8 Mart 2010 Pazartesi

rejim üzerine bir yazı...


efendim, bir süredir aldığım kilolarla başım dertte... aslında itiraf etmeliyim ki uzun süredir dertte de ben şimdi bir önlem almaya karar verdim :) 48 kilo olup da ince belimle efsane olduğum günler geride kaldı elbette ama hiç olmazsa yere düşen kalemi alırken nefes nefese kalmamayı başarsam iyi olacak... ben o süper sıkı, kibrit kadar peynir, sabahları limonlu su, hayat boyu lahmacun yok diyetlerini uygulayabilen biri değilim, çok isterim ama yapamam... yüzüne her akşam düzenli olarak krem sürebilen biri bile değilim... benim rejimler hep acıkana kadar... o ana kadar, kayısılar senin, sebzeler benim, bir avuç bademler senin, light yoğurtlar benim... acıkınca kare damak çikolatalar, kebaplar...

yıllardır o photoshoplu güzelim modellere baka baka, o korkunç beden ölçüleri gazlana gazlana kadınların üzerinde acayip bir baskı oluştu... halbuki ben hafif tombilik olmaktan mutluyum... yuvarlak hatlara sahip, şirin kadın imajının hiç modası geçmiyor çünkü... ama o daracık jeanlar birgün demode olacak bilesiniz...

şimdilik hedeflerim kısa; kıyafetlerim çirkin durmasın, otururken göbek tutulup sıkılacak halde katlanmasın, çabuk yorulmadan yürüyebileyim, çizmenin üst kısmını açtırmadan giyebileyim...

sabahları, beni tur yolunda "kendimi bunun için mi yorucam ben? kalbimi bunun için mi kırıcam ben?" şarkısını bağırarak söylerken görürseniz şaşırmayın...

3 Mart 2010 Çarşamba

yok... var...

yazasım yok...
gidesim var...

arkadaşlarımla görüşme isteğim yok...
kendimle kalma isteğim var...

spor yapacak enerjim yok...
40 beden kıyafetlerim var...

o yok, bu yok...
neyim var, neyim yok...

26 Aralık 2009 Cumartesi

iyi gelmedi...

bu yıl, yanlış kararlar, hayal kırıklıkları ve bağdat'tan dönen hesaplar yılıydı... iş değiştirme kararı, tuhaf bir şehir değiştirme hikayesi, tekrar yeni bir iş yaratma ve alışma olayı, yalnızlığımın yerini birlikte yaşama bırakması ve yuvaya dönüş... astrolojik olarak bakarsak "yıldızım düşüktü şekerim"... :)

ama tüm bunlara rağmen 2009'un bana getirdiği en harika şey "aşk"tı... değiştiren, dönüştüren, büyüten, şımartan, emek verilen, gülümseten, sürprizli aşk...

seni çok seviyorum canım... sen benim sabahları uyandığımda ilk hatırladığımsın, sesini duymadan yapamadığımsın... hediyemsin... dilerim 2010 da, geri kalan yaşamım da seninle geçsin... bu da benim yeni yıldan dileğim olsun :)

filmler filmler...





bu aralar türk filmi orgazmı yaşıyorum... 2009'un son günlerinde harika filmlere gittim. bornova bornova ve neşeli hayat'la başladım, başka dilde aşk ve vavien'le devam ettim, son olarak da acı aşk'ı gördüm... hepsini kişisel dvd arşivime de katmalı ve sıkıldıkça izlemeliyim...

bornova bornova'daki oyunculuklara ve mahalle havasına;
neşeli hayat'ın hüznüne ve ince esprilerine;
başka dilde aşk'taki mert fırat'a ve filmin söylediklerine;
vavien'deki senaryoya ve filmin sadeliğine;

bayıldım gerçekten... dilerim 2010'da daha da iyi filmler izleyelim...

