31 Mart 2011 Perşembe

kaybedenlerden misiniz?



kaybedenler kulübü'nü izledikten sonra, birçok şey hatırladım. 90'lı yılların gençliği olmak, diğerleri gibi değildir çünkü. ruhundan, klasiklerinden, müziklerinden, programlarından çokça bahsedilmez, özlemle anılmaz. kimilerine göre kaybedilmiş gençliktir, özal gençliğidir...

kimdir kaybeden? evi, arabası, düzenli maaşı olmayan, kendi çekirdek ailesini oluşturamamış olanlar? hayatta hiç bir başarısı olmayanlar? işinde bir türlü yükselememiş olanlar? sürekli bağıran patronuna yıllardır ses çıkaramamış olanlar? ünlü markaları tanımayanlar? büyük otellerin spa'sında ne yapacağını şaşıranlar? kredi kartında yetersiz bakiye olanlar? burnunu edirne'den öteye geçirmemiş olanlar? moda şarkıları ve klipleri bilmeyenler? çalıştığı bankadan internet şifresi edinmek yerine, her faturasında sıraya girenler? "şarj" yerine "şarz" diyenler? ülkemin doğu tarafında, fakir bir köyde doğanlar?

kimdir kaybeden?

bence tek kaybeden; hayatında bir kez bile aşık olmamış olandır, gerisi hikayedir...

29 Mart 2011 Salı

cumartesiler haktır...



yeni dönemde birçok şirket cumartesileri de çalışmaya başladı. bu furya benim gibi eski turizmciler için çok acayip bir gelişme değil. cep telefonları yokken, turisti anadolu'nun her yerinde gezdiren rehberler ve kaptanlar için ofiste birinin nöbetçi kalması gerekirdi. hatta pazar günü bile ofiste tek başıma şarkılar söylediğimi hatırlarım.

gel zaman git zaman, cep telefonları yaygınlaştı. parmaklarımız, bilgisayardaki gibi hızlı çalışır oldu telefon tuşlarında. iletişim çağıydı malum ve kirlendi dünya :)

iletişim çağı diyoruz ama nedense şirketlerin cumartesi kuralı değişmedi. askerlikteki anlamsız ve sadece gelenekten süren kurallar gibi...

halbuki haftada 1 gün tatil yeterli değil. dinlenmek, gezmek, bakım yapmak, arkadaşlarımızla görüşmek, sevgiliyle el ele yürümek, istanbul dışına kaçamak bir gezi yapmak, aylak aylak oturmak, king oynamak, sinemaya gitmek, aileyle kaliteli zaman geçirmek için sadece 1 gün yetebilir mi? pazartesi günü işe enerjik ve neşeli başlamak mümkün mü?

ben, cumartesi insanları ofise gelmeye zorlayan patronların, evde mutsuz olduğuna inanırım. kendini seven, evinde ya da dışarıda iyi vakit geçiren kimse, cumartesileri de ofise gelinsin, çalışılsın istemez.

eğer, hergün, dönüşümlü olarak 3 kişi, bu konuda patrona çemkirse eminim sorun kalmaz...

cumartesiler candır...

25 Şubat 2011 Cuma

papatyalı sokaktaki evimize methiye...

kalbimiz kırıktı... çok kırıktı... turuncu boyalı odalarımızdaki, çift kişilik yataklarımızın orta yerinde yatardık. güzel havalarda balkondaki sandalyelerde, bir türlü yeşermeyen çiçeklerimize bakardık. dokunduğumuz çiçek ölürdü ama dokunduğumuz kalpler kırmızı olurdu, bilirdik... kira ve faturalar üst üste gelirdi, içimiz sıkılırdı, dostlar gelirdi, içimiz açılırdı...

ne güzel kahvaltılar ve ne güzel sohbetler ettik... hayatımızın en acayip günleriydi... "acayip" kelimesini özellikle seçtim çünkü "mutlu" diyemem, "mutsuz" da... ama şöyle diyebilirim; gün içinde sürekli değişen bir ruh hali içindeydik. hıçkırarak ağlarken, delice gülebiliyorduk birden... ters esen rüzgarın sebep olduğu koku yüzünden, genzimiz yanarak uyanmışlığımız vardır...

"evi ev yapan, yanan ocağıdır" dediği için nefis yemekler yapardı. portakallı kerevizini rüyamda görmüşlüğüm vardır.

papatyalı sokak, ikimize de şans getirdi... orada geçirdiğimiz her gün acayip ama her gün güzeldi. bir daha aynı çatı altında yaşar mıyız bilmiyorum ama burnumda tütüyor bazen, gülümsüyorum...

iko'ya...

13 Şubat 2011 Pazar

yap - yapma



- sevgilinize ne kadar sevimli olursa olsun, oyuncak ayı almayın. yıllardır size söylemeye çalıştığımız net gerçek şudur; ayı sevmiyoruz… oyuncağını da sevmiyoruz…

- şık bir restorana götürdüğünüzde; sürekli “özel günlerde fiyatlar 3’e katlanıyor” demeyin. hesap geldiğinde gözlerinizi belertmeyin.

- lütfen billboardlara “seni seviyorum leyla” yazmayın. bunun modası geçeli çok oluyor.

- kol düğmesi kullanmayan birine, belki birgün şık olmak ister diye, kol düğmesi almayın.kullanmıyorlar işte...

- “sevgililer günün kutlu olsun” diye mesaj atmayın. bu nedir allah aşkına? sevdiğinizi söylediğiniz kadına/erkeğe bunu mu yazabiliyorsunuz sadece? daha samimi, sıcak, içten olmayı deneyin. incileriniz dökülmez.

- eğer uzakta değilseniz birbirinize, bir göz, görün birbirinizi. bir sıcak kahve için, bir simit paylaşın, yanağından öpün… neyse ne… ama sanal alemden biraz uzaklaşın. bugünlük canım, sonra dönersiniz koşa koşa…

- sevgilinizin üstüne olmayan iç çamaşırları almayın. öğrenin bedenlerinizi artık. bilmem nerede yöneticisiniz, bilmem ne şirketinde sorumluluk sahibi koca insanlarsınız; insan sevgilisinin doğumgününü, ayakkabı numarasını, bedenini, sevdiği yemeği, rengi, tarzını, tarzı olmayanı bilmez mi?

- alacak hediye bulamayıp, hatta üzerinde hiç düşünmeyip, sevgiliye para verilmez… gerçekten ayıptır. daha da söylenecek bir şey yok bu maddeye…

- sevgiliye küçük / büyük ev aleti de alınmaz… onlar bir kadını gerçekten çok sevindirebilir kimi zaman ama lütfen özel günleri seçmeyin. sıradan günlerde alın o hediyeleri.

- eğer özel günlere yakın zamanlarda, vitrinleri gezerken bir şeyi beğenmişsek, bu size ipucu olsun.

- üzerinde düşünülen, kafa yorulan şeyler önemlidir her daim. bunu aklınızda tutun. hediye seçmek güzeldir, hediye vermek de güzeldir... deneyin... hediyenin uyduruktan teyyare bir şekilde seçildiğini anlarız biz... evet bu da bizim özelliğimiz... herşeyi biliriz :)

- "hediyeni sipariş ettim ama gelmedi", "aldım ama evde" yalanlarına sığınmayın. o gün aniden gelmedi, hazırlığınızı ona göre yapın. almadıysanız, bir not yazın, bizi gülümsetin.

- özel günde evlenme teklif etmeyin rica ederim. çünkü evlenme teklifi aldığımız günü de "kutlanacak özel günler" listesine alacağız :)

hadi "aşk olsun" hepinize...

28 Ocak 2011 Cuma

hayat neden ibarettir?

son zamanlarda hayatın neden ibaret olmadığını öğrendik. hayat seksten ve içkiden ibaret değildir. peki neden ibarettir?

hayat, gülmekten, dostlarla sıkı muhabbet etmekten, aşktan, sevgiliyle geçirilen neşeli zamanlardan, içkiden, güzel filmlerden, yolculuktan, seksten, hayal dünyasına daldıran kitaplardan, ellerin patlayıncaya kadar alkışladığın konserlerden, içinde huzurlu olduğun 4 duvardan, rahat bir yataktan, güzel rüyalı uykulardan, çaya banılan bisküviden, sabahlıkla içilen nesquikten ibarettir...

hayat, bugün içkiden ve seksten ibaret değil. yarın aşktan, dışarda elele gezmekten, öpüşmeli televizyon dizisi izlemekten, mini etek giymekten ibaret olmayacak...

bilmem anlatabildim mi?

The Tower of Babel



The tower of Babel by Pieter Bruegel

12 Ocak 2011 Çarşamba

inadına...


kerem'in kamerasından, adada inadına içerken...


45 santime inat, sıklaştıracağız safları...
yasaklara inat, içip güzelleşeceğiz...

kır düğünlerinde, renkli ışıklar altında, elimizde kadehlerle, deniz kenarında, dans edip eğleneceğiz...inadına...

kız erkek, okulun duvarında gülüşüp, arkadaşımızın omzuna kolumuzu atacağız... inadına...

özgürlüğün tanımı bunlar olduğu için değil, buradan başladığı için... inadına yapacağız...

yüksek sesle şarkılar söyleyip, rakı içemediğimiz, kadınla erkeğin arkadaş olamadığı bir ülkede yaşamayı reddettiğimiz için inadına yapacağız...

inadına aşk, inadına özgürlük...

5 Ocak 2011 Çarşamba


adaya ilk taşındığımız zamanlar, evde siyah beyaz bir televizyon vardı. arka balkondaki antene tencere kapağı bağlamıştı annem, nedense eski günlerde antene alüminyum bir şeyler bağlayınca daha iyi gösterdiğine dair bir inanç vardı. televizyona değil kapağı, tencerenin kendisini bile bağlasanız çalışmaz duruma gelince, babam akşam kucağında koca bir paketle eve geldi. paketin televizyon olduğunu anlayınca evde bir sevinç dalgası... açtık neyse, köpüklerinden sıyırdık "nortmende" markalı, renkli televizyonu. eskisini kaldırıp, yeni ve güzel televizyonumuzu yerleştirdik dolabın üzerine.
trt 2'nin de yeni açıldığı günler... bir açtık, kırmızılar kırmızı, maviler mavi... insanlar daha bir neşeli, daha bir güzel sanki... trt 1'de bir şey izlerken, ekranın sağ alt köşesinde bir kare açılıyor ve trt2'de "yalan rüzgarı"nın başladığını haber veriyor. aman allahım ne büyük bir teknoloji bizim için o zamanlar. bunu renkli televizyona ait bir gelişim zannetik bir süre, meğer siyah beyazlarda da varmış aynı şey.
şimdi çok kanallı, incecik, gerçeklik hissi verecek kadar renkli televizyonlarımız var. o televizyonlarda gösterilen türlü türlü dizi, film, istemediğin kadar temalı program, tartışma platformaları ve maç var. ama hiç biri babamın içeri kucağında bir paketle, eve girmesinin yerini tutmuyor.
yalan rüzgarı'nı izleyip, nortmende marka televizyonu olanlara selam olsun...

