29 Nisan 2015 Çarşamba

neşter ve özgürlük

küçüğüm, dediler ki "dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak herşey". ben de oturdum sevdim. önüme geleni, kocaman kocaman, fütursuzca sevdim. can dostlarımı, adayı, ailemi, sevgililerimi, yeşili, denizi, kendimi, çikolatayı, istanbul'u, evimi, biber dolmayı... sevdim...

geçen cumartesiydi; hayatta beni en iyi bilen 3 kişi, evin ortasında, ameliyat masasında, benim ciğerimi açtı. aldılar neşteri ellerine, incecik bir çizgi çektiler göğsümden aşağı, canım hiç yanmadı. göğsümden aşağı, neşterle açarken beni, sordular... anlattım... yine sordular... daha da anlattım...
"korkma, biz yanındayız, hadi beraber çözelim, gerçek her ne olursa olsun, biz varız" dediler.
ellerim üşüdü, tuttular.
"bilmiyorum, bulamıyorum, çok karanlık" dedim, "sesimize gel, burası aydınlık" dediler.
"yürüyemem, halim yok, çok yorgunum" dedim, koluma girdiler, beraber yürüdük.
"neden böyleyim?" dedim. "olduğun gibi güzelsin" dediler.
ağladım, gözyaşımı sildiler. güldüm, daha çok güldürdüler.
"rüya bu, çok saçma bunlar" dedim. "gerçekle rüya arasında sandığın kadar büyük uçurumlar yok belki de" dediler.
"nasıl geldim bu konuya şimdi ben?" dedim. "belki de hep o konudaydın" dediler.

insanın kalbine doğrudan bakan insanlar olması ne güzel... şimdi daha güzel hayat. istediğim kadar düşüp, istediğim kadar hata yapabilirim. herşeyi berbat edip, habire yanlış kararlar verebilirim... işte asıl özgürlük bu.

14 Mart 2015 Cumartesi

hayat, arkadaşları ihmal edecek kadar uzun değil...

aradılar, hastaneye gittim. halsizdi, yorgundu...
düşündüm de uzun süredir görmemiştim, bir kahve içimlik bile buluşmamıştık. son gördüğümden beri evlenmişti, hastalanmıştı, iyileşmişti, belki bilmediğim neler neler olmuştu. belki çok sevinmişti bir şeylere, belki çok üzülmüştü ama ben bilmedim. iş dedim, "eve gideyim, sonra halim olursa çıkar, görüşürüm" dedim, "başka plan yaptım" dedim, bazen telefonu bile açmadım, erteledim, iptal ettim.
hayat, kendini işe adayacak ya da arkadaşlarını ihmal edecek kadar uzun değil.
lanet olsun bizi eve çoook yorgun getiren işlere :(
çabuk iyileş aco...

21 Aralık 2014 Pazar

37'den 20'ye öğütler...


eğer zamanı geri alma şansım olsaydı, ah keşke olsaydı, bir sürü şeyi farklı yapardım. yaptığım kimi seçimlerle gurur duymuyorum, onlarla yaşamayı elbette öğrendim, her gün "ah keşke" demiyorum ama bambaşka bir hayatım olabilirdi diye düşünmekten de kendimi alamıyorum.

bu yazı, 37 yaşındaki diren'den, 20 yaşındaki diren'e olsun...

1. düzenli olarak spor yap. ister yürü, ister voleybol oyna, ister yoga yap, ister bisiklete bin ama mutlaka spor hayatının bir tarafında olsun. hem seni ağırlaştıran, hantallaştıran ve sağlığını bozan kilolardan uzak durursun, hem de kafa boşaltmanın en muhteşem yolu.

2. akşamları işten gelince yüzümü yıkayıp, makyajımı çıkarmaya, krem sürmeye hep üşendim. üşenme. cildine iyi bak, sonra çok geç oluyor.

3. ömrü hayatımda kenarda 5 kuruşum olmadı. güzel para kazandım, güzel harcadım. son 3 senedir kenarda biraz param var. insana kendini iyi hissettiriyor. bir arabanın bir tekerini bile alamıyorum birikenle ama bu kadarının bile verdiği his güzel.

4. parayı boşver de arkadaş biriktir arkadaş. ben tek çocuğum ama kendimi bir gün bile yalnız hissetmedim. bütün yatırımın dostluğa, arkadaşlığa olsun.

5. özel günleri kutlamak keyifli. babam 10 yaşındayken kadınlar günümü kutlardı. insanların birbirine irili ufaklı hediyeler verip, bir araya gelmesi güzel... üstelik bu günleri takvime ya da aklımıza not almak zorunda da değiliz artık. teknoloji var, sosyal medya var, unutmak için umursamamak gerekiyor.

6. ben yemek yapmayı bilmiyorum. bilmediğim için sevmiyor, sevmediğim için bilmiyorum. bir kısır döngü... sen sev, bil, öğren... şimdi kurslara falan gidip, yemeğe yapmaya olan ilgimi arttırmaya çalışıyorum ama biraz nafile bir çaba sanki...

7. benim anne tarafı gürcü. anneannem kardeşleriyle gürcüce konuşur. ben ve benim bir üst jenerasyon ise gürcüceyi ne anlıyor ne konuşuyor. büyük kayıp... derdimi anlatmaktan bir tık daha fazla gürcüce bilmeyi çok isterdim. bu arada ilk fırsatta annemi de alıp, minik bir gürcistan gezisi planlamak lazım.

8. gezi falan demişken, gez. seyahat en harika şey. bütün fırsatları değerlendir. neresi olursa gez. öğrenci değişim programlarını mutlaka değerlendir. bol seyahatli iş ve masa başı iş arasında kalırsan seyahatli olanı seç. arkadaşlara yancı yazılıp, yurt dışına çıkma fırsatlarını asla kaçırma. hatta gezdiklerini yazsan daha da harika olur.

9. yazı falan demişken de yaz... ister kendine ister kamuya yaz. ama yaz...

10. bu günlerde doğallık, doğal ürün, organik tarım moda oldu. eskiden "siz hala annenizin yağını mı kullanıyorsunuz?" diye reklamlar vardı. şimdi "tel dolap", "eski tatlar" diye yemek programları var. babaannelerin mutfağına dönüş başladı. sen akıllı ol, sağlıklı beslen. hamburger, pizza yeme demiyorum. hobi olarak yine ye ama sebzeden, balıktan yana dur hep...

11. ben ne rezidans ne de site severim. mahalle severim. mahallede terzim, ayakkabı tamircim, tabii ki bakkalım, manavım ve kuaförüm var. sabahları, akşamları selamlaşırız. mahalle esnafından alışveriş yapmaya dikkat et, selam vermeye de...

12. ev dediğin, arkadaşlarla, gelenle gidenle güzel. ben pek iyi bir ev sahibi olamadım, iyi yemek yapamadığım için. ama sen etkinlik insanı ol. evde toplanmak için çeşitli bahaneler yarat, tema bul, güzel atıştırmalıkların olsun, buzdolabın her daim neşeli olsun.

13. oku. eline ne geçerse oku. kütüphanen zengin olsun.

14. iyi para kazanıyorsan eğer, kaliteli bir çantan, ayakkabın, elbisen ve palton olsun. özel zamanlarda hayat kurtarır bunlar.

15. dil bilmen zaten şart ama 2 dil bilsen daha iyi. ben almanca da öğreneyim dedim, olmadı. sen ingilizce mutlaka bil, yanına bir tane daha bil.

16. anneanne ve dedeni sıkıştır, nerelerden geldiklerini, hikayelerini anlatsınlar. kaydet. hatta fotoğraflarına el koy, çerçevelet kimilerini. anılarına, geçmişine sahip çık.

17. yolda bazı arkadaşlarını kaybedeceksin. takılma, yoluna devam et. bazen hafıza kaybı iyidir.

18. güçlü kadın her daim çekici. her ne kadar "erkek, kendisine ihtiyacı olan kadını tercih eder, onu sever, ona değer verir" deseler de sen öyle erkek seçme. o, kendine güvensiz, aptal erkektir. sen ayakları yere basan, omurgası sağlam, muhabbetli, güler yüzlü kadın ol.

19. aşık olmadan ölme... bir gün betona çakılmak ne demek onu öğrenecek, öbür gün karnından kelebeklerin çıkmasına tanık olacaksın. bir gün bütün şarkılar sana çalacak öbür gün ana avrat küfür edeceksin. ama aşık olmadan geçirilmiş bir ömür bir tarafından hep eksiktir, unutma...

hazır 10 gün kalmışken, bir cümle de gelen yeni yıl için olsun:

2015 umudun ve barışın yılı olsun...

28 Eylül 2014 Pazar

hoşgeldin canımın içi sonbahar...



yapış yapış çirkin yaz aylarından sonra yağmurlu, hırkalı, duştan sonra üşümeli günlerdeyiz. hava gibi, kalbimiz de serin bu ara...

31 Temmuz 2014 Perşembe

komşunun denizi


(rodos, agathi plajı)

bayramı adada geçirdim ve adanın "istanbullu"ların istilasına uğramasını izledim 2 gün boyunca. mülteci taşır gibi gidip gelen motorları izledim. sahilde pet şişelerini yere fütursuzca atan kalabalıkları, peçeteyle çocuğunun ağzını silen ve kimseye göstermeden yere atan anneleri, kola tenekelerini futbol topu yapıp, sonra da onu sokakta bırakan babaları, kedilere tekme atan abileri, mısır koçanını oturduğu banka kenarına bırakan ablaları izledim. yere tüküren sonra da ayağıyla ezenleri, algida dondurmanın ambalajını denize atıp arkasından batıyor mu batmıyor mu diye bakanları izledim. yine utandım, yine sinirlendim, yine üzüldüm...

biz çocuk eğitme işini kıvıramadık milletçe. çünkü denize karpuz kabuğu atan adamın oğlu, büyük bir olasılıkla sigarasını fırlatacak vapurdan seneye. bunda bir yanlış görmeyecek. bu çevre bilinci konusunda geri dönülmez bir yoldayız gibi geliyor bana. bu gidişle bütün denizleri bataklık yapıp, bütün dereleri kurutup, bütün parkları avm yapıp, boş her alana da apartman dikeceğiz. başka türlü rahat etmeyeceğiz.

bayramdan önce de komşunun adasındaydım. rodos'a gittim. denizi, yemeği, insanı, koruduğu tarihi mirası ile gözlerimi kamaştırdı. "iyi ki bizde kalmamış bu adalar, yoksa anasını ağlatırdık buraların" demekten kendimi alamadım. sürekli kafamda karşılaştırmalar yaptım ve her dersten sınıfta kaldık ülkece.

rodos, bizim topraklara sadece 1 saat uzaklıkta, marmaris'in tam karşısı... ama kafaca bizden 50 yıl kadar ileride.