17 Aralık 2009 Perşembe

tekel işçileri direniyor, faşist polis copluyor...


haberler korkunç... izlerken utanıyorum... tekel işçileri 3 gündür ankara'da direniyor, polisse evinde, özel hayatında ya da başka noktalardaki hırsını işçilerden çıkarıyor. vuruyor, kırıyor, biber gazı sıkıyor, copluyor, insanları yerde sürüklüyor, bu kış gününde suların içine atıyor, üzerine su sıkıyor...

yıllardır aramızda konuştuğumuz bir konudur; işkenceciler ya da meydanda acımasızca cop sallayan polis, evinde, ailesine karşı nasıldır? Mesela işi bitip, evine gidince oğlunun başını okşayıp, karısıyla sofrada muhabbet ediyor mudur? haftasonları kızını alıp parka gidiyor mudur? gece yatakta karısının yanağını okşayıp, gün içinde olanları anlatıyor mudur? televizyonda hulusi kentmenli filmleri izlerken gözleri nemleniyor mudur? arkadaşlarıyla sohbet ederken sıkı bir fıkra anlatıp, çevresini kahkahaya boğuyor mudur? pazar günleri ailesini alıp mangala gidiyor mudur?

ben insanın bambaşka iki karakter olabileceğine inanmıyorum. birinin mutlaka sahtekarca olduğunu düşünüyorum. gündüz hakkını arayan işçilerin kafasına copla hunharca vuracaksın, yere düşenlere tekme atacaksın, akşama da iyi baba iyi koca olup, yastığa başını huzurlu koyacaksın... bu ikiyüzlülüktür, yalandır, sahtedir...

bugünkü eylemde ağzından salyalar akıtarak, insanlara saldıran polis tam da bu nedenle insanlıktan, iyiden, güzelden nasibini almamıştır... hatta bence "insan" bile değildir...

hükümet, eczacıların sözleşmelerini iptal ediyor, demiryolu işçilerini işten çıkarmaya devam ediyor, kürt açılımını yüzüne gözüne bulaştırıyor... köşeye sıkışmış bir kedi gibi tırmıklıyor, hırlıyor...

bu açgözlü ve sığ politikacılar kalbimi sıkıştırıyor... haberlerde işçileri hayretle izleyen insanlar, az sonra behlül'ün gözyaşlarıyla üzülüyor... unutuyor, önemsemiyor, üstelik bunu da alışkanlık haline getiriyor...

ülkemde olanları dehşetle izliyorum... izlerken utanıyorum... çok utanıyorum...

29 Ekim 2009 Perşembe

hocam, beni tanıdınız mı?

salı akşamı, sosyete restoranların birinde, afili yemeğimizi ısmarladık... muhabbet ediyoruz, şaraplarımızı yudumluyoruz, gençten bir delikanlı yanaştı masaya, kibarca "hocam?" dedi... haydaa... ben? hocam? beni biriyle karıştırdığını sandım. zira 20'lerini çoktan geçmiş birine öğretmenlik yapmış olamam, zaten işim bu değil... son 15 yıldır turizmciyim...

sonra devam etti... "heybeli" dedi, "ingilizce" dedi, "ben umut, bize okulda ingilizce öğretirdiniz" dedi... aman allahım... 10 sene öncesine gittim birden... o zaman adada bir dernek kurmuştuk, adı uzun ama yaptığı işler çok güzeldi. "adalı üniversiteli ve üniversiteli mezunlar derneği". haftada bir gün toplanıyoruz, gündem maddeleri, karar defterleri, toplu yemekler, yararlı işler... yararlı işlerden biri de; okulda dersleri iyi olmayan çocuklara haftasonları takviye dersleri vermekti. tam 2 sene aralıksız her haftasonu, okula gidip ders verdik hepimiz. kimimiz ingilizce, kimimiz matematik, fizik, üniversiteye hazırlık... yaptığım en iyi işlerden biriydi... iyi ki yaptık...

işte umut da o öğrencilerimden bir tanesi.... yıllardır anneme gelir, "hocam, beni tanıdınız mı? ben bilmem kim" derler, hayatımda ilk defa bana dendi... nasıl bir gurur ve sevinç anlatamam...

bu arada televizyonumuz sizlere ömür... yeni bir televizyon almak zorunda kaldık. ama o kadar olay oldu ki az önce ulaş "müsaitseniz televizyonunuza bir hayırlı olsuna geleceğiz" dedi :) vizontele hikayesine döndük...

30 Eylül 2009 Çarşamba

bir vapur yazısı...