29 Aralık 2010 Çarşamba

neşeli yıllar...



bir yılı daha tüketmeyi başardım, sıra yenisinde... umuyorum hiç bir senem, 2010 gibi olmasın bundan sonra. yeni yıl için kocaman kocaman hedefler koyup, büyük sözler vermek istemiyorum. sonra her okuduğumda "ee bunu da yapamadım bu sene, eee bu da olmadı" diyip üzülüyorum.

daha çok çiçek aldığım, kitap okuduğum ve film izlediğim bir sene olsun.
daha az üzüldüğüm ve ağladığım bir sene olsun.
daha mutlu, aşık ve zayıf olduğum bir sene olsun.
daha az tartışmalı ve kalp kırılmalı bir sene olsun.
daha muhabbetli ve neşeli olsun.
yeteri kadar vermeyi ve harcamayı öğrendiğim bir sene olsun.
kendimi sevdirmek için takla atmamak gerektiğini öğrendiğim bir sene olsun.
bazı şeyleri zamana bırakmayı, bazı şeyleri beklemeyi, bazı şeylerden vazgeçmek gerektiğini öğrendiğim bir sene olsun.
2011, bana çok değil biraz şans getirsin lütfen...
gerektiğinde aklımla gerektiğinde kalbimle hareket etmeyi başarmayı diliyorum bu sene.
ama 2011'de en çok "bir ev" diliyorum... içinde "biz" olabileceğim bir ev diliyorum.

neşeli yıllar :)

10 Aralık 2010 Cuma

yumurta candır...



bu yoğun yumurta gündeminde siyasetimizin mizah duygusundan ne denli yoksun olduğunu bir kez daha farkettim :(
başbakan, yumurta atan öğrencilere "o kadar yumurtaları varsa, omlet yapsınlar" dedi... ama bu hiç iyi bir espri değil ki! o metin yazarını bir kez daha gözden geçirsinler bence. süleyman demirel'in metin yazarı hala yaşıyor mu, sorup araştırsınlar, renk gelsin manşetlere...

22 Kasım 2010 Pazartesi

faşizm çok ayıp bir şeydir (sırrı süreyya önder)



sayın özkök, benim ahmet kaya’ya yaptıklarınızı ‘kalleşlik’ olarak nitelememe hislenmişsiniz. ismimi anıp anmama kararsızlığınız sürerken birdenbire ‘süreyya kardeş’iniz oluvermişim. bana, medyada daha büyük bir iktidarım olsa ne tür manşetler atacağımı sormuşsunuz. sorunuzun cevabı yazımın başlığındadır.

sayın özkök, size, aslen italyan olan bir gazeteciden bahsetmek istiyorum. gazetecinin adı curzio malaparte. gençliğinde faşist partiye üye olmuş fakat insanlığı ağır basınca yazıları sansürlenmiş, ev hapsine alınmış, sürgün edilmiştir. 1941’de rus cephesinin açılmasıyla birlikte, inşallah oralarda ölür umuduyla, teğmen rütbesi ve savaş muhabirliği göreviyle bölgeye gönderilmiştir. ancak yazılarının yarattığı rahatsızlık, hitler’in kulağına kadar gitmiş ve ukrayna’da tutuklanmıştır. malaparte, yazdıklarını gizlice italya’ya sokarak savaşın korkunçluğu üzerine tarih boyunca yazılmış en iyi eserleri bizlere miras bırakmıştır.

ülkemizde kuzey yayınları’ndan çıkan ‘kaputt’ adlı anlatısının bir bölümünü kısaltarak aşağıya alıyorum.

“1941 yılı sonbaharında ukrayna’da poltawa yakınındaydım. bölgede partizanlar kaynaşıyordu. bir gün, bir alman subayı topçu konvoyunun başında bir köye girdi. köyde tek bir canlı yoktu, evler çoktan terk edilmiş gibi görünüyordu...
atların nal sesleri hemen hemen uzaklaşmış, ovanın çamuru içinde boğulmuştu ki birden bir kurşun vızladı ‘halt!’ diye bağırdı subay. kafile yine durdu, kuyruktaki batarya yine köy üzerine ateşe başladı...

subay yüksek sesle saymaya başladı: ‘dört, beş, altı. Bir tek tüfeğin ateşi bu. köyde sadece bir kişi var. o anda bir gölge, elleri havada koşarak kara duman bulutundan sıyrıldı, askerler partizanı yakaladılar, iterek subayın önüne getirdiler. subay eğerinin üstünden eğilip partizana baktı: ‘ein kind’ (bir çocuk) dedi alçak sesle. en fazla on yaşında bir çocuktu bu. zayıftı, acınacak haldeydi. elbisesi paramparça, yüzü kapkaraydı. saçları kavrulmuş, elleri yanmıştı. ein kind!
bir ara subay, çocuğun önünde durup, uzun uzun ve sessizce yüzüne baktı ve sıkıntı dolu bir sesle:
‘dinle!’ dedi. ‘sana kötülük etmek istemiyorum. benim işim bacak kadar çocuklarla savaşmak değil. lieber gott! savaşı ben icat etmedim ki?’
bir süre sustu, sonra insana garip gelen bir yumuşaklıkla sordu:
‘bak, benim bir gözüm camdır. asıl gözümün hangisi olduğu kolay anlaşılmaz. hemen, hiç düşünmeden hangi gözümün cam olduğunu söyleyebilirsen serbest bırakırım seni.’
çocuk hiç tereddüt etmedi:
- sol göz, dedi.
- nasıl bildin?
- çünkü ikisinden, soldaki daha insan gibi bakıyor.”

sayın özkök, nazi subayının ettiği “savaşı ben icat etmedim ki” lafı size bir yerlerden tanıdık geliyor mu? peki çocuğun akıbetini merak ediyor musunuz? sizce nazi subayı, bu muhteşem cevap karşısında çocuğun yanağını okşayıp gözlerinden öpmüş olabilir mi?

çocuğun hazin sonunu daha ilk satırda tahmin ettiğinizi düşünüyorum. 10 yaş masumluğunda ve çaresizliğinde birçok insana sadece cam gözlerinizle baktınız çünkü.

sizinle kişisel bir hesabım olamaz. sadece yaygın bir yanlışın en kristalize olmuş halisiniz ve sadece bundan dolayı yazımın konusu oldunuz. sizde olmayıp bizde olan en önemli şey, 10 yaşındaki bir çocuğun cesaretidir. bu cesaret bizleri öldürdü, siz cam gözlerinizle kibir saçmaya devam ediyorsunuz hâlâ.

size bir ‘kardeş’iniz olarak gerçekten kardeşçe bir şeyler söyleyerek bitirmek istiyorum.
siz bir röportajınızda en büyük korkunuzu, tekrar dışkapı-çinçin dolmuşlarına binmek zorunda kalmak olarak tarif etmişsiniz. iktidar ve güç tapınıcılığının böyle marazi yan tesirleri vardır. ruh hallerimizdeki temel fark da budur. biz ekmeksiz kaldığımızda, sofrasına bizim için fazladan bir tabak koyabilecek yüzlerce yoksul hane buluruz. siz ekmeksiz kaldığınızda, eline ekmek verdiğiniz insanlar da dahil olmak üzere, ikram edilecek bir bardak çay bulamazsınız.
kibri ve korkularınızı bir kenara koyup içtenlikle özür dilemeyi düşünün derim. ben bu yazıyı, sanki siz değil de kızınız “babama nasıl kalleş dersiniz?” diye sormuş
kabul ederek yazdım. siz mesela ahmet’in kızı melis’in gözlerinin içine bakarak yazdığınız şeyleri tekrar edebilir misiniz?

sırrı süreyya önder, 19.11.2010, radikal
fotoğraf; ceren suntekin

21 Kasım 2010 Pazar

olmuş mu hacı?

bu bayram tatilini fırsat bilip, 2 film birden yaptım. yaptım da, yapmaz olaydım... ikisinden de mutsuz çıktım ve kendimi yemeğe verdim. aldığım kiloların nedeni mahsun kırmızıgül ve çağan ırmak, bilesiniz...

newyork'ta 5 minare'den çıkan hiçbir aklı selim arkadaşım, iyi bir yorum yapmamıştı zaten ama ben korsan dvd'sinin çıkmasını beklemek yerine sinemaya gittim. bilet mısır ve frigo parası, çıkışta gidilen yemek falan derken epeyce masraf yaptım. peki "yahu, herşeye değdi, ağzımda nefis bir tat kaldı filmden." dedim mi? hayır.

geçenlerde "iyi film nedir kötü film nedir" tartışması yaparken basitçe kendimi şöyle anlatmıştım; çıktığımda kendimi iyi hissediyorsam, perdede gördüğüm beni içine aldıysa o film benim için iyidir. bu fikirden hareketle 5 minare için iyi film diyemem. bul kurşunlu, çatışmalı, hareketli bir sahneyle açılıyor film; sonrası topal... fazla mesaj kaygılı, kötü diyaloglu senaryo, demek istediğini bir türlü anlatamamış. toplu zikir sahneleri, fragmanlarda da gördüğümüz gibi gerçekten başarılı ama mesela ülkücü bir ekip vardı filmin başında islamcılarla omuz omuza hareket ediyorlardı, sonradan kendilerinden hiç ses seda çıkmadı. onlar niye senaryoda vardı yada sonradan niye yok oldular hiç anlamadım. nihayetinde ortalama bir zekaya sahip insanım.

"hacı, katil değil dede, bana herşeyi anlattı" diyen birine. "ne diyorsun sen, peki neymiş olay? kimmiş katil?" demez mi insan? filme göre denmiyor.

peki ya prensesin uykusu'nun durumu ne olacak? ben çağan ırmak'a prim vermekten yoruldum, o klişelerle dolu filmler çekmekten yorulmadı. bundan sonra da çağan ırmak filmine gidersem klişeler götürsün beni... yok masal seviyorsak, bu filmi de severmişiz de yok çağan ırmak bir iyi bir kötü film çekermiş, bu iyi olanıymış da, yok fantastik öğeler çok yerindeymiş de...

türk sinemasının canım yeni yönetmenlerine özcan alper, ilksen başarır, seren yüce, inan temelkuran...) sevgilerimi gönderiyorum ve hızlıca yeni filmler çekmelerini umut ediyorum.