27 Haziran 2014 Cuma

nuri bilge ceylan

geçen senelerde "yalnız ve güzel" ülkesine ithaf ettiği ödülü, bu sene "gezi'de hayatını kaybedenlere ve "soma"ya ithaf etti. göğsümüz kabardı elbette. zaten ben sanatçının politik görüşü olanını severim.

kış uykusu hakkında yazacak kadar anlamıyorum sinemadan. sadece izlediğim en samimi ve iyi diyaloglara sahip filmdi. bana 3,5 saatlik bir hikaye anlattı. ve ben, bir seyirci olarak o hikayedeki her karakteri tanıyormuş gibiydim. filmden sonra "tam aydın'a göre bir davranış" ya da "tipik nihal" diyebilecek durumdaydım.

hep konuşuruz kendi aramızda, iyi film nedir diye. iyi senaryo, iyi yönetmen, iyi oyuncu... hangisidir bir filmi iyi yapan? elbette bütününün iyi olması en ideali ama bence, en tepede senaryo duruyor. önce diyaloglar kavramalı beni. hikaye sağlam olmalı. kış uykusu benim için her şeyiyle göz dolduran bir filmdi.

bu tür ağzımı sulandıran filmler izlediğimde günüm harika geçiyor. yüzüme hemen bir "iyi ki izledim" gülümsemesi yerleşiyor. dünya daha güzel, hayat daha neşeli, insanlar daha iyi oluveriyor. bakkalla merhabalaşarak, kuaföre hafif baş selamı yaparak, kapıcıya kolay gelsin diyerek eve giriyorum.

o yüzden sinemayı sevmeyeni anlamam ben bir türlü. sinema sevilmez mi ya? dondurma sevmemek gibi bir şey bu...

çağlar iyice


ben kitapların altını çizerek okumayı severim. hem de öyle kurşun kalemle ve silinebilecek şekilde çizmem, tükenmez kalemle çiziveririm bütün paragrafı. eskiden yazmazdım ama son senelerde, kitabı hangi tarihte nereden aldığımı da yazıyorum ilk sayfaya. annem 40 yıldır bu şekilde kitap okur, sanırım yaş aldıkça anneme benziyorum.

siz hiç "bitmesin diye, okumuyorum" dediniz mi bir kitap için? dedim ben. böyle dediğim 1 elin parmakları kadar kitap var ve bence bunun için oldukça şanslıyım. çünkü her insanın hayatında böyle kitaplar olmalı. yok bence ama olmalı...

erken kaybedenler'i bitirdiğimde ağlamaklı olmuştum. sonraki bir kaç günüm "kitapların en güzelini okudum, bundan sonra okuduğum her kitap bundan daha az etkili olacak" diye düşünerek geçti. sonra unuttum bu hissi tabii ama içine düştüğün bir kitap olması, her kelimenin sende bir anı bırakması harikulade bir histir. sanki yazar yanı başında yazıyordur kitabı, öyle içine içine hissedersin ne düşündüğünü, işte o daha da harikulade bir histir.

emrah serbes kitap yazmaya devam etsin, başına bir şey gelmesin diye bilmediğim tanımadığım bir güce dua ediyorum kimi zaman. malum ülkemizde direnişçilerden çocuklara kadar herkesi öldüren bir mekanizma var. o yüzden "başına bir şey gelmesin de yazsın" diye bir yerlere dileğini bildirmek gerekiyor.

uzun lafın kısası, yeni kitabı çıktı. 6. gündür elimde. az az okuyorum bitecek diye...

hepimiz çağlar iyice'yiz.

2 Ocak 2014 Perşembe

10 puan


10 puan, 10 puan, 10 puan, 10 puan ve 40 puanla şampiyon...

geçti bir yıl daha ömrümüzden...


memleketin ahlaki olarak boka sardığı günlerdeyiz. anlaşılan o ki, ülkenin tepesinde rüşvetsiz iş yapan yok. öve öve bitirilemeyen her türlü icraatta, kapalı kapıların ardında pazarlıklar yapılmış. bir otoban = bir çuval para, bir marmaray = 3 çuval para, 1 köprü = 2 çuval para, 1 toki inşaatı = bir ayakkabı kutusu para. yazık ki bu haberleri patlatan cesur yürekli savcılar, gözü pek araştırmacı gazeteciler, korkusuz emniyet müdürleri ya da "gezi"zekalı bir kaç iyi adam olmadı. başka bir karanlık dünya; cemaat hareketi oldu. dolayısıyla son durum; tencere dibin kara, seninki benden kara. biz de maaşa talim garibanlar olarak bu iğrenç savaşı, büyük bir şaşkınlık içerisinde izliyoruz. usta da arada çıkıp çıkıp, dalgalı ekonomiden bizi sorumlu tutuyor. gerçi en son -camide içki içip, toplu seks yaptılar- da demişti. o yüzden pek umursamıyoruz açıkçası.

gezi direnişi, mevcut parlamenter sisteme daha yansıyamadığından, ben ve benim gibi insanlar, yaklaşan yerel seçimlerde kime oy vereceğini bilemiyor. aç açıktayız yine. zaten bu savaşta anca bir oyumuz vardı, onun da önemi olmadığı anlaşıldı. boşlukta savrulup duruluyoruz. bundan 1-2 sene sonraki durumumuzu sihirli bir kürede görmeyi çok isterdim...

her yılbaşında bir sürü dileğimiz oluyor, yeni yıldan beklentilerimizi sıralıyoruz bir bir... bu sene sadece şunu diliyorum;
daha iyi direndiğimiz bir yıl olsun. azıcık öğrendik, devamını getirelim 2014'te.

haa, bir de gelinlik bana yakışır bence. bu da kişisel istek :)

fotoğraf: frankfurt'ta kısmet arayanların kilit bağladığı bilmem ne köprüsü. bu da çalışmazsa, kendimi o köprüden atacağım. (kesin bilgi)

9 Eylül 2013 Pazartesi

ah bu pazartesiler



kendi isteğimle kalktığım zamanlarda zımba gibiyim, geri kalan tüm kalkışlarımda üstteki durum geçerli :( üstümden atamadığım bir yorgunluk ve bitkinlik hali... sanırım bu biraz da bütün yazı suya doğru düzgün kavuşamadan geçirdiğim için oldu. bir daha asla işleri bahane edip, tatili ertelemeyeceğim. bu da bana ders olsun.

neyse ki korkunç sıcak, terli, yapış yapış yaz geçti ve güzelim sonbahar geldi.
merhaba hırka mevsimi, özledik...

17 Ağustos 2013 Cumartesi

ben yazmazken



ben yazmazken, yani aslında elim klavyeye hiç gitmezken çok gezdim. manchester’a, porto’ya, londra’ya, madrid’e, midilli’ye, izmir’e, düsseldorf’a, napoli’ye gittim.
düsseldorf’u donduran soğuğuyla, napoli’yi öldüren sıcağıyla, porto’yu enfes yemekleriyle, londra’yı korudukları binalarıyla, midilli’yi sakinliğiyle hafızama yazdım. keşke hepsine gezmek için gitmiş olsaydım. sokaklarında dolaşıp, istediğim restoranlarında oturup yemek yiyebilseydim ve gönlümce müze, bina vs görebilseydim. ama olduğu kadarı bile çok keyif verdi bana.

ben yazmazken, türkiye harika bir direnişe sahne oldu. taksim gezi parkı’nda doğan direniş, büyüdü, serpildi ve tüm türkiye’de inanılmaz bir hassasiyet yarattı. içinde bulunmaktan, destek vermekten, savunmaktan gurur duydum. gezi, gezi ruhu, gezi’nin anlatmak istedikleri hakkında yazılar yazabilmeyi çok isterdim ama çok parçalı bir bulmaca gibi şimdilik. her hangi bir siyasi zemine oturmuyor, istekler farklı, yaklaşımlar daha bireysel. ama yine de yaşasın gezi ruhu/dayanışması ve sosyal medya…

bu arada, konudan hareketle, adımın artık daha anlaşılır olmasına çok seviniyorum 

- merhaba diren ben
- merhaba irem hanım
- yok irem değil, diren
- hıı, didem hanım
- didem de değil, diren
- hah anladım direm hanım
- off, neyse, lanet olsun, direm ben evet

diyoloğundan kurtulmuş gibiyim. şimdi “diren gezi’deki diren gibi” diyorum, hop diye akılda kalıyorum.

ben yazmazken, adadaki “hastanesizlik” gerçeği iyice herkesin gündemine oturdu ve biraz da gezi eylemlerinden deneyimlerle adada protestolar başladı. hala bir hastanemiz yok, yani kalp krizi geçirseniz adada ya da balıklama atlarken kafanızı taşa vursanız sizi götürebileceğimiz bir yer yok. “hemen karşıya, kartal’a geçelim” derseniz, sizi imkansızlıklar bekliyor olacak. motor bozulması, benzin bitmesi vs gibi… o yüzden benden size tavsiye; adada yaralanmayın ve ölüm tehlikesi içeren hastalanmalar yaşamayın.

ben yazmazken, 6 mayıs denizler’in asılmasının, 2 temmuz sivas katliamının ve 17 ağustos marmara depreminin yıldönümleri geldi, geçti. ölen, öldürülen, yakılan kimseyi unutmadık.

ben yazmazken, geçen 4 bayramda dedem bana yine harçlık verdi. uzun ömürlü olsun 

ben yazmazken, dostlar, aile ve iş aynı kaldı. adada İtalyan sofraları kurup güldük, kızlarla eve dönmeyi hiç istemeyerek yedik içtik, sevgiliyle huzurla tatiller yaptık, öğle arasında sohbete kaçtık.

ben yazmazken, burgazlı güven’i kaybettik ve bu bana çok dokundu. canım arkadaşım, telefonunu silemedim hala…

ben yazmazken, dünya döndü, geceler gündüz, gündüzler gece oldu. develer tellal iken, pireler berber iken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken…

30 Nisan 2012 Pazartesi

tarihe bakılırsa blog şifrelerimi unutmam normal. zira 1 seneye yakın olmuş. o halde kıralım şeytanın bacağını, ilk cümlemizi yazalım 10 ay sonra... "1 mayıs'ta adalılar olarak meydandayız, coşup, şarkı söyleyeceğiz, bekleriz"

21 Haziran 2011 Salı

yazı..

yazmak disiplin işi... düzenli olarak krem bile süremediğim için düzenli yazı da yazamıyorum. halbuki yazı benim yüreğimdeki ağırlıkları kaldırıyor. daha sık kaleme uzanmak gerek.

bu arada; vapur tarifesini, kafasını kullanmadan hazırlayan tüm yetkililerin, tez zamanda yetkileri alına inşallah...

güzel yazlar olsun...

iş hayatı

95’te çalışmaya başladım ben. sirkeci adliyesi’nin asma katında avukatların emsal kararlar bulmasına yardımcı oluyordum. üniversiteyi kazanamamıştım, tekrar dersaneye gitmek yerine çalışmaya başladım. boş zamanlarımda da “sayı bulmaca” oynayıp, test çözüyordum. deri güzelim koltukları fırfırlı, bol desenli kumaşlarla kapladığımız ve benim beyaz tayt giydiğim dönemlerdi.

