz. sizde olmayıp bizde olan en önemli şey, 10 yaşındaki bir çocuğun cesaretidir. bu cesaret bizleri öldürdü, siz cam gözlerinizle kibir saçmaya devam ediyorsunuz hâlâ.

size bir ‘kardeş’iniz olarak gerçekten kardeşçe bir şeyler söyleyerek bitirmek istiyorum.
siz bir röportajınızda en büyük korkunuzu, tekrar dışkapı-çinçin dolmuşlarına binmek zorunda kalmak olarak tarif etmişsiniz. iktidar ve güç tapınıcılığının böyle marazi yan tesirleri vardır. ruh hallerimizdeki temel fark da budur. biz ekmeksiz kaldığımızda, sofrasına bizim için fazladan bir tabak koyabilecek yüzlerce yoksul hane buluruz. siz ekmeksiz kaldığınızda, eline ekmek verdiğiniz insanlar da dahil olmak üzere, ikram edilecek bir bardak çay bulamazsınız.
kibri ve korkularınızı bir kenara koyup içtenlikle özür dilemeyi düşünün derim. ben bu yazıyı, sanki siz değil de kızınız “babama nasıl kalleş dersiniz?” diye sormuş
kabul ederek yazdım. siz mesela ahmet’in kızı melis’in gözlerinin içine bakarak yazdığınız şeyleri tekrar edebilir misiniz?

sırrı süreyya önder, 19.11.2010, radikal
fotoğraf; ceren suntekin

21 Kasım 2010 Pazar

olmuş mu hacı?

bu bayram tatilini fırsat bilip, 2 film birden yaptım. yaptım da, yapmaz olaydım... ikisinden de mutsuz çıktım ve kendimi yemeğe verdim. aldığım kiloların nedeni mahsun kırmızıgül ve çağan ırmak, bilesiniz...

newyork'ta 5 minare'den çıkan hiçbir aklı selim arkadaşım, iyi bir yorum yapmamıştı zaten ama ben korsan dvd'sinin çıkmasını beklemek yerine sinemaya gittim. bilet mısır ve frigo parası, çıkışta gidilen yemek falan derken epeyce masraf yaptım. peki "yahu, herşeye değdi, ağzımda nefis bir tat kaldı filmden." dedim mi? hayır.

geçenlerde "iyi film nedir kötü film nedir" tartışması yaparken basitçe kendimi şöyle anlatmıştım; çıktığımda kendimi iyi hissediyorsam, perdede gördüğüm beni içine aldıysa o film benim için iyidir. bu fikirden hareketle 5 minare için iyi film diyemem. bul kurşunlu, çatışmalı, hareketli bir sahneyle açılıyor film; sonrası topal... fazla mesaj kaygılı, kötü diyaloglu senaryo, demek istediğini bir türlü anlatamamış. toplu zikir sahneleri, fragmanlarda da gördüğümüz gibi gerçekten başarılı ama mesela ülkücü bir ekip vardı filmin başında islamcılarla omuz omuza hareket ediyorlardı, sonradan kendilerinden hiç ses seda çıkmadı. onlar niye senaryoda vardı yada sonradan niye yok oldular hiç anlamadım. nihayetinde ortalama bir zekaya sahip insanım.

"hacı, katil değil dede, bana herşeyi anlattı" diyen birine. "ne diyorsun sen, peki neymiş olay? kimmiş katil?" demez mi insan? filme göre denmiyor.

peki ya prensesin uykusu'nun durumu ne olacak? ben çağan ırmak'a prim vermekten yoruldum, o klişelerle dolu filmler çekmekten yorulmadı. bundan sonra da çağan ırmak filmine gidersem klişeler götürsün beni... yok masal seviyorsak, bu filmi de severmişiz de yok çağan ırmak bir iyi bir kötü film çekermiş, bu iyi olanıymış da, yok fantastik öğeler çok yerindeymiş de...

türk sinemasının canım yeni yönetmenlerine özcan alper, ilksen başarır, seren yüce, inan temelkuran...) sevgilerimi gönderiyorum ve hızlıca yeni filmler çekmelerini umut ediyorum.