28 Eylül 2010 Salı

bir kivi hikayesi...


çocuktum ufacıktım... o zamanlar "kuantum", "evrenden birşey dileme", "yoga", "reiki" gibi laflar yoktu dilimizde... en fazla "bir şeyi kırk kere söylersen olur" gibi fantezilerimiz vardı, hatta istediğim lacivert botu anneme ilettikten sonra, 39 kere de yatağımda bilmediğim bir varlıktan dilediğim olmuştu. o pahalı bot olmadı ama benzeri bir şey geldi. ben de dileğimi yeterince doğru anlatamadığımı düşündüm ve isterken detaylandırmayı öğrendim. bu, sonraki hayatımda çok işime yaradı, karşımdaki her kim olursa olsun "anlamıyorum seni" demedi, diyemedi... çünkü verdiğim detaylarla, anlatmak ya da söylemek istediğim şeyin robot resmini çizdirebilirdim.

öğretmen bir ailenin çocuğu olduğum için tutturmak, istediğini ağlayarak yaptırmak, kendimi odalara kapatıp küsmek gibi kanımca şımarık davranışlarım yoktu benim. bir iki söyler, üzülür, susardım sonra. ilgim de çok konsantre olmadığı için, dağılmam kolay olurdu hep.

işte o aklımın bir karış olduğu günlerde; babamın yaptığı bir şeyi hiç unutmam. her salak çocuk gibi sonradan anladım babamın büyük adam olduğunu...

evdeyiz ailecek, televizyon izliyoruz, ben "elma" isterim diye tutturdum. dedim ya, ilgimi dağıtmak kolaydır diye, hemen sonrasında bu sefer "muz" diye tutturdum. evde mevcut olmayan meyveleri istemekte üstüme yok. garip olansa; değil bizim evde, orta halli hemen hemen hiç bir ailenin evinde bulunmayan bir meyve var o sırada bizde, kivi... babam, elinde tüylü ve kahverengi bir meyveyle içeri girdi. gözlerimdeki yaşlar durdu, meraklı bakışlar sordu "o ne?". babam, sakin sakin anlatmaya başladı "bu, kivi. pahalı bir meyvedir, bizde de iki tane var zaten. bu meyvenin özelliği; her ne istersen onu olması. şimdi canın muz istiyor ya, sana bir parça kivi vereceğim, yerken muz tadı alacaksın. istersen şeftali, istersen elma, istersen erik... artık canın ne isterse..." bu bir mucize olmalıydı... o aralar ton ton ailesi diye bir çizgi film var televizyonlarda. ailenin bütün fertleri, sandalye beşik, merdiven ne isterlerse o eşya olabiliyor. ben de bu meyvenin mucizesine o anda inanıveriyorum, içim nasıl kıpır kıpır. babam, büyük bir özenle soydu kiviyi, elma gibi dilimledi, güzel bir tabağa koydu. öylece bakıyorum kivi parçalarına... muz geçiyor aklımdan, elma geçiyor, şeftali geçiyor... kapatıyorum gözlerimi, babam ağzıma bir parça kivi veriyor. aaaaa, sanki muz yiyorum, tadı aynı, yemin ediyorum aynı... sonra "şimdiki erik olsun" diyorum... aaaaa aynı erik tadı, hem de papaz eriği... öyle güzel...

babam, bana mucize meyve getirdiği için o gecenin kahramanı oldu... ben yıllar yıllar sonra öğrendim ki kivi istediğin meyve olabilme özelliğine sahip değil, ama hiç hayal kırıklığına uğramadım. çünkü ben ne zaman gözlerimi kapatıp, hayal edersem, ağzıma istediğim tat gelir... ne zaman çok istesem ve çalışsam, başarırım... ne zaman inat etsem ve inansam, yaparım... ne zaman kivi yesem gülerim...

babama...

16 Ağustos 2010 Pazartesi

rüyalarda buluşuruz...


çoktandır, film yazmamıştım... malum yazları pek iyi filmler olmaz sinemalarda... ama bu yaz başka... öyle uzun uzun anlatmayacağım filmi... gidin izleyin :)

ama ben teknolojinin, sinemaya verdiği eli hayranlıkla ve şaşkınlıkla izledim...
oyuncular da, konu da, görsel hadiseler de şahaneydi... ayrıca nemden ve sıcaktan beynim uyuşmuşken, klimalı bir salonda, neredeyse üzerime ince bir hırka almayı gerektirecek ısıda olmayı özlemişim... mısır ve frigoyu da mideme afiyetle indirmekten büyük mutluluk duydum doğrusu...

çoraplarımı, hırkalarımı, botlarımı özledim :(

25 Temmuz 2010 Pazar

bu dolunay var ya bu dolunay...

ben her dolunayın, yeni olaylara gebe olduğuna inanırım... şu an üçüncü kadehte olduğum için bu yazdıklarım yarın çok saçma gelebilir ya da tam tersi bastırdığım diren çıkar ortaya bilemiyorum. göreceğiz...

bu dolunay bana güzel insanlar tanıştırdı, beni çok güldürdü ve iyi muhabbetler verdi... bu dolunay benim kalbimi kırdı, çok ağlattı... bu dolunay beni cennete de götürdü, cehennemde de yaktı... acıdan öleceğimi de sandım, mutluluktan uçacağımı da... ben bu dolunaylarda yalan da söyledim, bilincimi de yitirdim...

şimdi gözlerimi dikiyorum tabak gibi parlayan aya... öylece bakıyor bana... sanki bunların sorumlusu o değilmiş gibi öylece duruyor kendi karanlığında... sanki o değilmiş beni benden alan, sanki o değilmiş beni sarhoş eden, sanki o değilmiş beni üzen...

ey dolunay, ey ayların en güzeli, en parlayanı, en yalnızı, en kocamanı... bütün hata senin... dilim de varmıyor ama gerçekten bütün hata senin...

16 Temmuz 2010 Cuma

bu yaşa kadar neler öğrendim...

muhtemelen bu yazı bittiğinde benim doğumgünümün ilk saatleri olacak... 33 yaşına kadar öğrendiğim herşeyi şöyle bir gözden geçirmek için uygun bir gün bence...

* bazen şans, çalışıp didinmekten daha önemlidir.
* insanın kendine olan güveni, birçok konuda başarı kazanmasını sağlayabilir.
* üst üste gelen sorunlar, insanı olgunlaştırır elbet ama çoook yorar ve hayatından bezdirir.
* sağlıklı beslenmek bir yaşam biçimidir. 1 hafta sağlıklı beslenince, beden düzene girmez.
* spor da bir yaşam biçimidir. 3 gün 2 km yürüdün diye, iğne ipliğe dönmezsin. buna bozulmaktan vazgeçmek gerekir.
* yaş aldıkça önemli günler önemsizleşir.
* yaş aldıkça, aileni anlarsın, hak vermesen de sevmeye devam edersin.
* dostlar; vazgeçilmezdir, kardeştir, sırdaştır, elini tutandır, omzunu uzatandır.
* aşk, dönüştürür, değiştirir, darma duman eder, bulutlara çıkarır, cehennem azabı yaşatır, sevinçten kalbini durdurur, yıkar geçer.
* gelişen teknoloji, iyi kullanılırsa uzakları yakın eder, kötü kullanılırsa yakınları uzak eder.
* arkanda dağlar kadar güvendiğin bir ailen yoksa hep "eksik" kalırsın.
* arkadaşlarına kızıp, ağzına geleni söylemeden önce yarım saat dinlenip düşünürsen vazgeçersin.
* üzüntünü, "kapris" ve "dırdır" olarak algılayan erkekten hızla uzaklaşmak gerekir.
* seni güçlü kadın olduğun için herşeyle savaşabilir zanneden erkekten daha da hızlı uzaklaşmak gerekir.
* kavgalar, tuzdur biberdir ama uzatılırsa ve sıklaşırsa fenalık getirir.
* "iyi sohbet ettiğin ve güldüğün, seni senden fazla seven erkekle evlenirsen mutlu olursun" savının doğru olmak ihtimali yüksektir.
* yaz tatili, insanı şarj eder.
* evde hayvan beslemek, insanı iyimser yapar.
* piyangodan para çıkma ihtimali gerçekten çooook düşüktür.
* işlerin ters gideceğini düşünürsen, işlerin ters gider. iyi gideceğini düşündüğünde de ters gidebilir.
* insanın alışkanlıkları değişkenlik gösterebilir. kimi konulardan "ben böyleyim, böyle alıştım" diye sıyrılmak, kolaycılıktır.
* arkadaşlarına güvenip iş yapan ve başarılı olan kimse yoktur ya da ben tanımıyorum.
* iyi bir yemek ve sohbetin, tek taş pırlantadan çok daha güzel olduğu zamanlar vardır, ne güzeldir onlar...
* 30 yaşında, 50 yaşına yatırım yaparken,30 yaşını kaçırmak erkeklere mahsus bir durumdur.
* çok çalışıp, sevgilisini unutan herkes, birgün aldatılabileceğini hesaplamalıdır.
* istanbul'un sıcağı da soğuğu da iyi değildir.
* bir kadının kıyafetleri hiçbir zaman yeterli değildir. her zaman "alışveriş listesi" vardır. yoksa, yaratılabilir.

saat 24:00 oldu, iyi ki doğdum...

9 Haziran 2010 Çarşamba

hadi kolaysa bul...

hep "yarım"ız, hep bir "eksik"... ara ki bulasın bu karışıklıkta ruh eşini... teknolojik dünyanın şaşırtan hızında bul bakalım hadi... iş güç seni esir almışken, trafikte hergün saatler kaybederken, ailenle boğuşurken, her cüzdanı açtığında istediğin miktarı göremezken, hastalıkta ve yoksunlukta, iletişimsizlik sizi ayırıncaya kadar bul bakalım beyaz atlını... kendine bile zaman ayırıp, kafanı huzurla koyamazken yastığa, nasıl bulacaksın sevdiceğini?

hadi buldun diyelim... nasıl bileceksin ki doğru insan? "sakat kaldığımda beni hiç bırakmazsın ama değil mi necati sen?" testinden her geçeni kalbimizden içeri mi alacağız? "sadakat" için söz isterken, "anlayış" ve "güleryüz" için de söz verecek miyiz mesela? aynı dili konuştuğun insan, senden daha çok var zannediyorsa dışarıda ve aslında sen olmadığı gerçeğini biliyorsan?

yaş alıp, kafa ağırlaştıkça "tek"leşiyor demek insan... halbuki iki büyüktür tekten...

şebnem'e...