üniversiteyi kazanınca adliyeden ayrıldım, bu sefer kazandığım bölümle ilgili bir yerde çalışmaya başladım. acenta gülhane’deydi. ben erken gelip, soba yakıyordum, tavandan düşen boyaları süpürüyordum. sonra alev geliyordu. alev cin gibi kız, bütün o işi yapıyor. ben daha çok mutfakta, taburede sohbet eden tiplere benziyorum. zaten okulum var, pek havalıyım.

gel zaman git zaman, okul bitti, sınıfın parlak öğrencilerindendim, hemen büyük acentalardan birine girdim. amerikalı’larla çalışıyorduk. çok sevdim şirketimi, çok… harika arkadaşlıklarım ve patronlarım oldu. asıl okulum orası oldu, bildiğim herşeyi orada öğrendim. turizmin korkulu rüyası terör ve mavi çarşı patlaması… her şey altüst oldu, veda ettik acentamıza, kendimi bir yatırım şirketinde yönetici asistanı olarak buldum. ben ne anlarım borsadan?! ama iyi idare ettim doğrusu. çok geçmedi, hisse senetleri dünyası beni öldürüyordu, başka bir acentaya geçtim. sonra başka bir acentaya… organizasyonlar, etkinlikler, gruplar, toplantılar yaptım. kendime güven geldi bir ara kendi şirketimi bile kurdum. hatta butik otel işlettim taa karadeniz’de… otellere havlu ve nevresim sattığım zamanları da unutmamam gerek…

ben “işinde mutsuz olursan, hayatın kötü gider” diye düşünürüm hep. o yüzden işimde mutlu olmak için elimden geleni yaptım. renkli masalarım oldu, masamda çiçeklerim, bir sürü kalemim, fotoğraflarım oldu, güldüm, güldürdüm, yardım ettim, paylaştım, sohbetler ettim, öğrendim, öğrendikçe büyüdüm… işimi çok sevdim, iyi yapmaya çalıştım hep… sabırsız olduğum için değil, tahammül sınırlarım dar olduğu için değil, hep daha iyi şeyler olabileceğine inandığım için gittim. önceliklerim para ve ünvan olmadı hiç, tek önceliğim var; mutluluk…

yıl oldu 2011, ben geldim 34’üme… yaşıtlarım şirket sahibi oldu, müdür oldu, anne oldu… ben hala mutluluğun peşinden koşuyorum. aklıma, cesaretime, işime güveniyorum. aydınlık ve neşeli günlerin kapıları yine açılacak, biliyorum… bu sefer bambaşka olacak, onu da biliyorum. yeni işim bana özlediğim ve beklediğim herşeyi verecek, uğurlu gelecek. beklediğime değecek, biliyorum…

iş hayatına adım atmamı sağlayan fikret üregen’e, bana turizm hakkındaki herşeyi öğreten fikret atalay’a, argun erkaya’ya, gökalp özdikicioğlu’na, ahmet şensılay’a, ünal şengün’e, deniz tüfekçi’ye ve şebnem dikmenli’ye… otelini bana emanet eden nedim türkmen’e… çok özel teşekkürler… dilerim başlarına hep iyi şeyler gelsin…

25 Nisan 2011 Pazartesi

sırrı...

beşiktaş, beyoğlu, şişli, beyrampaşa, eminönü, eyüp, fatih, gaziosmanpaşa, kağıthane, sarıyer'de oturan insanlar ne kadar şanslı...
oy verebilecekleri bir "sırrı süreyya önder"leri var. bizim kimsemiz yok...

31 Mart 2011 Perşembe

kaybedenlerden misiniz?



kaybedenler kulübü'nü izledikten sonra, birçok şey hatırladım. 90'lı yılların gençliği olmak, diğerleri gibi değildir çünkü. ruhundan, klasiklerinden, müziklerinden, programlarından çokça bahsedilmez, özlemle anılmaz. kimilerine göre kaybedilmiş gençliktir, özal gençliğidir...

kimdir kaybeden? evi, arabası, düzenli maaşı olmayan, kendi çekirdek ailesini oluşturamamış olanlar? hayatta hiç bir başarısı olmayanlar? işinde bir türlü yükselememiş olanlar? sürekli bağıran patronuna yıllardır ses çıkaramamış olanlar? ünlü markaları tanımayanlar? büyük otellerin spa'sında ne yapacağını şaşıranlar? kredi kartında yetersiz bakiye olanlar? burnunu edirne'den öteye geçirmemiş olanlar? moda şarkıları ve klipleri bilmeyenler? çalıştığı bankadan internet şifresi edinmek yerine, her faturasında sıraya girenler? "şarj" yerine "şarz" diyenler? ülkemin doğu tarafında, fakir bir köyde doğanlar?

kimdir kaybeden?

bence tek kaybeden; hayatında bir kez bile aşık olmamış olandır, gerisi hikayedir...

29 Mart 2011 Salı

cumartesiler haktır...



yeni dönemde birçok şirket cumartesileri de çalışmaya başladı. bu furya benim gibi eski turizmciler için çok acayip bir gelişme değil. cep telefonları yokken, turisti anadolu'nun her yerinde gezdiren rehberler ve kaptanlar için ofiste birinin nöbetçi kalması gerekirdi. hatta pazar günü bile ofiste tek başıma şarkılar söylediğimi hatırlarım.

gel zaman git zaman, cep telefonları yaygınlaştı. parmaklarımız, bilgisayardaki gibi hızlı çalışır oldu telefon tuşlarında. iletişim çağıydı malum ve kirlendi dünya :)

iletişim çağı diyoruz ama nedense şirketlerin cumartesi kuralı değişmedi. askerlikteki anlamsız ve sadece gelenekten süren kurallar gibi...

halbuki haftada 1 gün tatil yeterli değil. dinlenmek, gezmek, bakım yapmak, arkadaşlarımızla görüşmek, sevgiliyle el ele yürümek, istanbul dışına kaçamak bir gezi yapmak, aylak aylak oturmak, king oynamak, sinemaya gitmek, aileyle kaliteli zaman geçirmek için sadece 1 gün yetebilir mi? pazartesi günü işe enerjik ve neşeli başlamak mümkün mü?

ben, cumartesi insanları ofise gelmeye zorlayan patronların, evde mutsuz olduğuna inanırım. kendini seven, evinde ya da dışarıda iyi vakit geçiren kimse, cumartesileri de ofise gelinsin, çalışılsın istemez.

eğer, hergün, dönüşümlü olarak 3 kişi, bu konuda patrona çemkirse eminim sorun kalmaz...

cumartesiler candır...

25 Şubat 2011 Cuma

papatyalı sokaktaki evimize methiye...

kalbimiz kırıktı... çok kırıktı... turuncu boyalı odalarımızdaki, çift kişilik yataklarımızın orta yerinde yatardık. güzel havalarda balkondaki sandalyelerde, bir türlü yeşermeyen çiçeklerimize bakardık. dokunduğumuz çiçek ölürdü ama dokunduğumuz kalpler kırmızı olurdu, bilirdik... kira ve faturalar üst üste gelirdi, içimiz sıkılırdı, dostlar gelirdi, içimiz açılırdı...

ne güzel kahvaltılar ve ne güzel sohbetler ettik... hayatımızın en acayip günleriydi... "acayip" kelimesini özellikle seçtim çünkü "mutlu" diyemem, "mutsuz" da... ama şöyle diyebilirim; gün içinde sürekli değişen bir ruh hali içindeydik. hıçkırarak ağlarken, delice gülebiliyorduk birden... ters esen rüzgarın sebep olduğu koku yüzünden, genzimiz yanarak uyanmışlığımız vardır...

"evi ev yapan, yanan ocağıdır" dediği için nefis yemekler yapardı. portakallı kerevizini rüyamda görmüşlüğüm vardır.

papatyalı sokak, ikimize de şans getirdi... orada geçirdiğimiz her gün acayip ama her gün güzeldi. bir daha aynı çatı altında yaşar mıyız bilmiyorum ama burnumda tütüyor bazen, gülümsüyorum...

iko'ya...

13 Şubat 2011 Pazar

yap - yapma



- sevgilinize ne kadar sevimli olursa olsun, oyuncak ayı almayın. yıllardır size söylemeye çalıştığımız net gerçek şudur; ayı sevmiyoruz… oyuncağını da sevmiyoruz…

- şık bir restorana götürdüğünüzde; sürekli “özel günlerde fiyatlar 3’e katlanıyor” demeyin. hesap geldiğinde gözlerinizi belertmeyin.

- lütfen billboardlara “seni seviyorum leyla” yazmayın. bunun modası geçeli çok oluyor.

- kol düğmesi kullanmayan birine, belki birgün şık olmak ister diye, kol düğmesi almayın.kullanmıyorlar işte...

- “sevgililer günün kutlu olsun” diye mesaj atmayın. bu nedir allah aşkına? sevdiğinizi söylediğiniz kadına/erkeğe bunu mu yazabiliyorsunuz sadece? daha samimi, sıcak, içten olmayı deneyin. incileriniz dökülmez.

- eğer uzakta değilseniz birbirinize, bir göz, görün birbirinizi. bir sıcak kahve için, bir simit paylaşın, yanağından öpün… neyse ne… ama sanal alemden biraz uzaklaşın. bugünlük canım, sonra dönersiniz koşa koşa…

- sevgilinizin üstüne olmayan iç çamaşırları almayın. öğrenin bedenlerinizi artık. bilmem nerede yöneticisiniz, bilmem ne şirketinde sorumluluk sahibi koca insanlarsınız; insan sevgilisinin doğumgününü, ayakkabı numarasını, bedenini, sevdiği yemeği, rengi, tarzını, tarzı olmayanı bilmez mi?

- alacak hediye bulamayıp, hatta üzerinde hiç düşünmeyip, sevgiliye para verilmez… gerçekten ayıptır. daha da söylenecek bir şey yok bu maddeye…

- sevgiliye küçük / büyük ev aleti de alınmaz… onlar bir kadını gerçekten çok sevindirebilir kimi zaman ama lütfen özel günleri seçmeyin. sıradan günlerde alın o hediyeleri.

- eğer özel günlere yakın zamanlarda, vitrinleri gezerken bir şeyi beğenmişsek, bu size ipucu olsun.

- üzerinde düşünülen, kafa yorulan şeyler önemlidir her daim. bunu aklınızda tutun. hediye seçmek güzeldir, hediye vermek de güzeldir... deneyin... hediyenin uyduruktan teyyare bir şekilde seçildiğini anlarız biz... evet bu da bizim özelliğimiz... herşeyi biliriz :)

- "hediyeni sipariş ettim ama gelmedi", "aldım ama evde" yalanlarına sığınmayın. o gün aniden gelmedi, hazırlığınızı ona göre yapın. almadıysanız, bir not yazın, bizi gülümsetin.