83'te taşındık biz adaya... önceleri pek keyifli gelen vapur yolculukları bir noktadan sonra çok zorlamaya başladı beni. martılara simit atma, günün ilk çayını sigara eşliğinde içme, kabataş'tan 18:30'a binip, üst arka açıkta oturma şerefine erişme gibi güzelliklerden sonra, eve varma saatinin uzaması bir sorun haline gelmeye başladı. yorgundum ve bir an önce eve varıp yemek yemek istiyordum. iş yerinden beraber ayrıldığım arkadaşlarım, evlerinde kahvelerini yudumlarken, ben daha vapurdan yeni inmiş eve yürüyor olurdum.

ada hayatım, küçükyalı'da aldığımız evle birlikte sona erdi. mutluluktan bir süre hiç gitmedim adaya. gece hayatım tavan yaptı, sabaha karşı 3-4 gibi eve gelmeler, arkadaşlarla uzun ve vapuru kaçırma kaygısı olmayan sohbetler, sabah geç kalkma lüksü... oh bir mesudum ki sormayın gitsin...

yıllar geçti, vapurlar hiç değişmedi... aynı vapurlar sadece biraz daha eskimiş olarak ,aynı yerleri aynı sürelerde gitmeye devam ettiler. zaman geçip teknoloji geliştikçe vapurlar daha hızlı olmadılar, adalılar daha rahat gidip gelmedi...

zamanla vapur büfelerdeki her ürün dinci kesimin gözdesi "ülker" marka oldu, iş dönüşü vapurlarında ikram edilen viskiler kalktı, tombalacılar gözden kayboldu... ülke gibi, vapurların da çehresi değişti... sigara yasağı ile adalıların vapur keyfi hepten kaçtı...

şimdi daha da tuhaf bir şey oldu... şehir hatları vapurları yerini motorlara bıraktı... koşa koşa iskeleye gidiyorsunuz, minicik bir motor, içinde onlarca insan, rahatsız koltuklarda, sıkışık düzende oturuyor... ülker sever büfeci, "4'leyelim beyler koltukları" diye bağırıyor, yanınıza koyduğunuz çantanızı mecbur kucağınıza alıyorsunuz, gürültüden birbirinizi duyup sohbet etmenize olanak yok. hem motor sesi hem de küçücük kapalı mekana tıkışan insanların bağırarak konuşması nedeniyle kitap okumanız bir mucize... gazeteyi yanınızdaki insanın burnuna değmemek için açamıyorsunuz, dışarı çıksanız rüzgar eteğinizi kafanıza çıkarıyor, saçınızı bozuyor, zaten de üşüyorsunuz... üsküdar - beşiktaş arasındaki 7 dakikayı bu şekilde gidebilirsiniz ama 1 saat bu ızdarap çekilir mi?

bu adalar'a verilen cezadır... çünkü bizim sandıklardan "ülker sever parti" çıkmadı...

madem öyle, size vapur yerine göt kadar motorlardan veriyoruz... size kayık gerek aslında kayık... itfaiyenin benzinini de vermiyoruz... yansın kül olsun güzelim ahşap evleriniz... deniz taksilere de söyleyeceğiz, size uğramasınlar... doğalgazınızı da keseceğiz, donun bütün kış...

bu gidişle adalardan size sittin sene oy çıkmaz... ya da...... çıkar bilemiyorum... ben anlamıyorum canım halkımı... daha hiç aynı fikirde olamadım ki çoğunlukla!!!

bakalım bu motor olayına da herşey gibi alışıp, konuyu kapatacak mıyız? yoksa ido adalıların sesine kulak verecek mi?

5 Eylül 2009 Cumartesi

sırf bu özgürlüğümüz olabilsin diye...

ıvır zıvırı bol, 36 bedenden 42 bedene kadar kıyafeti olan, hiç yoksa 40 çift ayakkabısı olan, yemek yapmadığı halde bütün mutfak eşyaları tam olan benim gibi biri için bunların tümünden ve evinden vazgeçmek kolay mı? evet çok kolay... çünkü önemli olan tek şey mutlu olmam... mutluluğum da bu 3 parça eşyaya bağlı değil... o nedenle de evimi, içindekilerle beraber burada, ordu'da bırakıyorum... hem de içim hiç cız etmeden... kendi boyadığım taburemden, annemin diktiği perdelere kadar, özel yaptırdığım koltuğumdan, kütüphaneme kadar herşeyimi...

artık bambaşka bir hayata geçiyorum, az eşyalı ve daha rahat hareket edebileceğim bir hayata... sadece gerekli olanlarla yaşamayı öğrenmek istiyorum... bir gün geldiğinde ve "hadi gidip, izlanda'da yaşayalım" dediğinde koşarak ve arkama bakmadan gidebilmeliyim... bir evi ev yapan benim çünkü... ve tekrar bir evi, kendime benzetebilirim :) süsleyip, yaşanılır kılabilirim...