8 Haziran 2010 Salı

yeterince beklemek üzerine...



chp ve mhp, yeterince bekledikleri için iktidara oynar mı bu ülkede? çok çalıştıklarından ya da başarılı olduklarından değil ama... sadece yeterince bekledikleri için...

yeterince bekleyen memur, bütün gün oturuyor olsa da, terfi alır mı?

peki bir kadın yeterince beklerse, ilişkisi bir sonraki basamağa geçer mi? yeterince bekleyen kadın, sonunda hedefine ulaşır mı?

1 Haziran 2010 Salı

zor işler...

ortadoğu'da siyaset yapmak zordur, sihirli değneğin olması gerekir. barış olsun istersin, bir bakarsın bombalar, silahlar. birgün yanyana birgün düşman olursun. bir bakarsın arapsın, bir bakarsın musevisin ya da kürt. birgün sırtını dayarsın, ertesi gün sırtından vurulursun. bu coğrafya karışıktır arkdaşım. aklını, günlük faşizmin ele geçirmesine izin verirsen, çıkamazsın işin içinden. sen "barış" demeye, "kardeşlik" demeye, "özgürlük" demeye, "eşitlik" demeye devam et. devam et ki "insan" olduğunu hatırla.

31 Mayıs 2010 Pazartesi

arada kaldım...

12 eylül anayasası ile akp'nin adaletsiz anayasası arasında,
eski ile yeni arasında,
dincilerin filistin'i ile israil'e karşı sonsuz direnç gösteren filistin arasında,
ağlamak ile ağlamamak arasında,
omzuna vurularak itiştirilen kemal kılıçdaroğlu ile dürüst ve düzgün kılıçdaroğlu arasında,
kalbimle ile aklım arasında,
yalan ile dolan arasında
kaldım...
bugün keyifsizim... ama geçer...

8 Mayıs 2010 Cumartesi

küçük şahin

şahin, ilkokul 4'e gidiyor. bizim evin karşısındaki demirci ismail'in oğlu... haftasonu hepimiz sokaktayken, o da arkadaşlarını toplamış, babasının yaptığı demir bankta dünya meseleleriyle ilgileniyordu... ve şöyle bir cümle sarfetti; "bütün dünya bir din olsa, herkes barış içinde yaşasa, süper olmaz mı oğlum"
bir sürü kaz kafalı politikacının algılayamadığını küçük şahin çözmüş... karanlıklar içinde bir mum oldu şahin :) günüm güzel geçecek şimdi...

1 Mayıs 2010 Cumartesi

22 Nisan 2010 Perşembe

usta kalfa servisi



ustakalfa yapı servisi, uygulama esaslı bir firmadır. işini beğendiği, birlikte çalıştığı, sertifikalı usta ve kalfaları bir araya getirmiştir. ev sahiplerine, mimarlara ve mühendislere, usta ve kalfa hizmeti verir. şu anda güvenle arayabileceğiniz, istanbul'un ilk ve tek yapı servisidir.

yapımda, tadilatlarda, her türlü bina içi aksaklık ve arızalarda arayabilir, mail atabilirsiniz. işini hakkıyla yapan çalışkan bir ekip göreceksiniz! mühendisler kontrolünde yapılan uygulamalarda amaç, yapı alanında mal sahiplerini bilgilendirmek, doğru, ekonomik ve hızlı çözümler sunmaktır. işlerin yapım bedelleri; piyasa fiyatları çerçevesinde, mimarların gözetimi altındadır. ücretlendirmeler web sayfasında tek tek yayınlanmaktadır. bu fiyatlar bayındırlık bakanlığı'nın her yıl hazırladığı inşaat birim fiyatları cetvellerine göre çıkarılır ve daha fazlası müşteriden talep edilmez.

yapı alanına önce mimar gelir, sorunu tespit eder, ölçülerini alır ve yapılması gerekenleri rapor eder. işleriniz çok daha ekonomik ve kaliteli tamamlanır.

yönetim: burak reis no:12 heybeliada / istanbul
tel: 0 216 351 99 30 gsm : 0 532 743 37 63

email: usta@ustakalfa.com
web: www.ustakalfa.com

21 Nisan 2010 Çarşamba

dubai sonrası


aslında racon itibariyle, bu yazıyı ingilizce kaleme alacaktım ama izleyenlerim genelde türk olduğu için bundan vazgeçtim. güneşli ve sıcak dubai'den, serin ve bulutlu bir istanbul sabahına uyandım. kül bulutları yüzünden gelemeyeceğim endişesi yaşadım ama havaalanındaki rahatsız koltuklarda, beş parasız olmadığım için de sevindim doğrusu. evde oturup, dua ettik... ama işe yaradı sanırım...

"yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerini anlat" diye ısrar ettikleri için birkaç dubai notu yazmak şart oldu :)

modacı cavalli, dubai'de kulüp açmış bir süre önce. ihtişamı ve pırıltısı ile dubai'ye yakışır bir performans sergilemiş. size tavsiyem, yukarıya çıkarken merdivenleri değil, asansörü kullanın. hayatımda gördüğüm en seksi ve karanlık asansöre sahip. duvarlarını postla döşemişler post... düşünün...

alışveriş merkezlerinden birinde (arapça bir adını var, hatırlamam mümkün değil)su ve ışık gösterisi izledim... inanılmazdı gerçekten...

çok güzel restoranlarda çok güzel yemekler yedim...

bir şehrin, caddesi sokağı yerine, alışveriş merkezleri olması garip tabii, insanın sürekli para harcıyası geliyor. bir kalemdir, bir elbisedir, alası geliyor. benim de geldi :)

yılın bu mevsiminde, nisan ayında, denize girmek muhteşemdi. muhtemelen siz istanbul trafiğinde can çekişirken, montlarınız, botlarınız ve atkılarınızla yürüyüş yaparken ve 32 derecede, güneşin altında cildime zarar vermekle meşguldüm :))

bu tatilin sponsoru canım ece'ye ve ingiliz selim'e teşekkür etmeden olmaz. bu tatilimi onlara borçluyum. aldığım ve sizinle paylaşırsam nazar değeceğinden çekindiğim haberler de tatilimize sevinç kattı... ece ;)

türkçe televizyonuma, esprili kedime, beni çok özleyen anneme, huysuz ama tatlı sevgilime, baharın en güzelini yaşayan adaya, cadde ve sokaklarıma geri döndüm... buyurun tepe tepe kullanın...

12 Nisan 2010 Pazartesi

yolculuk var...

uzun süredir elim gitmedi yazmaya... bir koşturmaca içersindeydim çoktandır... bir süreliğine yine, yeniden dubai'ye gidiyorum. dubai, gezginler için enteresan bir destinasyon değildir. müzesi bile bizim ev kadardır mesela... çölde safari, bol ışıltılı oteller, sıcaaaak bir hava, alışveriş merkezleri seyahati seven insanlar için birşey ifade etmez. benim için dubai'nin en güzel tarafı; can arkadaşımla bol bol vakit geçirmek, nisan ayında denize girip, güneşlenmektir. ucuz alışveriş noktaları ve eğlenceli gece hayatı da tatlı niyetine hani :) gündüz bir şantiye, geceyse ışıltılı ve eğlenceli bir şehirdir.

yapacağım iş görüşmeleri nedeniyle bu sefer biraz resmi bir gezi olacak ama oradan hergün bildirmeye çalışacağım...

facebook, twitter gibi sosyal paylaşım (bu lafa da bayılıyorum, hep birgün kullanacağımı hayal etmiştim) sitelerimi sık sık güncellemeye çalışacağım.

ya da tüm bunları hiç yapmayıp, telefonumu da kapatıp, şezlongta keyfime bakacağım :)

8 Mart 2010 Pazartesi

rejim üzerine bir yazı...


efendim, bir süredir aldığım kilolarla başım dertte... aslında itiraf etmeliyim ki uzun süredir dertte de ben şimdi bir önlem almaya karar verdim :) 48 kilo olup da ince belimle efsane olduğum günler geride kaldı elbette ama hiç olmazsa yere düşen kalemi alırken nefes nefese kalmamayı başarsam iyi olacak... ben o süper sıkı, kibrit kadar peynir, sabahları limonlu su, hayat boyu lahmacun yok diyetlerini uygulayabilen biri değilim, çok isterim ama yapamam... yüzüne her akşam düzenli olarak krem sürebilen biri bile değilim... benim rejimler hep acıkana kadar... o ana kadar, kayısılar senin, sebzeler benim, bir avuç bademler senin, light yoğurtlar benim... acıkınca kare damak çikolatalar, kebaplar...

yıllardır o photoshoplu güzelim modellere baka baka, o korkunç beden ölçüleri gazlana gazlana kadınların üzerinde acayip bir baskı oluştu... halbuki ben hafif tombilik olmaktan mutluyum... yuvarlak hatlara sahip, şirin kadın imajının hiç modası geçmiyor çünkü... ama o daracık jeanlar birgün demode olacak bilesiniz...

şimdilik hedeflerim kısa; kıyafetlerim çirkin durmasın, otururken göbek tutulup sıkılacak halde katlanmasın, çabuk yorulmadan yürüyebileyim, çizmenin üst kısmını açtırmadan giyebileyim...

sabahları, beni tur yolunda "kendimi bunun için mi yorucam ben? kalbimi bunun için mi kırıcam ben?" şarkısını bağırarak söylerken görürseniz şaşırmayın...

3 Mart 2010 Çarşamba

yok... var...

yazasım yok...
gidesim var...

arkadaşlarımla görüşme isteğim yok...
kendimle kalma isteğim var...

spor yapacak enerjim yok...
40 beden kıyafetlerim var...

o yok, bu yok...
neyim var, neyim yok...

26 Aralık 2009 Cumartesi

iyi gelmedi...

bu yıl, yanlış kararlar, hayal kırıklıkları ve bağdat'tan dönen hesaplar yılıydı... iş değiştirme kararı, tuhaf bir şehir değiştirme hikayesi, tekrar yeni bir iş yaratma ve alışma olayı, yalnızlığımın yerini birlikte yaşama bırakması ve yuvaya dönüş... astrolojik olarak bakarsak "yıldızım düşüktü şekerim"... :)

ama tüm bunlara rağmen 2009'un bana getirdiği en harika şey "aşk"tı... değiştiren, dönüştüren, büyüten, şımartan, emek verilen, gülümseten, sürprizli aşk...

seni çok seviyorum canım... sen benim sabahları uyandığımda ilk hatırladığımsın, sesini duymadan yapamadığımsın... hediyemsin... dilerim 2010 da, geri kalan yaşamım da seninle geçsin... bu da benim yeni yıldan dileğim olsun :)

filmler filmler...





bu aralar türk filmi orgazmı yaşıyorum... 2009'un son günlerinde harika filmlere gittim. bornova bornova ve neşeli hayat'la başladım, başka dilde aşk ve vavien'le devam ettim, son olarak da acı aşk'ı gördüm... hepsini kişisel dvd arşivime de katmalı ve sıkıldıkça izlemeliyim...

bornova bornova'daki oyunculuklara ve mahalle havasına;
neşeli hayat'ın hüznüne ve ince esprilerine;
başka dilde aşk'taki mert fırat'a ve filmin söylediklerine;
vavien'deki senaryoya ve filmin sadeliğine;

bayıldım gerçekten... dilerim 2010'da daha da iyi filmler izleyelim...