- özel günde evlenme teklif etmeyin rica ederim. çünkü evlenme teklifi aldığımız günü de "kutlanacak özel günler" listesine alacağız :)

hadi "aşk olsun" hepinize...

28 Ocak 2011 Cuma

hayat neden ibarettir?

son zamanlarda hayatın neden ibaret olmadığını öğrendik. hayat seksten ve içkiden ibaret değildir. peki neden ibarettir?

hayat, gülmekten, dostlarla sıkı muhabbet etmekten, aşktan, sevgiliyle geçirilen neşeli zamanlardan, içkiden, güzel filmlerden, yolculuktan, seksten, hayal dünyasına daldıran kitaplardan, ellerin patlayıncaya kadar alkışladığın konserlerden, içinde huzurlu olduğun 4 duvardan, rahat bir yataktan, güzel rüyalı uykulardan, çaya banılan bisküviden, sabahlıkla içilen nesquikten ibarettir...

hayat, bugün içkiden ve seksten ibaret değil. yarın aşktan, dışarda elele gezmekten, öpüşmeli televizyon dizisi izlemekten, mini etek giymekten ibaret olmayacak...

bilmem anlatabildim mi?

The Tower of Babel



The tower of Babel by Pieter Bruegel

12 Ocak 2011 Çarşamba

inadına...


kerem'in kamerasından, adada inadına içerken...


45 santime inat, sıklaştıracağız safları...
yasaklara inat, içip güzelleşeceğiz...

kır düğünlerinde, renkli ışıklar altında, elimizde kadehlerle, deniz kenarında, dans edip eğleneceğiz...inadına...

kız erkek, okulun duvarında gülüşüp, arkadaşımızın omzuna kolumuzu atacağız... inadına...

özgürlüğün tanımı bunlar olduğu için değil, buradan başladığı için... inadına yapacağız...

yüksek sesle şarkılar söyleyip, rakı içemediğimiz, kadınla erkeğin arkadaş olamadığı bir ülkede yaşamayı reddettiğimiz için inadına yapacağız...

inadına aşk, inadına özgürlük...

5 Ocak 2011 Çarşamba


adaya ilk taşındığımız zamanlar, evde siyah beyaz bir televizyon vardı. arka balkondaki antene tencere kapağı bağlamıştı annem, nedense eski günlerde antene alüminyum bir şeyler bağlayınca daha iyi gösterdiğine dair bir inanç vardı. televizyona değil kapağı, tencerenin kendisini bile bağlasanız çalışmaz duruma gelince, babam akşam kucağında koca bir paketle eve geldi. paketin televizyon olduğunu anlayınca evde bir sevinç dalgası... açtık neyse, köpüklerinden sıyırdık "nortmende" markalı, renkli televizyonu. eskisini kaldırıp, yeni ve güzel televizyonumuzu yerleştirdik dolabın üzerine.
trt 2'nin de yeni açıldığı günler... bir açtık, kırmızılar kırmızı, maviler mavi... insanlar daha bir neşeli, daha bir güzel sanki... trt 1'de bir şey izlerken, ekranın sağ alt köşesinde bir kare açılıyor ve trt2'de "yalan rüzgarı"nın başladığını haber veriyor. aman allahım ne büyük bir teknoloji bizim için o zamanlar. bunu renkli televizyona ait bir gelişim zannetik bir süre, meğer siyah beyazlarda da varmış aynı şey.
şimdi çok kanallı, incecik, gerçeklik hissi verecek kadar renkli televizyonlarımız var. o televizyonlarda gösterilen türlü türlü dizi, film, istemediğin kadar temalı program, tartışma platformaları ve maç var. ama hiç biri babamın içeri kucağında bir paketle, eve girmesinin yerini tutmuyor.
yalan rüzgarı'nı izleyip, nortmende marka televizyonu olanlara selam olsun...

29 Aralık 2010 Çarşamba

neşeli yıllar...



bir yılı daha tüketmeyi başardım, sıra yenisinde... umuyorum hiç bir senem, 2010 gibi olmasın bundan sonra. yeni yıl için kocaman kocaman hedefler koyup, büyük sözler vermek istemiyorum. sonra her okuduğumda "ee bunu da yapamadım bu sene, eee bu da olmadı" diyip üzülüyorum.

daha çok çiçek aldığım, kitap okuduğum ve film izlediğim bir sene olsun.
daha az üzüldüğüm ve ağladığım bir sene olsun.
daha mutlu, aşık ve zayıf olduğum bir sene olsun.
daha az tartışmalı ve kalp kırılmalı bir sene olsun.
daha muhabbetli ve neşeli olsun.
yeteri kadar vermeyi ve harcamayı öğrendiğim bir sene olsun.
kendimi sevdirmek için takla atmamak gerektiğini öğrendiğim bir sene olsun.
bazı şeyleri zamana bırakmayı, bazı şeyleri beklemeyi, bazı şeylerden vazgeçmek gerektiğini öğrendiğim bir sene olsun.
2011, bana çok değil biraz şans getirsin lütfen...
gerektiğinde aklımla gerektiğinde kalbimle hareket etmeyi başarmayı diliyorum bu sene.
ama 2011'de en çok "bir ev" diliyorum... içinde "biz" olabileceğim bir ev diliyorum.

neşeli yıllar :)

10 Aralık 2010 Cuma

yumurta candır...



bu yoğun yumurta gündeminde siyasetimizin mizah duygusundan ne denli yoksun olduğunu bir kez daha farkettim :(
başbakan, yumurta atan öğrencilere "o kadar yumurtaları varsa, omlet yapsınlar" dedi... ama bu hiç iyi bir espri değil ki! o metin yazarını bir kez daha gözden geçirsinler bence. süleyman demirel'in metin yazarı hala yaşıyor mu, sorup araştırsınlar, renk gelsin manşetlere...

22 Kasım 2010 Pazartesi

faşizm çok ayıp bir şeydir (sırrı süreyya önder)



sayın özkök, benim ahmet kaya’ya yaptıklarınızı ‘kalleşlik’ olarak nitelememe hislenmişsiniz. ismimi anıp anmama kararsızlığınız sürerken birdenbire ‘süreyya kardeş’iniz oluvermişim. bana, medyada daha büyük bir iktidarım olsa ne tür manşetler atacağımı sormuşsunuz. sorunuzun cevabı yazımın başlığındadır.

sayın özkök, size, aslen italyan olan bir gazeteciden bahsetmek istiyorum. gazetecinin adı curzio malaparte. gençliğinde faşist partiye üye olmuş fakat insanlığı ağır basınca yazıları sansürlenmiş, ev hapsine alınmış, sürgün edilmiştir. 1941’de rus cephesinin açılmasıyla birlikte, inşallah oralarda ölür umuduyla, teğmen rütbesi ve savaş muhabirliği göreviyle bölgeye gönderilmiştir. ancak yazılarının yarattığı rahatsızlık, hitler’in kulağına kadar gitmiş ve ukrayna’da tutuklanmıştır. malaparte, yazdıklarını gizlice italya’ya sokarak savaşın korkunçluğu üzerine tarih boyunca yazılmış en iyi eserleri bizlere miras bırakmıştır.

ülkemizde kuzey yayınları’ndan çıkan ‘kaputt’ adlı anlatısının bir bölümünü kısaltarak aşağıya alıyorum.

“1941 yılı sonbaharında ukrayna’da poltawa yakınındaydım. bölgede partizanlar kaynaşıyordu. bir gün, bir alman subayı topçu konvoyunun başında bir köye girdi. köyde tek bir canlı yoktu, evler çoktan terk edilmiş gibi görünüyordu...
atların nal sesleri hemen hemen uzaklaşmış, ovanın çamuru içinde boğulmuştu ki birden bir kurşun vızladı ‘halt!’ diye bağırdı subay. kafile yine durdu, kuyruktaki batarya yine köy üzerine ateşe başladı...

subay yüksek sesle saymaya başladı: ‘dört, beş, altı. Bir tek tüfeğin ateşi bu. köyde sadece bir kişi var. o anda bir gölge, elleri havada koşarak kara duman bulutundan sıyrıldı, askerler partizanı yakaladılar, iterek subayın önüne getirdiler. subay eğerinin üstünden eğilip partizana baktı: ‘ein kind’ (bir çocuk) dedi alçak sesle. en fazla on yaşında bir çocuktu bu. zayıftı, acınacak haldeydi. elbisesi paramparça, yüzü kapkaraydı. saçları kavrulmuş, elleri yanmıştı. ein kind!
bir ara subay, çocuğun önünde durup, uzun uzun ve sessizce yüzüne baktı ve sıkıntı dolu bir sesle:
‘dinle!’ dedi. ‘sana kötülük etmek istemiyorum. benim işim bacak kadar çocuklarla savaşmak değil. lieber gott! savaşı ben icat etmedim ki?’
bir süre sustu, sonra insana garip gelen bir yumuşaklıkla sordu:
‘bak, benim bir gözüm camdır. asıl gözümün hangisi olduğu kolay anlaşılmaz. hemen, hiç düşünmeden hangi gözümün cam olduğunu söyleyebilirsen serbest bırakırım seni.’
çocuk hiç tereddüt etmedi:
- sol göz, dedi.
- nasıl bildin?
- çünkü ikisinden, soldaki daha insan gibi bakıyor.”

sayın özkök, nazi subayının ettiği “savaşı ben icat etmedim ki” lafı size bir yerlerden tanıdık geliyor mu? peki çocuğun akıbetini merak ediyor musunuz? sizce nazi subayı, bu muhteşem cevap karşısında çocuğun yanağını okşayıp gözlerinden öpmüş olabilir mi?