28 Eylül 2010 Salı

bir kivi hikayesi...


çocuktum ufacıktım... o zamanlar "kuantum", "evrenden birşey dileme", "yoga", "reiki" gibi laflar yoktu dilimizde... en fazla "bir şeyi kırk kere söylersen olur" gibi fantezilerimiz vardı, hatta istediğim lacivert botu anneme ilettikten sonra, 39 kere de yatağımda bilmediğim bir varlıktan dilediğim olmuştu. o pahalı bot olmadı ama benzeri bir şey geldi. ben de dileğimi yeterince doğru anlatamadığımı düşündüm ve isterken detaylandırmayı öğrendim. bu, sonraki hayatımda çok işime yaradı, karşımdaki her kim olursa olsun "anlamıyorum seni" demedi, diyemedi... çünkü verdiğim detaylarla, anlatmak ya da söylemek istediğim şeyin robot resmini çizdirebilirdim.

öğretmen bir ailenin çocuğu olduğum için tutturmak, istediğini ağlayarak yaptırmak, kendimi odalara kapatıp küsmek gibi kanımca şımarık davranışlarım yoktu benim. bir iki söyler, üzülür, susardım sonra. ilgim de çok konsantre olmadığı için, dağılmam kolay olurdu hep.

işte o aklımın bir karış olduğu günlerde; babamın yaptığı bir şeyi hiç unutmam. her salak çocuk gibi sonradan anladım babamın büyük adam olduğunu...

evdeyiz ailecek, televizyon izliyoruz, ben "elma" isterim diye tutturdum. dedim ya, ilgimi dağıtmak kolaydır diye, hemen sonrasında bu sefer "muz" diye tutturdum. evde mevcut olmayan meyveleri istemekte üstüme yok. garip olansa; değil bizim evde, orta halli hemen hemen hiç bir ailenin evinde bulunmayan bir meyve var o sırada bizde, kivi... babam, elinde tüylü ve kahverengi bir meyveyle içeri girdi. gözlerimdeki yaşlar durdu, meraklı bakışlar sordu "o ne?". babam, sakin sakin anlatmaya başladı "bu, kivi. pahalı bir meyvedir, bizde de iki tane var zaten. bu meyvenin özelliği; her ne istersen onu olması. şimdi canın muz istiyor ya, sana bir parça kivi vereceğim, yerken muz tadı alacaksın. istersen şeftali, istersen elma, istersen erik... artık canın ne isterse..." bu bir mucize olmalıydı... o aralar ton ton ailesi diye bir çizgi film var televizyonlarda. ailenin bütün fertleri, sandalye beşik, merdiven ne isterlerse o eşya olabiliyor. ben de bu meyvenin mucizesine o anda inanıveriyorum, içim nasıl kıpır kıpır. babam, büyük bir özenle soydu kiviyi, elma gibi dilimledi, güzel bir tabağa koydu. öylece bakıyorum kivi parçalarına... muz geçiyor aklımdan, elma geçiyor, şeftali geçiyor... kapatıyorum gözlerimi, babam ağzıma bir parça kivi veriyor. aaaaa, sanki muz yiyorum, tadı aynı, yemin ediyorum aynı... sonra "şimdiki erik olsun" diyorum... aaaaa aynı erik tadı, hem de papaz eriği... öyle güzel...

babam, bana mucize meyve getirdiği için o gecenin kahramanı oldu... ben yıllar yıllar sonra öğrendim ki kivi istediğin meyve olabilme özelliğine sahip değil, ama hiç hayal kırıklığına uğramadım. çünkü ben ne zaman gözlerimi kapatıp, hayal edersem, ağzıma istediğim tat gelir... ne zaman çok istesem ve çalışsam, başarırım... ne zaman inat etsem ve inansam, yaparım... ne zaman kivi yesem gülerim...

babama...