17 Aralık 2009 Perşembe

tekel işçileri direniyor, faşist polis copluyor...


haberler korkunç... izlerken utanıyorum... tekel işçileri 3 gündür ankara'da direniyor, polisse evinde, özel hayatında ya da başka noktalardaki hırsını işçilerden çıkarıyor. vuruyor, kırıyor, biber gazı sıkıyor, copluyor, insanları yerde sürüklüyor, bu kış gününde suların içine atıyor, üzerine su sıkıyor...

yıllardır aramızda konuştuğumuz bir konudur; işkenceciler ya da meydanda acımasızca cop sallayan polis, evinde, ailesine karşı nasıldır? Mesela işi bitip, evine gidince oğlunun başını okşayıp, karısıyla sofrada muhabbet ediyor mudur? haftasonları kızını alıp parka gidiyor mudur? gece yatakta karısının yanağını okşayıp, gün içinde olanları anlatıyor mudur? televizyonda hulusi kentmenli filmleri izlerken gözleri nemleniyor mudur? arkadaşlarıyla sohbet ederken sıkı bir fıkra anlatıp, çevresini kahkahaya boğuyor mudur? pazar günleri ailesini alıp mangala gidiyor mudur?

ben insanın bambaşka iki karakter olabileceğine inanmıyorum. birinin mutlaka sahtekarca olduğunu düşünüyorum. gündüz hakkını arayan işçilerin kafasına copla hunharca vuracaksın, yere düşenlere tekme atacaksın, akşama da iyi baba iyi koca olup, yastığa başını huzurlu koyacaksın... bu ikiyüzlülüktür, yalandır, sahtedir...

bugünkü eylemde ağzından salyalar akıtarak, insanlara saldıran polis tam da bu nedenle insanlıktan, iyiden, güzelden nasibini almamıştır... hatta bence "insan" bile değildir...

hükümet, eczacıların sözleşmelerini iptal ediyor, demiryolu işçilerini işten çıkarmaya devam ediyor, kürt açılımını yüzüne gözüne bulaştırıyor... köşeye sıkışmış bir kedi gibi tırmıklıyor, hırlıyor...

bu açgözlü ve sığ politikacılar kalbimi sıkıştırıyor... haberlerde işçileri hayretle izleyen insanlar, az sonra behlül'ün gözyaşlarıyla üzülüyor... unutuyor, önemsemiyor, üstelik bunu da alışkanlık haline getiriyor...

ülkemde olanları dehşetle izliyorum... izlerken utanıyorum... çok utanıyorum...

29 Ekim 2009 Perşembe

hocam, beni tanıdınız mı?

salı akşamı, sosyete restoranların birinde, afili yemeğimizi ısmarladık... muhabbet ediyoruz, şaraplarımızı yudumluyoruz, gençten bir delikanlı yanaştı masaya, kibarca "hocam?" dedi... haydaa... ben? hocam? beni biriyle karıştırdığını sandım. zira 20'lerini çoktan geçmiş birine öğretmenlik yapmış olamam, zaten işim bu değil... son 15 yıldır turizmciyim...

sonra devam etti... "heybeli" dedi, "ingilizce" dedi, "ben umut, bize okulda ingilizce öğretirdiniz" dedi... aman allahım... 10 sene öncesine gittim birden... o zaman adada bir dernek kurmuştuk, adı uzun ama yaptığı işler çok güzeldi. "adalı üniversiteli ve üniversiteli mezunlar derneği". haftada bir gün toplanıyoruz, gündem maddeleri, karar defterleri, toplu yemekler, yararlı işler... yararlı işlerden biri de; okulda dersleri iyi olmayan çocuklara haftasonları takviye dersleri vermekti. tam 2 sene aralıksız her haftasonu, okula gidip ders verdik hepimiz. kimimiz ingilizce, kimimiz matematik, fizik, üniversiteye hazırlık... yaptığım en iyi işlerden biriydi... iyi ki yaptık...

işte umut da o öğrencilerimden bir tanesi.... yıllardır anneme gelir, "hocam, beni tanıdınız mı? ben bilmem kim" derler, hayatımda ilk defa bana dendi... nasıl bir gurur ve sevinç anlatamam...

bu arada televizyonumuz sizlere ömür... yeni bir televizyon almak zorunda kaldık. ama o kadar olay oldu ki az önce ulaş "müsaitseniz televizyonunuza bir hayırlı olsuna geleceğiz" dedi :) vizontele hikayesine döndük...

30 Eylül 2009 Çarşamba

bir vapur yazısı...


83'te taşındık biz adaya... önceleri pek keyifli gelen vapur yolculukları bir noktadan sonra çok zorlamaya başladı beni. martılara simit atma, günün ilk çayını sigara eşliğinde içme, kabataş'tan 18:30'a binip, üst arka açıkta oturma şerefine erişme gibi güzelliklerden sonra, eve varma saatinin uzaması bir sorun haline gelmeye başladı. yorgundum ve bir an önce eve varıp yemek yemek istiyordum. iş yerinden beraber ayrıldığım arkadaşlarım, evlerinde kahvelerini yudumlarken, ben daha vapurdan yeni inmiş eve yürüyor olurdum.

ada hayatım, küçükyalı'da aldığımız evle birlikte sona erdi. mutluluktan bir süre hiç gitmedim adaya. gece hayatım tavan yaptı, sabaha karşı 3-4 gibi eve gelmeler, arkadaşlarla uzun ve vapuru kaçırma kaygısı olmayan sohbetler, sabah geç kalkma lüksü... oh bir mesudum ki sormayın gitsin...

yıllar geçti, vapurlar hiç değişmedi... aynı vapurlar sadece biraz daha eskimiş olarak ,aynı yerleri aynı sürelerde gitmeye devam ettiler. zaman geçip teknoloji geliştikçe vapurlar daha hızlı olmadılar, adalılar daha rahat gidip gelmedi...

zamanla vapur büfelerdeki her ürün dinci kesimin gözdesi "ülker" marka oldu, iş dönüşü vapurlarında ikram edilen viskiler kalktı, tombalacılar gözden kayboldu... ülke gibi, vapurların da çehresi değişti... sigara yasağı ile adalıların vapur keyfi hepten kaçtı...

şimdi daha da tuhaf bir şey oldu... şehir hatları vapurları yerini motorlara bıraktı... koşa koşa iskeleye gidiyorsunuz, minicik bir motor, içinde onlarca insan, rahatsız koltuklarda, sıkışık düzende oturuyor... ülker sever büfeci, "4'leyelim beyler koltukları" diye bağırıyor, yanınıza koyduğunuz çantanızı mecbur kucağınıza alıyorsunuz, gürültüden birbirinizi duyup sohbet etmenize olanak yok. hem motor sesi hem de küçücük kapalı mekana tıkışan insanların bağırarak konuşması nedeniyle kitap okumanız bir mucize... gazeteyi yanınızdaki insanın burnuna değmemek için açamıyorsunuz, dışarı çıksanız rüzgar eteğinizi kafanıza çıkarıyor, saçınızı bozuyor, zaten de üşüyorsunuz... üsküdar - beşiktaş arasındaki 7 dakikayı bu şekilde gidebilirsiniz ama 1 saat bu ızdarap çekilir mi?

bu adalar'a verilen cezadır... çünkü bizim sandıklardan "ülker sever parti" çıkmadı...

madem öyle, size vapur yerine göt kadar motorlardan veriyoruz... size kayık gerek aslında kayık... itfaiyenin benzinini de vermiyoruz... yansın kül olsun güzelim ahşap evleriniz... deniz taksilere de söyleyeceğiz, size uğramasınlar... doğalgazınızı da keseceğiz, donun bütün kış...

bu gidişle adalardan size sittin sene oy çıkmaz... ya da...... çıkar bilemiyorum... ben anlamıyorum canım halkımı... daha hiç aynı fikirde olamadım ki çoğunlukla!!!

bakalım bu motor olayına da herşey gibi alışıp, konuyu kapatacak mıyız? yoksa ido adalıların sesine kulak verecek mi?

5 Eylül 2009 Cumartesi

sırf bu özgürlüğümüz olabilsin diye...

ıvır zıvırı bol, 36 bedenden 42 bedene kadar kıyafeti olan, hiç yoksa 40 çift ayakkabısı olan, yemek yapmadığı halde bütün mutfak eşyaları tam olan benim gibi biri için bunların tümünden ve evinden vazgeçmek kolay mı? evet çok kolay... çünkü önemli olan tek şey mutlu olmam... mutluluğum da bu 3 parça eşyaya bağlı değil... o nedenle de evimi, içindekilerle beraber burada, ordu'da bırakıyorum... hem de içim hiç cız etmeden... kendi boyadığım taburemden, annemin diktiği perdelere kadar, özel yaptırdığım koltuğumdan, kütüphaneme kadar herşeyimi...

artık bambaşka bir hayata geçiyorum, az eşyalı ve daha rahat hareket edebileceğim bir hayata... sadece gerekli olanlarla yaşamayı öğrenmek istiyorum... bir gün geldiğinde ve "hadi gidip, izlanda'da yaşayalım" dediğinde koşarak ve arkama bakmadan gidebilmeliyim... bir evi ev yapan benim çünkü... ve tekrar bir evi, kendime benzetebilirim :) süsleyip, yaşanılır kılabilirim...

kalan eşyalarım, depoda bir süreliğine uykuda olacak ama yeni hayatım için kalbim küt küt atıyor... bana istanbul'da ev çok, malum büyüdüğümüz yer :) bunca zaman "poşet poşet, ordan oraya yaşam" a karşı olan benim gibi biri için fazlaca değişik bir şekil olacak... ama eşyaya bağlanmamak gerek şu hayatta... hem de sırf sevdiğimiz başka bir noktada yepyeni bir hayata başlayabilmek için... sırf bu özgürlüğümüz olabilsin diye...