çocuğun hazin sonunu daha ilk satırda tahmin ettiğinizi düşünüyorum. 10 yaş masumluğunda ve çaresizliğinde birçok insana sadece cam gözlerinizle baktınız çünkü.

sizinle kişisel bir hesabım olamaz. sadece yaygın bir yanlışın en kristalize olmuş halisiniz ve sadece bundan dolayı yazımın konusu oldunuz. sizde olmayıp bizde olan en önemli şey, 10 yaşındaki bir çocuğun cesaretidir. bu cesaret bizleri öldürdü, siz cam gözlerinizle kibir saçmaya devam ediyorsunuz hâlâ.

size bir ‘kardeş’iniz olarak gerçekten kardeşçe bir şeyler söyleyerek bitirmek istiyorum.
siz bir röportajınızda en büyük korkunuzu, tekrar dışkapı-çinçin dolmuşlarına binmek zorunda kalmak olarak tarif etmişsiniz. iktidar ve güç tapınıcılığının böyle marazi yan tesirleri vardır. ruh hallerimizdeki temel fark da budur. biz ekmeksiz kaldığımızda, sofrasına bizim için fazladan bir tabak koyabilecek yüzlerce yoksul hane buluruz. siz ekmeksiz kaldığınızda, eline ekmek verdiğiniz insanlar da dahil olmak üzere, ikram edilecek bir bardak çay bulamazsınız.
kibri ve korkularınızı bir kenara koyup içtenlikle özür dilemeyi düşünün derim. ben bu yazıyı, sanki siz değil de kızınız “babama nasıl kalleş dersiniz?” diye sormuş
kabul ederek yazdım. siz mesela ahmet’in kızı melis’in gözlerinin içine bakarak yazdığınız şeyleri tekrar edebilir misiniz?

sırrı süreyya önder, 19.11.2010, radikal
fotoğraf; ceren suntekin

21 Kasım 2010 Pazar

olmuş mu hacı?

bu bayram tatilini fırsat bilip, 2 film birden yaptım. yaptım da, yapmaz olaydım... ikisinden de mutsuz çıktım ve kendimi yemeğe verdim. aldığım kiloların nedeni mahsun kırmızıgül ve çağan ırmak, bilesiniz...

newyork'ta 5 minare'den çıkan hiçbir aklı selim arkadaşım, iyi bir yorum yapmamıştı zaten ama ben korsan dvd'sinin çıkmasını beklemek yerine sinemaya gittim. bilet mısır ve frigo parası, çıkışta gidilen yemek falan derken epeyce masraf yaptım. peki "yahu, herşeye değdi, ağzımda nefis bir tat kaldı filmden." dedim mi? hayır.

geçenlerde "iyi film nedir kötü film nedir" tartışması yaparken basitçe kendimi şöyle anlatmıştım; çıktığımda kendimi iyi hissediyorsam, perdede gördüğüm beni içine aldıysa o film benim için iyidir. bu fikirden hareketle 5 minare için iyi film diyemem. bul kurşunlu, çatışmalı, hareketli bir sahneyle açılıyor film; sonrası topal... fazla mesaj kaygılı, kötü diyaloglu senaryo, demek istediğini bir türlü anlatamamış. toplu zikir sahneleri, fragmanlarda da gördüğümüz gibi gerçekten başarılı ama mesela ülkücü bir ekip vardı filmin başında islamcılarla omuz omuza hareket ediyorlardı, sonradan kendilerinden hiç ses seda çıkmadı. onlar niye senaryoda vardı yada sonradan niye yok oldular hiç anlamadım. nihayetinde ortalama bir zekaya sahip insanım.

"hacı, katil değil dede, bana herşeyi anlattı" diyen birine. "ne diyorsun sen, peki neymiş olay? kimmiş katil?" demez mi insan? filme göre denmiyor.

peki ya prensesin uykusu'nun durumu ne olacak? ben çağan ırmak'a prim vermekten yoruldum, o klişelerle dolu filmler çekmekten yorulmadı. bundan sonra da çağan ırmak filmine gidersem klişeler götürsün beni... yok masal seviyorsak, bu filmi de severmişiz de yok çağan ırmak bir iyi bir kötü film çekermiş, bu iyi olanıymış da, yok fantastik öğeler çok yerindeymiş de...

türk sinemasının canım yeni yönetmenlerine özcan alper, ilksen başarır, seren yüce, inan temelkuran...) sevgilerimi gönderiyorum ve hızlıca yeni filmler çekmelerini umut ediyorum.

28 Eylül 2010 Salı

bir kivi hikayesi...


çocuktum ufacıktım... o zamanlar "kuantum", "evrenden birşey dileme", "yoga", "reiki" gibi laflar yoktu dilimizde... en fazla "bir şeyi kırk kere söylersen olur" gibi fantezilerimiz vardı, hatta istediğim lacivert botu anneme ilettikten sonra, 39 kere de yatağımda bilmediğim bir varlıktan dilediğim olmuştu. o pahalı bot olmadı ama benzeri bir şey geldi. ben de dileğimi yeterince doğru anlatamadığımı düşündüm ve isterken detaylandırmayı öğrendim. bu, sonraki hayatımda çok işime yaradı, karşımdaki her kim olursa olsun "anlamıyorum seni" demedi, diyemedi... çünkü verdiğim detaylarla, anlatmak ya da söylemek istediğim şeyin robot resmini çizdirebilirdim.

öğretmen bir ailenin çocuğu olduğum için tutturmak, istediğini ağlayarak yaptırmak, kendimi odalara kapatıp küsmek gibi kanımca şımarık davranışlarım yoktu benim. bir iki söyler, üzülür, susardım sonra. ilgim de çok konsantre olmadığı için, dağılmam kolay olurdu hep.

işte o aklımın bir karış olduğu günlerde; babamın yaptığı bir şeyi hiç unutmam. her salak çocuk gibi sonradan anladım babamın büyük adam olduğunu...

evdeyiz ailecek, televizyon izliyoruz, ben "elma" isterim diye tutturdum. dedim ya, ilgimi dağıtmak kolaydır diye, hemen sonrasında bu sefer "muz" diye tutturdum. evde mevcut olmayan meyveleri istemekte üstüme yok. garip olansa; değil bizim evde, orta halli hemen hemen hiç bir ailenin evinde bulunmayan bir meyve var o sırada bizde, kivi... babam, elinde tüylü ve kahverengi bir meyveyle içeri girdi. gözlerimdeki yaşlar durdu, meraklı bakışlar sordu "o ne?". babam, sakin sakin anlatmaya başladı "bu, kivi. pahalı bir meyvedir, bizde de iki tane var zaten. bu meyvenin özelliği; her ne istersen onu olması. şimdi canın muz istiyor ya, sana bir parça kivi vereceğim, yerken muz tadı alacaksın. istersen şeftali, istersen elma, istersen erik... artık canın ne isterse..." bu bir mucize olmalıydı... o aralar ton ton ailesi diye bir çizgi film var televizyonlarda. ailenin bütün fertleri, sandalye beşik, merdiven ne isterlerse o eşya olabiliyor. ben de bu meyvenin mucizesine o anda inanıveriyorum, içim nasıl kıpır kıpır. babam, büyük bir özenle soydu kiviyi, elma gibi dilimledi, güzel bir tabağa koydu. öylece bakıyorum kivi parçalarına... muz geçiyor aklımdan, elma geçiyor, şeftali geçiyor... kapatıyorum gözlerimi, babam ağzıma bir parça kivi veriyor. aaaaa, sanki muz yiyorum, tadı aynı, yemin ediyorum aynı... sonra "şimdiki erik olsun" diyorum... aaaaa aynı erik tadı, hem de papaz eriği... öyle güzel...

babam, bana mucize meyve getirdiği için o gecenin kahramanı oldu... ben yıllar yıllar sonra öğrendim ki kivi istediğin meyve olabilme özelliğine sahip değil, ama hiç hayal kırıklığına uğramadım. çünkü ben ne zaman gözlerimi kapatıp, hayal edersem, ağzıma istediğim tat gelir... ne zaman çok istesem ve çalışsam, başarırım... ne zaman inat etsem ve inansam, yaparım... ne zaman kivi yesem gülerim...

babama...

16 Ağustos 2010 Pazartesi

rüyalarda buluşuruz...


çoktandır, film yazmamıştım... malum yazları pek iyi filmler olmaz sinemalarda... ama bu yaz başka... öyle uzun uzun anlatmayacağım filmi... gidin izleyin :)

ama ben teknolojinin, sinemaya verdiği eli hayranlıkla ve şaşkınlıkla izledim...
oyuncular da, konu da, görsel hadiseler de şahaneydi... ayrıca nemden ve sıcaktan beynim uyuşmuşken, klimalı bir salonda, neredeyse üzerime ince bir hırka almayı gerektirecek ısıda olmayı özlemişim... mısır ve frigoyu da mideme afiyetle indirmekten büyük mutluluk duydum doğrusu...

çoraplarımı, hırkalarımı, botlarımı özledim :(

25 Temmuz 2010 Pazar

bu dolunay var ya bu dolunay...

ben her dolunayın, yeni olaylara gebe olduğuna inanırım... şu an üçüncü kadehte olduğum için bu yazdıklarım yarın çok saçma gelebilir ya da tam tersi bastırdığım diren çıkar ortaya bilemiyorum. göreceğiz...

bu dolunay bana güzel insanlar tanıştırdı, beni çok güldürdü ve iyi muhabbetler verdi... bu dolunay benim kalbimi kırdı, çok ağlattı... bu dolunay beni cennete de götürdü, cehennemde de yaktı... acıdan öleceğimi de sandım, mutluluktan uçacağımı da... ben bu dolunaylarda yalan da söyledim, bilincimi de yitirdim...

şimdi gözlerimi dikiyorum tabak gibi parlayan aya... öylece bakıyor bana... sanki bunların sorumlusu o değilmiş gibi öylece duruyor kendi karanlığında... sanki o değilmiş beni benden alan, sanki o değilmiş beni sarhoş eden, sanki o değilmiş beni üzen...

ey dolunay, ey ayların en güzeli, en parlayanı, en yalnızı, en kocamanı... bütün hata senin... dilim de varmıyor ama gerçekten bütün hata senin...

16 Temmuz 2010 Cuma

bu yaşa kadar neler öğrendim...

muhtemelen bu yazı bittiğinde benim doğumgünümün ilk saatleri olacak... 33 yaşına kadar öğrendiğim herşeyi şöyle bir gözden geçirmek için uygun bir gün bence...

* bazen şans, çalışıp didinmekten daha önemlidir.
* insanın kendine olan güveni, birçok konuda başarı kazanmasını sağlayabilir.
* üst üste gelen sorunlar, insanı olgunlaştırır elbet ama çoook yorar ve hayatından bezdirir.
* sağlıklı beslenmek bir yaşam biçimidir. 1 hafta sağlıklı beslenince, beden düzene girmez.
* spor da bir yaşam biçimidir. 3 gün 2 km yürüdün diye, iğne ipliğe dönmezsin. buna bozulmaktan vazgeçmek gerekir.
* yaş aldıkça önemli günler önemsizleşir.
* yaş aldıkça, aileni anlarsın, hak vermesen de sevmeye devam edersin.
* dostlar; vazgeçilmezdir, kardeştir, sırdaştır, elini tutandır, omzunu uzatandır.
* aşk, dönüştürür, değiştirir, darma duman eder, bulutlara çıkarır, cehennem azabı yaşatır, sevinçten kalbini durdurur, yıkar geçer.
* gelişen teknoloji, iyi kullanılırsa uzakları yakın eder, kötü kullanılırsa yakınları uzak eder.
* arkanda dağlar kadar güvendiğin bir ailen yoksa hep "eksik" kalırsın.
* arkadaşlarına kızıp, ağzına geleni söylemeden önce yarım saat dinlenip düşünürsen vazgeçersin.
* üzüntünü, "kapris" ve "dırdır" olarak algılayan erkekten hızla uzaklaşmak gerekir.
* seni güçlü kadın olduğun için herşeyle savaşabilir zanneden erkekten daha da hızlı uzaklaşmak gerekir.
* kavgalar, tuzdur biberdir ama uzatılırsa ve sıklaşırsa fenalık getirir.
* "iyi sohbet ettiğin ve güldüğün, seni senden fazla seven erkekle evlenirsen mutlu olursun" savının doğru olmak ihtimali yüksektir.
* yaz tatili, insanı şarj eder.
* evde hayvan beslemek, insanı iyimser yapar.
* piyangodan para çıkma ihtimali gerçekten çooook düşüktür.
* işlerin ters gideceğini düşünürsen, işlerin ters gider. iyi gideceğini düşündüğünde de ters gidebilir.
* insanın alışkanlıkları değişkenlik gösterebilir. kimi konulardan "ben böyleyim, böyle alıştım" diye sıyrılmak, kolaycılıktır.
* arkadaşlarına güvenip iş yapan ve başarılı olan kimse yoktur ya da ben tanımıyorum.
* iyi bir yemek ve sohbetin, tek taş pırlantadan çok daha güzel olduğu zamanlar vardır, ne güzeldir onlar...
* 30 yaşında, 50 yaşına yatırım yaparken,30 yaşını kaçırmak erkeklere mahsus bir durumdur.
* çok çalışıp, sevgilisini unutan herkes, birgün aldatılabileceğini hesaplamalıdır.
* istanbul'un sıcağı da soğuğu da iyi değildir.
* bir kadının kıyafetleri hiçbir zaman yeterli değildir. her zaman "alışveriş listesi" vardır. yoksa, yaratılabilir.

saat 24:00 oldu, iyi ki doğdum...