2 Eylül 2009 Çarşamba

dönüşe geçerken...

bugün çok umutlu ve mutlu bir yazı yazmak gelmedi içimden... dönmek için hazırlanıyorum. oteldeki işlerimi sonlandırmaya ve tamamlanmamış olanları devretmeye çalışıyorum. inşaatından beri çalıştığım otele bakıyorum, arkadaşlarımla konuşuyorum...

tüm nezaketimi koruyarak üstesinden gelmeye çalıştığım sorunlar beni çok bunaltmış meğer, o yüzden eve dönüşümü, dost yüzleri hasretle bekliyorum...

çünkü ben hakan'ın "dön artık" demesinin, iko'nun "gel artık, bu hasretlik yeter" demesinin taaa yüreklerinin derininden geldiğini çok iyi biliyorum. istifa ettiğim günün ertesi sabahı nasıl gülerek kahvaltı ettiğimizi çok iyi biliyorum. üstelik ne yapacağımı bilemeden, kafamda bir sürü soru işaretleri varken...

bunca zaman dost biriktirmişim ben, para yerine... aferin bana... hayatımda yaptığım en doğru hareket bu olsa gerek... benim hiç birikmiş param olmadı, iyi de harcarım olduğu zaman bu mereti :) ama şunu söyleyebilirim çok rahat; hiç pişmanlığım yok... iyi ki de varken harcamışım güzel güzel, iyi ki de gezip tozmuşum istanbul'u, iyi ki tatillerde yemişim bütün olanı, iyi ki de taksilerden inmemişim, restoranlarda bırakmışım bütün maaşımı...

esas olan mutluluk değil mi? ohhh, sefam olsun :)

31 Ağustos 2009 Pazartesi

istanbul'a dönüyorummmmmmm :))))


bu resim de 10 güne kadar istanbul'a döneceğim için verdiğim poz...

21 Ağustos 2009 Cuma

necla teyze'nin ardından...

"ne söylesen boş, ne yapsan boş" anlardan biri bu... ikocum, biricik annesini yitirdi... kayıplara alışmak iko'nun yaşamının bir parçası oldu son 10 yılda... bu sondu... artık daha az çalışacak, daha çok gezip, okuyup, hayattan keyif alacak... söz verdi :)

biz en sancılı dönemlerini beraber atlatmış kardeşleriz... şimdi tekrar yaralarımızı sarıp, acılarımıza ortak olacağız ve birbirimize sahip çıkacağız ki necla teyze'nin gözü arkada kalmasın...

ama en çok yemeklerini ve acayip deyimlerini özleyeceğim... burada yazmayı çok isterim ama bolca küfür var içinde, halbuki burası edepli bir blog :)

sevgili cecoş,

biliyorum izlediğini... kızın bize emanet, bilesin...

29 Temmuz 2009 Çarşamba

yağmur üzerine...

çılgın bir yağmur vardı dün ordu sahilinde...
açık şemsiyeleri ve dışarda unutulan çamaşırları affetmedi... çok az gördüm böyle kızgın bir gökyüzü... ve o yağmurun altında kendimi suya attım, hem de hiç düşünmeden... su öyle ılık öyle güzeldi ki... ben yüzerken başıma yağmur yağdı :) ne büyük keyif... geçirdiğim en güzel akşamüstülerden biriydi...
çılgın bir yağmur vardı dün ordu sahilinde...

23 Temmuz 2009 Perşembe

19 Temmuz 2009 Pazar

iyi ki...

iyi ki içinde kendimi çok iyi hissettiğim ve çok severek döşediğim bir evim var...
iyi ki adada geçti çocukluğum...
iyi ki kardeş dostlarım var...
iyi ki kendi ayaklarım üzerinde durmayı çok önce öğrendim...
iyi ki çikolatayı bulmuşlar...
iyi ki annem bana "küçük kara balık"ı almış ve okumam için baskı yapmış...
iyi ki ailem hep yanımda oldu...
iyi ki istanbul'u tanıdım...
iyi ki çalıştığım yerleri ve patronları hep doğru seçtim...
iyi ki hatırladığımda gülümsediğim bir sürü anım var...
iyi ki kaş'ı gördüm...
iyi ki çillerim var...
iyi ki sağlığım yerinde...
iyi ki ufak şeylerle mutlu olmayı öğrendim...
iyi ki köln'e gittim...
iyi ki istanbul üniversitesi'nde okudum...

iyi ki o gün deniz otobüsüne bindim...
iyi ki aşık oldum...
iyi ki geldin...
iyi ki doğdum...

10 Temmuz 2009 Cuma

personel...

otele personel alırken, 'iş başvuru formu' düzenledim. hem iş geçmişini hem de kişisel bir takım özelliklerini öğrenebileceğim sorular koydum. sorulardan biri de:

- otelde başvurduğunuz pozisyon:
- talep ettiğiniz maaş:

başvuranlardan biri, istediği pozisyona "personel" yazmış.

şimdi ben bu arkadaşın şakacı biri olduğunu düşünerek almalı mıyım? yoksa bu formu yırtıp atmalı mıyım?

9 Temmuz 2009 Perşembe

panda...

o kadar çok güldüm ki; vaktim kısıtlı da olsa hemen yazıp çıkmalıyım :)

otelimizin adı "padya" ve biz butik bir oteliz... emniyet, otelde kalan müşterinin adını soyadını, kimlik bilgilerini hatta varsa yedi ceddini istiyor benden... hem de hergün... bunu da e mail yoluyla yapmanızı istiyorlar, neyse efendim sistemimizi kurduk... şifremiz, parolamız geldi... ancaaaak verdikleri kağıtta ismimiz şu şekilde geçiyor:

tesis adı : panda turizm aş, putik otel

dün bütün gün polis memuruna bir dondurma şirketi olmadığımızı, turizmde putik otel diye bir kavram olmadığını anlatmaya çalıştım. nuh dedi, peygamber demedi. araya hatırlı gönüllü kişileri soktuk da ancak kurtulduk "panda putik otel"den...

niye aramıyorsun? niye telefonlarımızı açmıyorsun? niye doğumgünümüzü unuttun? diye sitem eden ey sevgili dostlarım... nelerle uğraştığıma bakın, sonra kızın :)

22 Haziran 2009 Pazartesi

sıkıntılı günler...

önce güneş bunaltıyor, sonra 15 dakikalık bir yağmur yağıyor ve tekrar güneş açıyor... akşamları omzunda bir hırkayla çıkıyorsun dışarıya... geceleri üzerinde incecik bir pikeyle rahatlıkla uyuyabiliyorsun... ama yalnızlık diz boyu...

son günlerde içimde bir sıkıntı var... griler siyahlar var yüreğimde... olumlu düşünme yetimin bir kısmını, neşemin de çoğunu kaybettim... biri otelde diğeri yolda olmak üzere iki kere düşerek bunu iyice kanıtladım kendime... şu an dizimin üzerine ağırlık veremiyorum... aklım nerde bilmiyorum...

bulutların dağılması için bir rüzgara ihtiyacım var bu ara...

gel rüzgar gel gel gel gel...

31 Mayıs 2009 Pazar

şampiyon'a...


bir fenerbahçeli olarak önce beşiktaş'ın şampiyonluğunu, sonra da "çarşı" grubunun gönülden taraftarlığını kutluyorum...

ordu'dan haberler...



istanbul'un karmaşasına öyle kaptırmışız ki kendimizi; atm'den para çekerken tedirgin olmak normal, sırt çantamızı önümüze asarak yürümek normal, bir kahve ve yanındaki küçük kurabiyeye 15 lira vermek normal, eve alarm taktırmak normal, işe 1,5 saatte gitmek normal gelmeye başlamış...

o nedenle bu şehre ilk geldiğimde çok yadırgadım. evimle, işim arası yaklaşıııık 2 dakika... zaten en uzak mesafe 10 dakika... evden çıkarken her tarafı kilitlemek yerine, bütün balkon kapılarını açıyorum ki ev nefes alsın... şehirde belirgin bir güleryüz ve sakinlik hakim... hiç birşey için acele etmiyorlar... evlerin deniz ya da yeşil görmemesi acayip bir durum... bilmediğiniz bir yeri sorduğunuzda, sizinle beraber o yere kadar geliyorlar...

evim çatı katı olduğundan mıdır nedir, sabahın 5.inde uyanıyorum... zorla ancak 7'ye kadar uyuyabiliyorum, zira güneş tam da gözümün içine doğuyor... bu, bana çok zaman kazandırıyor olmakla beraber gece keyiflerim sona erdi...
(yukarıdaki resimler evimin manzarasıdır, söylemesi ayıp...)

otelin açılmasını hasretle bekliyorum, çalışmalar hızla devam ediyor... şehrin en güzel otelini yapıyoruz...

yolu karadeniz'e düşen tüm dostları bekliyorum...

29 Mayıs 2009 Cuma

özledim...

iko'nun hazırladığı kahvaltıları...
adada beyaz kısa kollu hırkalarıyla kocalarını vapurdan karşılayan kadınları...
bisiklet yolunda pedal çevirmeden bisiklete binmeyi...
babamla yaptığımız komik muhabbetleri...
denizatı'nda limonlu gazoz içmeyi...
fayton sesini...
sorumsuz çocukluk günlerimi...
küçükyalı'da evde yaptığımız "kız muhabbetleri"ni...
sürpriz doğumgünlerimi...
değirmen'de yakan top oynadığımız günleri...
güçlü görünmek zorunda olmadığım zamanları...
kaş'ı...
adada, mezarlık turunda topluca korktuğumuz anları...
sevdiğimi...
bostancı'daki evde yaşadığım huzurlu uykuları...
eve gelen davetsiz misafirleri...
sea side'daki türk gecelerini...
pacha tours'da maaş alamadığımız ve öğle yemeklerinde simit yiyip, parkta sohbet ettiğimiz günleri...
tünel'deki yüksek tavanlı evimi...
dostlarımı...
taksim'de cem karaca dinlediğimiz geceleri...
limanağzı'nda akşamüstü denize girmeyi...
lodos olduğu zaman sınavların ertelendiği okul günlerini...
ingilizce dersleri verip, harçlığımı çıkardığım zamanları...
diskoda eğlendikten sonra sıcak poğaça yemeyi...
vapur sesini...
martıların çığlık çığlığa bağırışlarını...
adayı...

özledim...

18 Mayıs 2009 Pazartesi

köln'den ilginç manzaralar...


bu "evsiz"e bizde olsa asla para vermezler... köpeği, kitapları, yiyecekleri, günlük gazeteleri ile tam fotoğraflıktı...



dom katedrali'nden bir manzara... aa pardon dom gözükmüyor mu? hay allah....

köln hayvanat bahçesi


köln hayvanat bahçesi, gerçekten inanılmazdı... hayvanlar çok bakımlı ve "kısmen" özgürdü. bisiklet vazgeçilmez bir ulaşım aracı... çoluk, çocuk, yaşlı herkes bisiketin üzerinde... resimdeki ufaklık da bana poz verdi :)

11 Mayıs 2009 Pazartesi

ordu'nun dereleri yukarı mı akar? ve birkaç dosta selam sevgi...


bu hikayeye başlamadan önce pek çok kez yazdım, sildim cümleleri... nasıl anlatacağımı bilemedim bir türlü... son istanbul günlerimden, nakliye sürecinden ve ordu'daki ilk günlerimden oluşan bir dizi hazırladım en sonunda...

ben evimde çok misafirperver bir hatun değilim. gelenler çaylarını, sıcak soğuk istediklerini, çoğu zaman yemeklerini kendi hazırlarlar... buna da alışıklar, kızmıyorlar artık bana... ya tok gelip bana iş çıkarmıyorlar ya da kendileri hazırlamaya razı olarak giriyorlar balkonun kapısından... bir baktım son hafta elinde içkisi, sigarası ve atıştırmalıklarıyla pek çok dost yüz geldi balkondan... bana "hoşçakal" demeye... bana destek vermeye, "arkandayız diren" demeye... kalbim sıkıştığında arayıp konuşabileceğimi söylemeye... beni güldürüp neşelendirmeye, anılardan konuşmaya geldiler... hepsinin yüreğine sağlık... iyi ki varlar...

son güne kadar eşyalarımı toplayamadım ben... ayrılamadım hiç birinden... kutulara tıkamadım onları... gelmelerine 2-3 saat vardı, tuğçe ve tolay'ın binbir zorlukla getirdiği kutuları bantladım, kıyafetlerimi ve kırılacaklarımı topladım... sonra 5 tanımadığım adam girdi güzelim evime, çamurlu ayakkabılarıyla halılarıma basarak hoyratça kitaplarımı, dvdlerimi, yatağımı, dolabımı, makinalarımı topladılar... yabancı battaniyelere ve naylonlara sardılar... kamyona yükleyip yola çıktılar... ev bomboş kaldı... benden, iko'dan, yaşananlardan hiç bir parça kalmadı, duvardaki deliklerden başka...
o geceyi otelde geçirdik... soğuk bir otel odasıydı ama istanbul'daydı... yanımda sevdiğim adam vardı... bana ait bir ev olmadan geçirdiğim son istanbul gecesinde, huzursuzca uyudum. yeni hayatım nasıl olacak? işin altından kalkabilecek miyim? yeni şehre alışabilecek miyim? dostlarımdan uzaklaştığım için beni unutacaklar mı? yeni kariyer planı doğru işleyecek mi? istediklerimi yapmayı başarabilecek miyim? özlem nasıl bir duygu? burnumun direği sızladığında ne yapacağım? sevdiğim insanı yanımda götürebilir miyim acaba?

ama biliyorum artık... su akar yolunu bulur...

evimi taşıdım, boyattım, yerleştirdim, temizledim, süsledim, "diren'in evi" haline getirdim... canım annem herşeyin ucundan tuttu... o olmasa ne yapardım bilmiyorum... tek başıma yaşamaya hala hazır değilim belli oldu :) çıktım dışarı, eksikleri aldım, büyük caddelerde neler olup bittiğine baktım, dükkanları tanıdım, kafelerde oturdum, kuaförlerini denedim, insanlarla yemek yedim, konuştum... otelimin inşaatına gittim hergün, tek tek her tarafını gördüm, ezberledim, hayal ettim bittiği günleri...

yemyeşil ve güzel bir şehir ordu... ben ona hazırlanırken, o da bana hazırlansa iyi olur :) acayip fikirlerim var...

ben gelmeden gülen yüzleriyle yanımda olan dostlara teşekkürü bir borç bilirim :

hakanım, sevgilim, birtanem, gözümün nuru, kıymetlim... en zoru seni burda bırakmak... en zoru...

ececim, iyi ki dubai'den gelişine denk geldi de seninle başbaşa vakit geçirebildik... alışveriş kurdum benim... canım kardeşim...

selinim, rüzgar prensesimi göremedim ama iyi ki seninle görüşebildik... ne umduk, ne bulduk ama olsun benim kalbim hep seninle...

tuğçe & tolay, yerim ben sizi... tolaycım, votka süperdi, ellerine sağlık...

gizoşum, sen birtanesin... gülen yüzüne hastayım...

semiş & gönül, bize bayılıyorum... her şeyi konuşmamıza, herşeye gülebilmemize, hareketli anlatımlarımıza bayılıyorum :)

ikom, sana söyleyecek çok şeyim var... evimin direği, yemeklerin kraliçesi, derdimin ortağı... sensiz ev çok sessiz, diziler çok tatsız :))

şebocum, seni ordu'ya gelmiş, hamakta, kitap okuyup dertlerini istanbul'da bırakmışken hayal ediyorum... beni haksız çıkarma lütfen :)

saaaadet, küçük kadın... canı sıkıldığında bile sesi düzgün çıkan, olumlu ve güçlü kadın... bak ikimizin de yepyeni bir hayatı var artık :))

ali abi, tarkan'ın ali abisi... yazdıkların için teşekkür ederim ve tanışmayı çok isterim... belki bir gün ordu'ya yolun düşer???

canım babam, dayım, yengem, anneannem, dedem... nasıl kurşun döktük giderken... görseler inanmazlardı yemin ederim...

tuna, özlem, esra, şule abla, lalehan, songül, ahmet, banu, cuma, hilal, engin, argun bey, gökalp bey, fikret bey, can, cemile, gülden, semra, senem, tarkan, toş, bora, burçin, eda, gökhan, okhan... yazın, telefon açın, habersiz bırakmayın beni...

ordu güzeli,
diren

21 Mart 2009 Cumartesi

benim şehrim...


bir şehirle nasıl vedalaşılır? söz konusu olan "istanbul"sa kolay olmasa gerek...

4 aylık antalya staj maceramı saymazsak, buradan hiç ayrılmadım ben... istanbul'da okudum, en sevgili dostlarımı edindim, aşık oldum, ayrıldım... istanbul'da öğrendim paten kaymayı, çıkan bisiklet zinncirini takmayı, altılı ganyan oynamayı, balık atlamayı... kardeşim yok ama istanbul'da tanıdım kardeş dostlarımı... tiyatroya ilk istanbul'da gittim... sinemaya, konsere ve mitinge de... hayal kırıklıklarımın en kocamanını istanbul'da yaşadım, mutlulukların en büyüğünü de...

kendi düzenimi kurduğum yer istanbul... en güzel yemekleri yiyip, en güzel sohbetleri ettiğim yer... kimi sokaklarını ezbelediğim, esnafıyla selamlaştığım yer... martı sesleriyle uyandığım, vapurda simit yemeye doyamadığım yer...

10 gün uzaklaşınca burnumun direğini sızlatan, karışık, güzel, büyük, sorunlu, renkli, kirli, bol hikayeli bir şehir burası... sevmekten kendimi alamadığım ama çok insan harcadığını bildiğim harikulade şehrim... benim şehrim...

yaşamımın bu döneminde ayrılıyoruz... ama döneceğim...

16 Mart 2009 Pazartesi

rüzgar nereden eserse...


selin'le liseyi bitirdiğimizde daha şubat ayıydı... çünkü biz kredili sistem mağdurlarıydık ve 5 dönemde bitirmiştik okulu. geriye kalan 1 dönemde de üniversiteye hazırlanmayı umut ediyorduk. dersane tam gaz devam ediyordu... bütün konuşmalarımız "psikoloji mi okusak, uluslararası ilişkileri mi denesek, hukuk bizi bozar mı, şehir dışına çıkar mıyız" üzerinde dönüp duruyordu...

sınav geldi çattı, sonuçlar açıklandı... aaaa, kazanamamışım :) bir kere daha denedik... istanbul üniversitesi, turizm işletmeciliği... yıllarca her girdiğim büyük sınavda başarısız olmamla sürekli dalga geçen babam, eve geldiğimde "kedi olalı bir fare tuttun" yazılı bir pankartla karşılamıştı beni...

okul beyazıt'ta, ortam güzel, dersler rahat... nasıl geçti anlamadım 2 yıl... paldır küldür pacha tours'da buldum kendimi. (burada sevgili ahmet şensılay'ı sevgiyle anıyorum.) oradan oraya 11 sene geçmiş...

bu yazıyı bu işi bıraktığımı ilan etmek için yazıyorum esasen :) artık canım ne istiyorsa, rüzgar nereden eserse, yüreğim ne diyorsa onu yapacağım... kriz, ekonomik sorunlar, ülkenin durumu, dövizin bilmem ne kadar oluşu, hayat şartlarının ağırlığı hiç umrumda değil...

mutlu olduğumuz kadar varız...

özel not : tunacım, poyrazcım.... eğer hayatın karmaşasında sizi sevdiğimi yeterince söyleyemediysem üzgünüm. yaşadığınız bu "sağlıksız" günlerde kalbim sizinle....

oyumu en çok bayrak asana vereceğim...


yaklaşan seçimler nedeniyle yollar, panolar ve aklınıza gelebilecek her türlü boşluk; çeşitli partilerce kullanılıyor. yetmezmiş gibi, gazetelerimizin ekinde ya da aldığımız dergiye yapışık bir şekilde evimize de giriyorlar. tüm bu gereksiz masrafın içinde, en çok yollardaki bir direkten diğer direğe gerdirilen sıralı bayraklara sinir oluyorum...

hayır yani, bu pisliği ve tacizi görüp, "bizim mahallede en çok akp bayrağı var, oyum onlara" diyen var mıdır? ya da "falanca slogana bayıldım, oyumu chp'ye vereceğim" diyen birine rastladınız mı? peki süslenmiş seçim otobüsünden kısık sesiyle çığıran adamlara acıyıp oyunu veren var mı? "dürüst belediyecilik anlayışıyla, sizin için sizden biri" lafına tav olan?

ben bu sene oyumu kimselere vermeyi planlamıyorum. ama önümüzdeki seçimlerde, en yaratıcı olana, en az çevreyi kirletene ve "hoşmerim yeme, şekerin çıkar"dan daha iyi laflar bulabilene vereceğim oyumu...

zira siyaset, zekadan yoksunların yaptığı bir iş olmaya başladı iyice...