9 Haziran 2010 Çarşamba

hadi kolaysa bul...

hep "yarım"ız, hep bir "eksik"... ara ki bulasın bu karışıklıkta ruh eşini... teknolojik dünyanın şaşırtan hızında bul bakalım hadi... iş güç seni esir almışken, trafikte hergün saatler kaybederken, ailenle boğuşurken, her cüzdanı açtığında istediğin miktarı göremezken, hastalıkta ve yoksunlukta, iletişimsizlik sizi ayırıncaya kadar bul bakalım beyaz atlını... kendine bile zaman ayırıp, kafanı huzurla koyamazken yastığa, nasıl bulacaksın sevdiceğini?

hadi buldun diyelim... nasıl bileceksin ki doğru insan? "sakat kaldığımda beni hiç bırakmazsın ama değil mi necati sen?" testinden her geçeni kalbimizden içeri mi alacağız? "sadakat" için söz isterken, "anlayış" ve "güleryüz" için de söz verecek miyiz mesela? aynı dili konuştuğun insan, senden daha çok var zannediyorsa dışarıda ve aslında sen olmadığı gerçeğini biliyorsan?

yaş alıp, kafa ağırlaştıkça "tek"leşiyor demek insan... halbuki iki büyüktür tekten...

şebnem'e...

8 Haziran 2010 Salı

yeterince beklemek üzerine...



chp ve mhp, yeterince bekledikleri için iktidara oynar mı bu ülkede? çok çalıştıklarından ya da başarılı olduklarından değil ama... sadece yeterince bekledikleri için...

yeterince bekleyen memur, bütün gün oturuyor olsa da, terfi alır mı?

peki bir kadın yeterince beklerse, ilişkisi bir sonraki basamağa geçer mi? yeterince bekleyen kadın, sonunda hedefine ulaşır mı?

1 Haziran 2010 Salı

zor işler...

ortadoğu'da siyaset yapmak zordur, sihirli değneğin olması gerekir. barış olsun istersin, bir bakarsın bombalar, silahlar. birgün yanyana birgün düşman olursun. bir bakarsın arapsın, bir bakarsın musevisin ya da kürt. birgün sırtını dayarsın, ertesi gün sırtından vurulursun. bu coğrafya karışıktır arkdaşım. aklını, günlük faşizmin ele geçirmesine izin verirsen, çıkamazsın işin içinden. sen "barış" demeye, "kardeşlik" demeye, "özgürlük" demeye, "eşitlik" demeye devam et. devam et ki "insan" olduğunu hatırla.

31 Mayıs 2010 Pazartesi

arada kaldım...

12 eylül anayasası ile akp'nin adaletsiz anayasası arasında,
eski ile yeni arasında,
dincilerin filistin'i ile israil'e karşı sonsuz direnç gösteren filistin arasında,
ağlamak ile ağlamamak arasında,
omzuna vurularak itiştirilen kemal kılıçdaroğlu ile dürüst ve düzgün kılıçdaroğlu arasında,
kalbimle ile aklım arasında,
yalan ile dolan arasında
kaldım...
bugün keyifsizim... ama geçer...

8 Mayıs 2010 Cumartesi

küçük şahin

şahin, ilkokul 4'e gidiyor. bizim evin karşısındaki demirci ismail'in oğlu... haftasonu hepimiz sokaktayken, o da arkadaşlarını toplamış, babasının yaptığı demir bankta dünya meseleleriyle ilgileniyordu... ve şöyle bir cümle sarfetti; "bütün dünya bir din olsa, herkes barış içinde yaşasa, süper olmaz mı oğlum"
bir sürü kaz kafalı politikacının algılayamadığını küçük şahin çözmüş... karanlıklar içinde bir mum oldu şahin :) günüm güzel geçecek şimdi...

1 Mayıs 2010 Cumartesi

22 Nisan 2010 Perşembe

usta kalfa servisi



ustakalfa yapı servisi, uygulama esaslı bir firmadır. işini beğendiği, birlikte çalıştığı, sertifikalı usta ve kalfaları bir araya getirmiştir. ev sahiplerine, mimarlara ve mühendislere, usta ve kalfa hizmeti verir. şu anda güvenle arayabileceğiniz, istanbul'un ilk ve tek yapı servisidir.

yapımda, tadilatlarda, her türlü bina içi aksaklık ve arızalarda arayabilir, mail atabilirsiniz. işini hakkıyla yapan çalışkan bir ekip göreceksiniz! mühendisler kontrolünde yapılan uygulamalarda amaç, yapı alanında mal sahiplerini bilgilendirmek, doğru, ekonomik ve hızlı çözümler sunmaktır. işlerin yapım bedelleri; piyasa fiyatları çerçevesinde, mimarların gözetimi altındadır. ücretlendirmeler web sayfasında tek tek yayınlanmaktadır. bu fiyatlar bayındırlık bakanlığı'nın her yıl hazırladığı inşaat birim fiyatları cetvellerine göre çıkarılır ve daha fazlası müşteriden talep edilmez.

yapı alanına önce mimar gelir, sorunu tespit eder, ölçülerini alır ve yapılması gerekenleri rapor eder. işleriniz çok daha ekonomik ve kaliteli tamamlanır.

yönetim: burak reis no:12 heybeliada / istanbul
tel: 0 216 351 99 30 gsm : 0 532 743 37 63

email: usta@ustakalfa.com
web: www.ustakalfa.com

21 Nisan 2010 Çarşamba

dubai sonrası


aslında racon itibariyle, bu yazıyı ingilizce kaleme alacaktım ama izleyenlerim genelde türk olduğu için bundan vazgeçtim. güneşli ve sıcak dubai'den, serin ve bulutlu bir istanbul sabahına uyandım. kül bulutları yüzünden gelemeyeceğim endişesi yaşadım ama havaalanındaki rahatsız koltuklarda, beş parasız olmadığım için de sevindim doğrusu. evde oturup, dua ettik... ama işe yaradı sanırım...

"yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerini anlat" diye ısrar ettikleri için birkaç dubai notu yazmak şart oldu :)

modacı cavalli, dubai'de kulüp açmış bir süre önce. ihtişamı ve pırıltısı ile dubai'ye yakışır bir performans sergilemiş. size tavsiyem, yukarıya çıkarken merdivenleri değil, asansörü kullanın. hayatımda gördüğüm en seksi ve karanlık asansöre sahip. duvarlarını postla döşemişler post... düşünün...

alışveriş merkezlerinden birinde (arapça bir adını var, hatırlamam mümkün değil)su ve ışık gösterisi izledim... inanılmazdı gerçekten...

çok güzel restoranlarda çok güzel yemekler yedim...

bir şehrin, caddesi sokağı yerine, alışveriş merkezleri olması garip tabii, insanın sürekli para harcıyası geliyor. bir kalemdir, bir elbisedir, alası geliyor. benim de geldi :)

yılın bu mevsiminde, nisan ayında, denize girmek muhteşemdi. muhtemelen siz istanbul trafiğinde can çekişirken, montlarınız, botlarınız ve atkılarınızla yürüyüş yaparken ve 32 derecede, güneşin altında cildime zarar vermekle meşguldüm :))

bu tatilin sponsoru canım ece'ye ve ingiliz selim'e teşekkür etmeden olmaz. bu tatilimi onlara borçluyum. aldığım ve sizinle paylaşırsam nazar değeceğinden çekindiğim haberler de tatilimize sevinç kattı... ece ;)

türkçe televizyonuma, esprili kedime, beni çok özleyen anneme, huysuz ama tatlı sevgilime, baharın en güzelini yaşayan adaya, cadde ve sokaklarıma geri döndüm... buyurun tepe tepe kullanın...

12 Nisan 2010 Pazartesi

yolculuk var...

uzun süredir elim gitmedi yazmaya... bir koşturmaca içersindeydim çoktandır... bir süreliğine yine, yeniden dubai'ye gidiyorum. dubai, gezginler için enteresan bir destinasyon değildir. müzesi bile bizim ev kadardır mesela... çölde safari, bol ışıltılı oteller, sıcaaaak bir hava, alışveriş merkezleri seyahati seven insanlar için birşey ifade etmez. benim için dubai'nin en güzel tarafı; can arkadaşımla bol bol vakit geçirmek, nisan ayında denize girip, güneşlenmektir. ucuz alışveriş noktaları ve eğlenceli gece hayatı da tatlı niyetine hani :) gündüz bir şantiye, geceyse ışıltılı ve eğlenceli bir şehirdir.

yapacağım iş görüşmeleri nedeniyle bu sefer biraz resmi bir gezi olacak ama oradan hergün bildirmeye çalışacağım...

facebook, twitter gibi sosyal paylaşım (bu lafa da bayılıyorum, hep birgün kullanacağımı hayal etmiştim) sitelerimi sık sık güncellemeye çalışacağım.

ya da tüm bunları hiç yapmayıp, telefonumu da kapatıp, şezlongta keyfime bakacağım :)

8 Mart 2010 Pazartesi

rejim üzerine bir yazı...


efendim, bir süredir aldığım kilolarla başım dertte... aslında itiraf etmeliyim ki uzun süredir dertte de ben şimdi bir önlem almaya karar verdim :) 48 kilo olup da ince belimle efsane olduğum günler geride kaldı elbette ama hiç olmazsa yere düşen kalemi alırken nefes nefese kalmamayı başarsam iyi olacak... ben o süper sıkı, kibrit kadar peynir, sabahları limonlu su, hayat boyu lahmacun yok diyetlerini uygulayabilen biri değilim, çok isterim ama yapamam... yüzüne her akşam düzenli olarak krem sürebilen biri bile değilim... benim rejimler hep acıkana kadar... o ana kadar, kayısılar senin, sebzeler benim, bir avuç bademler senin, light yoğurtlar benim... acıkınca kare damak çikolatalar, kebaplar...

yıllardır o photoshoplu güzelim modellere baka baka, o korkunç beden ölçüleri gazlana gazlana kadınların üzerinde acayip bir baskı oluştu... halbuki ben hafif tombilik olmaktan mutluyum... yuvarlak hatlara sahip, şirin kadın imajının hiç modası geçmiyor çünkü... ama o daracık jeanlar birgün demode olacak bilesiniz...