28 Şubat 2009 Cumartesi

güzel günler göreceğim...


son zamanlardaki ağır aksak gidişat yerini hızlı bir koşuya bıraktı... son 48 saat içinde yaşananlar belki 6 aya yayılsaydı ancak hazmedilebilirdi...

yaşamın önünüze neler çıkaracağını bilemiyorsunuz, dolayısıyla yapılan hesaplar ve kitaplar bir türlü tutmuyor, tutamıyor.

misal ayın sonunu rahatça getirebildiğimi düşündüğüm zamanda termosifonum patlar, dişçiye milyarlar vermem gerekir, çantam çalınır ya da bilmediğim vergi borçlarım çıkar. aile ve arkadaş arasında bu konularla ilgili çokça dalga geçilir benimle... bozulmayan beyaz eşyam olmadığından ilk baktığım şey "garanti süresinin uzunluğu"dur.

her ne kadar kabuk değişimi beni heyecanlandırsa da, bulunduğumuz zeminin yumuşaklığı gözümü korkutuyor. tünelin sonundaki ışığı da zar zor görüyorum.

ama hayatlarımızdaki bu hızlı değişiklikler eminim bizlere iyi gelecek... ikocum yeni evindeki yeni hayatında çok mutlu ol... istersen dünyanın öbür ucuna taşın ben yine geleceğim, yemeklerini yiyeceğim ve benim için yaptığın odada kalacağım...

bense hayallerimin peşinden koşacağım. herşeyi göze alarak... çünkü "diren"mek gerek... çünkü kalbime söz geçiremiyorum. çünkü esas olan mutluluktur... çünkü hiç birşey için geç değil... çünkü gelecek güzel günlere güveniyorum...

o zaman geleceğe içelim bu gece...

19 Şubat 2009 Perşembe

1. cemre


cemre olayı, bilimsel midir, değil midir bilmiyorum. bu lafı soru kabul edip, yorumlar kısmına uzun uzadıya iklimsel detaylar yazmayın lütfen.

havaya, suya ve toprağa düştüğü varsayılan cemre konusu benim hep içimi ısıtmıştır. onlar düştükçe hava ılıklaşır, erik ağaçları beyaz beyaz çiçek verir, paltolar mont olur, sosyete olanlar güneş gözlüklerini takmaya başlar, elele yürüyen çift sayısında artış görülür, kafeler dışarıdaki masalarını faaliyete geçirir, çizmeler tercih edilmez olur, hava geç kararır, insanoğlu işten çıkıp direkt eve gitmek istemez, beyoğlu bir hoş olur, ada daha da hoş olur...

bugün 1. cemre düştü...

boğazım şiş, halsizim, para sıkıntısı diz boyunu geçeli çok oldu, çok istediğim sinema sektörüne henüz giriş yapabilmiş değilim, kendime çok az vakit ayırabiliyorum ama hiç birşey umrumda değil. hazır cemre de düşmüşken, moda'da simit-ayran ikilisi eşliğinde sohbet etme zamanıdır şimdi... aşık olma ve diz dize oturma zamanıdır şimdi... beklediklerine kavuşma zamanıdır şimdi...

iko'ya sevgiler :)
not : resim tarkan çiçek'e aittir...

17 Şubat 2009 Salı

seni seviyorum, çünkü...


yağmur ve soğuğa rağmen, beşiktaş iskelesinde beklediğin için

sabahın 6'sında balkon kapısını tıklattığın için

gülen, sıcacık gözlerin için

güzel sümbüller ve harika fulyalar için

hatta onları gazete kağıdının arasına saklayarak getiren halin için

deniz otobüsündeki tanışma hikayemiz için :)

sabahları biskremle kahvaltı etmek sana acayip gelmediği için

bold pilot'ı bildiğimde şaşıran suratın için

adadaki güzel manzaralı merdivenlerde benimle sigara içtiğin için

telefonunu hiç kapatmadığın için

harika almanca konuştuğun için

çok saçlı, esmer kız çocuğu hayallerime ortak olduğun için

ağladığımı duyduğunda koşarak gelip beni sakinleştirdiğin için

hep çok güzel koktuğun ve sarıldığın için

dün koltuktaki 5 dakikalık huzurlu uykun için

telaşlı halin ve eve dönme sendromun için

evdeki toza karşı olan alerjin için

muhteşem yüreğin için...

seviyorum seni...

15 Şubat 2009 Pazar

yumurtalı ekmekli kahvaltı...

yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem,
ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı...
cemal süreyya

pazar günlerinin banyo ve çamaşır günü olduğu zamanlarda, haftasonu kahvaltıları da kutsaldı... kahvaltının bir "ana malzeme"si vardı. peynir, zeytin, bal, reçel falan da ona eşlik ederdi. ana malzeme bazen simit, bazen börek, bazen de yumurtalı ekmekti... ben yumurta delisi olmamama rağmen, sofraya getirdiği o "emek verildi bu sofraya" hali ve içtenlik durumu beni çok etkilerdi. eve davet edilmiş ya da cumartesiden bizde kalmış dostlarla masa daha da şenlenirdi...

o masalardan birinde, ortaya gelen sucuklu yumurtaya bakıp "anne, bu ne?" diyerek, annemi rezil ettiğimi ve arkadaşlarının "ilkincim, bu çocuğa hiç mi sucuklu yumurta yedirmiyorsunuz?" dediğini hatırlıyorum... hala söylenir bu konuda :)

bu yazıyı da ne zamandır yumurtalı ekmek yemediğimi farkettiğim için yazıyorum. hafta içleri koşarak işe gittiğimden, haftasonları da tek başıma olduğumdan özene bezene hazırlanan kahvaltılardan uzağım artık...

bu koca ve kalabalık şehirde, insanları ittire kaktıra kendime yer açmaktan, onları geçeceğim diye daha fazla çalışmaktan, sürekli olarak yolda geçirilen zamanı hesaplayıp buna hayıflanmaktan, kazandığım paranın hiç yetmemesinden, 360 günü yazın gideceğim 1 haftalık tatili düşünerek geçirmekten sıkıldım...

yaşasın yumurtalı ekmekli kahvaltılar, kahrolsun çalışma hayatı!

30 Ocak 2009 Cuma

gel zaman git zaman / ulaş'a...


adaya ilk taşındığımızda eylüldü... bir süre kiralık ev aramış, bulamamıştık... o süreçte okulun bir sınıfına eşyaları yığmış, kendimiz de başka bir sınıfa yerleşmiştik... annemle babamın öğrencileri gündüzleri ders veren hocalarını; biraz daha geç saatlerde, aynı noktalarda pijamalarıyla görebilirlerdi... yabancıladığım okul koridorlarında uykumun gelmesini hevesle beklediğimi hatırlıyorum...

gel zaman git zaman; tanışlar çoğaldı... ülkenin koyu siyah siyasi ortamında, çizgisini belli edenler daha da yakınlaştı, mücadeleye ortak arandı, bulundu... o karanlıkta el yordamıyla seçilen dostlar "ebedi" oldu...

biz sokakta yakan top oynayan çocuklarız o sıra... annem başucuma "küçük kara balık" kitabını koyuyor, haftasonları tiyatrolara götürüyor, sorduğum binlerce soruya sakince cevap veriyor, gazetelerin ilgimi çekmesini sağlıyor, haberdar olayım, fikrim olsun istiyor, kendi ayakları üzerinde durmasını başarabilen bir çocuk yetiştirmeye çalışıyor...

gel zaman git zaman o yetişen çocuklar da birbirlerini buldu, konuştu, anladı, sevdi...

ulaş'la benim hikayem de çok eskilere dayanır bu nedenle... benim tayt üzerine uzun tunikler giyip, altımda espadril denilen ayakkabılarla dolaştığım, o'nun da sınıfın gözdesi olduğu zamanlara... zira güzel çocuktu kendisi :) duyarlı ve az konuşan bir çocuk oldu hep ve ben o'nu hep çok sevdim...

gel zaman git zaman ulaşım büyüdü... bir kere boyu beni geçeli epey oldu. bir ara, okulda bir türlü uzatmayı başaramadığı saçları omzuna geldi. başka bir ara, sakallarından yüzü görünmez oldu. bazen aylar oldu sesini duyamadım. bazen doğumgünümü ilk o hatırladı. arada iskelede görüp kucaklaştık, arada kimsenin bilmediklerini bildik... ama ben hep o'nu çok sevdim...

yaş aldıkça daha da mı duygusallaşıyorum nedir bilmiyorum ama bence en kısa zamanda adada bir gün sabahlamalıyız... güneşi alman koyu'nda batırıp, büyükada'dan doğurmalıyız... çünkü çok özledim ben seni...

25 Ocak 2009 Pazar

film izlemeye devam ediyorum...

güz sancısı

bizim ülkemizin eylül ayları sancılıdır bir miktar malum... güz sancısı da 1955 eylülü'nü hikaye etmiş kendine... ama hikayeyi nereden anlatacağını şaşırmış sanki. işin politik yanını mı yoksa aşk kısmını mı öne çıkaracağına karar verememiş bir türlü... ne esas oğlanla kızın arasındaki o tutkulu aşkı hissedebiliyor seyirci ne de 50'lerdeki siyasi ortama hakim olabiliyor. sevmiyorum böyle "suyundan da koy" filmleri...

filmde sakil duran bir taraf vardı... nasıl desem??? samimi, sahici değildi sanki. belçim erdoğan'ın bir sinirlenme sahnesi vardı ki bence tiyatro sınıflarına "olmaz böyle şey" adı altında ders koydurabilir. murat yıldırım arkadaşımız dizilerde oynamaya devam etsin, zira sinema filmlerinde oynaması sağlığa zararlı.

bizim olduğumuz sinemadan mı kaynaklanıyordu yoksa film mi öyleydi bilmiyorum ama kimi yerleri ses sorunu nedeniyle anlamadım ben...

benim içime sinmedi "güz sancısı"... hatta sonrasında karnıma sancılar girdi, "daha iyisi olabilirdi, daha iyisi olabilirdi" diye...

vali

vali'den bahsetmeye dilim varmıyor aslında. ülkemde insan öldürmenin, birşeylerin üstünü göstere göstere kapatmanın bu kadar kolay olması kanıma dokunduğundan; ne oyuncular için ne de teknik açıdan birşey söyleyeceğim... boğazımda "devrim arabaları"nı izlerken oluşan yumru yine oradaydı...

peki biz vali'yi kaç kişi izledik? 10, bilemedin 15...

ey at gözlüğü takma konusunda uzman olan canım ülkemin canım insanları... satılıyoruz, peşkeş çekiliyoruz, öldürülüyoruz, susturuluyoruz, dövülüyoruz, kaybediliyoruz, hapislere atılıyoruz... uyan artık, ayağa kalk noolur, bağır, isyan et, "yeter artık" de... ama susma!!! lütfen susma artık!!!