şimdilik hedeflerim kısa; kıyafetlerim çirkin durmasın, otururken göbek tutulup sıkılacak halde katlanmasın, çabuk yorulmadan yürüyebileyim, çizmenin üst kısmını açtırmadan giyebileyim...

sabahları, beni tur yolunda "kendimi bunun için mi yorucam ben? kalbimi bunun için mi kırıcam ben?" şarkısını bağırarak söylerken görürseniz şaşırmayın...

3 Mart 2010 Çarşamba

yok... var...

yazasım yok...
gidesim var...

arkadaşlarımla görüşme isteğim yok...
kendimle kalma isteğim var...

spor yapacak enerjim yok...
40 beden kıyafetlerim var...

o yok, bu yok...
neyim var, neyim yok...

26 Aralık 2009 Cumartesi

iyi gelmedi...

bu yıl, yanlış kararlar, hayal kırıklıkları ve bağdat'tan dönen hesaplar yılıydı... iş değiştirme kararı, tuhaf bir şehir değiştirme hikayesi, tekrar yeni bir iş yaratma ve alışma olayı, yalnızlığımın yerini birlikte yaşama bırakması ve yuvaya dönüş... astrolojik olarak bakarsak "yıldızım düşüktü şekerim"... :)

ama tüm bunlara rağmen 2009'un bana getirdiği en harika şey "aşk"tı... değiştiren, dönüştüren, büyüten, şımartan, emek verilen, gülümseten, sürprizli aşk...

seni çok seviyorum canım... sen benim sabahları uyandığımda ilk hatırladığımsın, sesini duymadan yapamadığımsın... hediyemsin... dilerim 2010 da, geri kalan yaşamım da seninle geçsin... bu da benim yeni yıldan dileğim olsun :)

filmler filmler...





bu aralar türk filmi orgazmı yaşıyorum... 2009'un son günlerinde harika filmlere gittim. bornova bornova ve neşeli hayat'la başladım, başka dilde aşk ve vavien'le devam ettim, son olarak da acı aşk'ı gördüm... hepsini kişisel dvd arşivime de katmalı ve sıkıldıkça izlemeliyim...

bornova bornova'daki oyunculuklara ve mahalle havasına;
neşeli hayat'ın hüznüne ve ince esprilerine;
başka dilde aşk'taki mert fırat'a ve filmin söylediklerine;
vavien'deki senaryoya ve filmin sadeliğine;

bayıldım gerçekten... dilerim 2010'da daha da iyi filmler izleyelim...

17 Aralık 2009 Perşembe

tekel işçileri direniyor, faşist polis copluyor...


haberler korkunç... izlerken utanıyorum... tekel işçileri 3 gündür ankara'da direniyor, polisse evinde, özel hayatında ya da başka noktalardaki hırsını işçilerden çıkarıyor. vuruyor, kırıyor, biber gazı sıkıyor, copluyor, insanları yerde sürüklüyor, bu kış gününde suların içine atıyor, üzerine su sıkıyor...

yıllardır aramızda konuştuğumuz bir konudur; işkenceciler ya da meydanda acımasızca cop sallayan polis, evinde, ailesine karşı nasıldır? Mesela işi bitip, evine gidince oğlunun başını okşayıp, karısıyla sofrada muhabbet ediyor mudur? haftasonları kızını alıp parka gidiyor mudur? gece yatakta karısının yanağını okşayıp, gün içinde olanları anlatıyor mudur? televizyonda hulusi kentmenli filmleri izlerken gözleri nemleniyor mudur? arkadaşlarıyla sohbet ederken sıkı bir fıkra anlatıp, çevresini kahkahaya boğuyor mudur? pazar günleri ailesini alıp mangala gidiyor mudur?

ben insanın bambaşka iki karakter olabileceğine inanmıyorum. birinin mutlaka sahtekarca olduğunu düşünüyorum. gündüz hakkını arayan işçilerin kafasına copla hunharca vuracaksın, yere düşenlere tekme atacaksın, akşama da iyi baba iyi koca olup, yastığa başını huzurlu koyacaksın... bu ikiyüzlülüktür, yalandır, sahtedir...

bugünkü eylemde ağzından salyalar akıtarak, insanlara saldıran polis tam da bu nedenle insanlıktan, iyiden, güzelden nasibini almamıştır... hatta bence "insan" bile değildir...

hükümet, eczacıların sözleşmelerini iptal ediyor, demiryolu işçilerini işten çıkarmaya devam ediyor, kürt açılımını yüzüne gözüne bulaştırıyor... köşeye sıkışmış bir kedi gibi tırmıklıyor, hırlıyor...

bu açgözlü ve sığ politikacılar kalbimi sıkıştırıyor... haberlerde işçileri hayretle izleyen insanlar, az sonra behlül'ün gözyaşlarıyla üzülüyor... unutuyor, önemsemiyor, üstelik bunu da alışkanlık haline getiriyor...

ülkemde olanları dehşetle izliyorum... izlerken utanıyorum... çok utanıyorum...

29 Ekim 2009 Perşembe

hocam, beni tanıdınız mı?

salı akşamı, sosyete restoranların birinde, afili yemeğimizi ısmarladık... muhabbet ediyoruz, şaraplarımızı yudumluyoruz, gençten bir delikanlı yanaştı masaya, kibarca "hocam?" dedi... haydaa... ben? hocam? beni biriyle karıştırdığını sandım. zira 20'lerini çoktan geçmiş birine öğretmenlik yapmış olamam, zaten işim bu değil... son 15 yıldır turizmciyim...

sonra devam etti... "heybeli" dedi, "ingilizce" dedi, "ben umut, bize okulda ingilizce öğretirdiniz" dedi... aman allahım... 10 sene öncesine gittim birden... o zaman adada bir dernek kurmuştuk, adı uzun ama yaptığı işler çok güzeldi. "adalı üniversiteli ve üniversiteli mezunlar derneği". haftada bir gün toplanıyoruz, gündem maddeleri, karar defterleri, toplu yemekler, yararlı işler... yararlı işlerden biri de; okulda dersleri iyi olmayan çocuklara haftasonları takviye dersleri vermekti. tam 2 sene aralıksız her haftasonu, okula gidip ders verdik hepimiz. kimimiz ingilizce, kimimiz matematik, fizik, üniversiteye hazırlık... yaptığım en iyi işlerden biriydi... iyi ki yaptık...

işte umut da o öğrencilerimden bir tanesi.... yıllardır anneme gelir, "hocam, beni tanıdınız mı? ben bilmem kim" derler, hayatımda ilk defa bana dendi... nasıl bir gurur ve sevinç anlatamam...

bu arada televizyonumuz sizlere ömür... yeni bir televizyon almak zorunda kaldık. ama o kadar olay oldu ki az önce ulaş "müsaitseniz televizyonunuza bir hayırlı olsuna geleceğiz" dedi :) vizontele hikayesine döndük...

30 Eylül 2009 Çarşamba

bir vapur yazısı...


83'te taşındık biz adaya... önceleri pek keyifli gelen vapur yolculukları bir noktadan sonra çok zorlamaya başladı beni. martılara simit atma, günün ilk çayını sigara eşliğinde içme, kabataş'tan 18:30'a binip, üst arka açıkta oturma şerefine erişme gibi güzelliklerden sonra, eve varma saatinin uzaması bir sorun haline gelmeye başladı. yorgundum ve bir an önce eve varıp yemek yemek istiyordum. iş yerinden beraber ayrıldığım arkadaşlarım, evlerinde kahvelerini yudumlarken, ben daha vapurdan yeni inmiş eve yürüyor olurdum.

ada hayatım, küçükyalı'da aldığımız evle birlikte sona erdi. mutluluktan bir süre hiç gitmedim adaya. gece hayatım tavan yaptı, sabaha karşı 3-4 gibi eve gelmeler, arkadaşlarla uzun ve vapuru kaçırma kaygısı olmayan sohbetler, sabah geç kalkma lüksü... oh bir mesudum ki sormayın gitsin...

yıllar geçti, vapurlar hiç değişmedi... aynı vapurlar sadece biraz daha eskimiş olarak ,aynı yerleri aynı sürelerde gitmeye devam ettiler. zaman geçip teknoloji geliştikçe vapurlar daha hızlı olmadılar, adalılar daha rahat gidip gelmedi...

zamanla vapur büfelerdeki her ürün dinci kesimin gözdesi "ülker" marka oldu, iş dönüşü vapurlarında ikram edilen viskiler kalktı, tombalacılar gözden kayboldu... ülke gibi, vapurların da çehresi değişti... sigara yasağı ile adalıların vapur keyfi hepten kaçtı...

şimdi daha da tuhaf bir şey oldu... şehir hatları vapurları yerini motorlara bıraktı... koşa koşa iskeleye gidiyorsunuz, minicik bir motor, içinde onlarca insan, rahatsız koltuklarda, sıkışık düzende oturuyor... ülker sever büfeci, "4'leyelim beyler koltukları" diye bağırıyor, yanınıza koyduğunuz çantanızı mecbur kucağınıza alıyorsunuz, gürültüden birbirinizi duyup sohbet etmenize olanak yok. hem motor sesi hem de küçücük kapalı mekana tıkışan insanların bağırarak konuşması nedeniyle kitap okumanız bir mucize... gazeteyi yanınızdaki insanın burnuna değmemek için açamıyorsunuz, dışarı çıksanız rüzgar eteğinizi kafanıza çıkarıyor, saçınızı bozuyor, zaten de üşüyorsunuz... üsküdar - beşiktaş arasındaki 7 dakikayı bu şekilde gidebilirsiniz ama 1 saat bu ızdarap çekilir mi?

bu adalar'a verilen cezadır... çünkü bizim sandıklardan "ülker sever parti" çıkmadı...

madem öyle, size vapur yerine göt kadar motorlardan veriyoruz... size kayık gerek aslında kayık... itfaiyenin benzinini de vermiyoruz... yansın kül olsun güzelim ahşap evleriniz... deniz taksilere de söyleyeceğiz, size uğramasınlar... doğalgazınızı da keseceğiz, donun bütün kış...

bu gidişle adalardan size sittin sene oy çıkmaz... ya da...... çıkar bilemiyorum... ben anlamıyorum canım halkımı... daha hiç aynı fikirde olamadım ki çoğunlukla!!!

bakalım bu motor olayına da herşey gibi alışıp, konuyu kapatacak mıyız? yoksa ido adalıların sesine kulak verecek mi?

5 Eylül 2009 Cumartesi

sırf bu özgürlüğümüz olabilsin diye...

ıvır zıvırı bol, 36 bedenden 42 bedene kadar kıyafeti olan, hiç yoksa 40 çift ayakkabısı olan, yemek yapmadığı halde bütün mutfak eşyaları tam olan benim gibi biri için bunların tümünden ve evinden vazgeçmek kolay mı? evet çok kolay... çünkü önemli olan tek şey mutlu olmam... mutluluğum da bu 3 parça eşyaya bağlı değil... o nedenle de evimi, içindekilerle beraber burada, ordu'da bırakıyorum... hem de içim hiç cız etmeden... kendi boyadığım taburemden, annemin diktiği perdelere kadar, özel yaptırdığım koltuğumdan, kütüphaneme kadar herşeyimi...

artık bambaşka bir hayata geçiyorum, az eşyalı ve daha rahat hareket edebileceğim bir hayata... sadece gerekli olanlarla yaşamayı öğrenmek istiyorum... bir gün geldiğinde ve "hadi gidip, izlanda'da yaşayalım" dediğinde koşarak ve arkama bakmadan gidebilmeliyim... bir evi ev yapan benim çünkü... ve tekrar bir evi, kendime benzetebilirim :) süsleyip, yaşanılır kılabilirim...

kalan eşyalarım, depoda bir süreliğine uykuda olacak ama yeni hayatım için kalbim küt küt atıyor... bana istanbul'da ev çok, malum büyüdüğümüz yer :) bunca zaman "poşet poşet, ordan oraya yaşam" a karşı olan benim gibi biri için fazlaca değişik bir şekil olacak... ama eşyaya bağlanmamak gerek şu hayatta... hem de sırf sevdiğimiz başka bir noktada yepyeni bir hayata başlayabilmek için... sırf bu özgürlüğümüz olabilsin diye...

2 Eylül 2009 Çarşamba

dönüşe geçerken...

bugün çok umutlu ve mutlu bir yazı yazmak gelmedi içimden... dönmek için hazırlanıyorum. oteldeki işlerimi sonlandırmaya ve tamamlanmamış olanları devretmeye çalışıyorum. inşaatından beri çalıştığım otele bakıyorum, arkadaşlarımla konuşuyorum...

tüm nezaketimi koruyarak üstesinden gelmeye çalıştığım sorunlar beni çok bunaltmış meğer, o yüzden eve dönüşümü, dost yüzleri hasretle bekliyorum...

çünkü ben hakan'ın "dön artık" demesinin, iko'nun "gel artık, bu hasretlik yeter" demesinin taaa yüreklerinin derininden geldiğini çok iyi biliyorum. istifa ettiğim günün ertesi sabahı nasıl gülerek kahvaltı ettiğimizi çok iyi biliyorum. üstelik ne yapacağımı bilemeden, kafamda bir sürü soru işaretleri varken...

bunca zaman dost biriktirmişim ben, para yerine... aferin bana... hayatımda yaptığım en doğru hareket bu olsa gerek... benim hiç birikmiş param olmadı, iyi de harcarım olduğu zaman bu mereti :) ama şunu söyleyebilirim çok rahat; hiç pişmanlığım yok... iyi ki de varken harcamışım güzel güzel, iyi ki de gezip tozmuşum istanbul'u, iyi ki tatillerde yemişim bütün olanı, iyi ki de taksilerden inmemişim, restoranlarda bırakmışım bütün maaşımı...

esas olan mutluluk değil mi? ohhh, sefam olsun :)

31 Ağustos 2009 Pazartesi

istanbul'a dönüyorummmmmmm :))))


bu resim de 10 güne kadar istanbul'a döneceğim için verdiğim poz...

21 Ağustos 2009 Cuma

necla teyze'nin ardından...

"ne söylesen boş, ne yapsan boş" anlardan biri bu... ikocum, biricik annesini yitirdi... kayıplara alışmak iko'nun yaşamının bir parçası oldu son 10 yılda... bu sondu... artık daha az çalışacak, daha çok gezip, okuyup, hayattan keyif alacak... söz verdi :)

biz en sancılı dönemlerini beraber atlatmış kardeşleriz... şimdi tekrar yaralarımızı sarıp, acılarımıza ortak olacağız ve birbirimize sahip çıkacağız ki necla teyze'nin gözü arkada kalmasın...

ama en çok yemeklerini ve acayip deyimlerini özleyeceğim... burada yazmayı çok isterim ama bolca küfür var içinde, halbuki burası edepli bir blog :)

sevgili cecoş,

biliyorum izlediğini... kızın bize emanet, bilesin...

29 Temmuz 2009 Çarşamba

yağmur üzerine...

çılgın bir yağmur vardı dün ordu sahilinde...
açık şemsiyeleri ve dışarda unutulan çamaşırları affetmedi... çok az gördüm böyle kızgın bir gökyüzü... ve o yağmurun altında kendimi suya attım, hem de hiç düşünmeden... su öyle ılık öyle güzeldi ki... ben yüzerken başıma yağmur yağdı :) ne büyük keyif... geçirdiğim en güzel akşamüstülerden biriydi...
çılgın bir yağmur vardı dün ordu sahilinde...

23 Temmuz 2009 Perşembe

19 Temmuz 2009 Pazar

iyi ki...

iyi ki içinde kendimi çok iyi hissettiğim ve çok severek döşediğim bir evim var...
iyi ki adada geçti çocukluğum...
iyi ki kardeş dostlarım var...
iyi ki kendi ayaklarım üzerinde durmayı çok önce öğrendim...
iyi ki çikolatayı bulmuşlar...
iyi ki annem bana "küçük kara balık"ı almış ve okumam için baskı yapmış...
iyi ki ailem hep yanımda oldu...
iyi ki istanbul'u tanıdım...
iyi ki çalıştığım yerleri ve patronları hep doğru seçtim...
iyi ki hatırladığımda gülümsediğim bir sürü anım var...
iyi ki kaş'ı gördüm...
iyi ki çillerim var...
iyi ki sağlığım yerinde...
iyi ki ufak şeylerle mutlu olmayı öğrendim...
iyi ki köln'e gittim...
iyi ki istanbul üniversitesi'nde okudum...

iyi ki o gün deniz otobüsüne bindim...
iyi ki aşık oldum...
iyi ki geldin...
iyi ki doğdum...

10 Temmuz 2009 Cuma

personel...

otele personel alırken, 'iş başvuru formu' düzenledim. hem iş geçmişini hem de kişisel bir takım özelliklerini öğrenebileceğim sorular koydum. sorulardan biri de:

- otelde başvurduğunuz pozisyon:
- talep ettiğiniz maaş:

başvuranlardan biri, istediği pozisyona "personel" yazmış.

şimdi ben bu arkadaşın şakacı biri olduğunu düşünerek almalı mıyım? yoksa bu formu yırtıp atmalı mıyım?

9 Temmuz 2009 Perşembe

panda...

o kadar çok güldüm ki; vaktim kısıtlı da olsa hemen yazıp çıkmalıyım :)

otelimizin adı "padya" ve biz butik bir oteliz... emniyet, otelde kalan müşterinin adını soyadını, kimlik bilgilerini hatta varsa yedi ceddini istiyor benden... hem de hergün... bunu da e mail yoluyla yapmanızı istiyorlar, neyse efendim sistemimizi kurduk... şifremiz, parolamız geldi... ancaaaak verdikleri kağıtta ismimiz şu şekilde geçiyor:

tesis adı : panda turizm aş, putik otel

dün bütün gün polis memuruna bir dondurma şirketi olmadığımızı, turizmde putik otel diye bir kavram olmadığını anlatmaya çalıştım. nuh dedi, peygamber demedi. araya hatırlı gönüllü kişileri soktuk da ancak kurtulduk "panda putik otel"den...

niye aramıyorsun? niye telefonlarımızı açmıyorsun? niye doğumgünümüzü unuttun? diye sitem eden ey sevgili dostlarım... nelerle uğraştığıma bakın, sonra kızın :)

22 Haziran 2009 Pazartesi

sıkıntılı günler...

önce güneş bunaltıyor, sonra 15 dakikalık bir yağmur yağıyor ve tekrar güneş açıyor... akşamları omzunda bir hırkayla çıkıyorsun dışarıya... geceleri üzerinde incecik bir pikeyle rahatlıkla uyuyabiliyorsun... ama yalnızlık diz boyu...

son günlerde içimde bir sıkıntı var... griler siyahlar var yüreğimde... olumlu düşünme yetimin bir kısmını, neşemin de çoğunu kaybettim... biri otelde diğeri yolda olmak üzere iki kere düşerek bunu iyice kanıtladım kendime... şu an dizimin üzerine ağırlık veremiyorum... aklım nerde bilmiyorum...

bulutların dağılması için bir rüzgara ihtiyacım var bu ara...

gel rüzgar gel gel gel gel...

31 Mayıs 2009 Pazar

şampiyon'a...


bir fenerbahçeli olarak önce beşiktaş'ın şampiyonluğunu, sonra da "çarşı" grubunun gönülden taraftarlığını kutluyorum...

ordu'dan haberler...



istanbul'un karmaşasına öyle kaptırmışız ki kendimizi; atm'den para çekerken tedirgin olmak normal, sırt çantamızı önümüze asarak yürümek normal, bir kahve ve yanındaki küçük kurabiyeye 15 lira vermek normal, eve alarm taktırmak normal, işe 1,5 saatte gitmek normal gelmeye başlamış...

o nedenle bu şehre ilk geldiğimde çok yadırgadım. evimle, işim arası yaklaşıııık 2 dakika... zaten en uzak mesafe 10 dakika... evden çıkarken her tarafı kilitlemek yerine, bütün balkon kapılarını açıyorum ki ev nefes alsın... şehirde belirgin bir güleryüz ve sakinlik hakim... hiç birşey için acele etmiyorlar... evlerin deniz ya da yeşil görmemesi acayip bir durum... bilmediğiniz bir yeri sorduğunuzda, sizinle beraber o yere kadar geliyorlar...

evim çatı katı olduğundan mıdır nedir, sabahın 5.inde uyanıyorum... zorla ancak 7'ye kadar uyuyabiliyorum, zira güneş tam da gözümün içine doğuyor... bu, bana çok zaman kazandırıyor olmakla beraber gece keyiflerim sona erdi...
(yukarıdaki resimler evimin manzarasıdır, söylemesi ayıp...)

otelin açılmasını hasretle bekliyorum, çalışmalar hızla devam ediyor... şehrin en güzel otelini yapıyoruz...

yolu karadeniz'e düşen tüm dostları bekliyorum...