kalan eşyalarım, depoda bir süreliğine uykuda olacak ama yeni hayatım için kalbim küt küt atıyor... bana istanbul'da ev çok, malum büyüdüğümüz yer :) bunca zaman "poşet poşet, ordan oraya yaşam" a karşı olan benim gibi biri için fazlaca değişik bir şekil olacak... ama eşyaya bağlanmamak gerek şu hayatta... hem de sırf sevdiğimiz başka bir noktada yepyeni bir hayata başlayabilmek için... sırf bu özgürlüğümüz olabilsin diye...

2 Eylül 2009 Çarşamba

dönüşe geçerken...

bugün çok umutlu ve mutlu bir yazı yazmak gelmedi içimden... dönmek için hazırlanıyorum. oteldeki işlerimi sonlandırmaya ve tamamlanmamış olanları devretmeye çalışıyorum. inşaatından beri çalıştığım otele bakıyorum, arkadaşlarımla konuşuyorum...

tüm nezaketimi koruyarak üstesinden gelmeye çalıştığım sorunlar beni çok bunaltmış meğer, o yüzden eve dönüşümü, dost yüzleri hasretle bekliyorum...

çünkü ben hakan'ın "dön artık" demesinin, iko'nun "gel artık, bu hasretlik yeter" demesinin taaa yüreklerinin derininden geldiğini çok iyi biliyorum. istifa ettiğim günün ertesi sabahı nasıl gülerek kahvaltı ettiğimizi çok iyi biliyorum. üstelik ne yapacağımı bilemeden, kafamda bir sürü soru işaretleri varken...

bunca zaman dost biriktirmişim ben, para yerine... aferin bana... hayatımda yaptığım en doğru hareket bu olsa gerek... benim hiç birikmiş param olmadı, iyi de harcarım olduğu zaman bu mereti :) ama şunu söyleyebilirim çok rahat; hiç pişmanlığım yok... iyi ki de varken harcamışım güzel güzel, iyi ki de gezip tozmuşum istanbul'u, iyi ki tatillerde yemişim bütün olanı, iyi ki de taksilerden inmemişim, restoranlarda bırakmışım bütün maaşımı...

esas olan mutluluk değil mi? ohhh, sefam olsun :)

31 Ağustos 2009 Pazartesi

istanbul'a dönüyorummmmmmm :))))


bu resim de 10 güne kadar istanbul'a döneceğim için verdiğim poz...

21 Ağustos 2009 Cuma

necla teyze'nin ardından...

"ne söylesen boş, ne yapsan boş" anlardan biri bu... ikocum, biricik annesini yitirdi... kayıplara alışmak iko'nun yaşamının bir parçası oldu son 10 yılda... bu sondu... artık daha az çalışacak, daha çok gezip, okuyup, hayattan keyif alacak... söz verdi :)

biz en sancılı dönemlerini beraber atlatmış kardeşleriz... şimdi tekrar yaralarımızı sarıp, acılarımıza ortak olacağız ve birbirimize sahip çıkacağız ki necla teyze'nin gözü arkada kalmasın...

ama en çok yemeklerini ve acayip deyimlerini özleyeceğim... burada yazmayı çok isterim ama bolca küfür var içinde, halbuki burası edepli bir blog :)

sevgili cecoş,

biliyorum izlediğini... kızın bize emanet, bilesin...

29 Temmuz 2009 Çarşamba

yağmur üzerine...

çılgın bir yağmur vardı dün ordu sahilinde...
açık şemsiyeleri ve dışarda unutulan çamaşırları affetmedi... çok az gördüm böyle kızgın bir gökyüzü... ve o yağmurun altında kendimi suya attım, hem de hiç düşünmeden... su öyle ılık öyle güzeldi ki... ben yüzerken başıma yağmur yağdı :) ne büyük keyif... geçirdiğim en güzel akşamüstülerden biriydi...
çılgın bir yağmur vardı dün ordu sahilinde...

23 Temmuz 2009 Perşembe

19 Temmuz 2009 Pazar

iyi ki...

iyi ki içinde kendimi çok iyi hissettiğim ve çok severek döşediğim bir evim var...
iyi ki adada geçti çocukluğum...
iyi ki kardeş dostlarım var...
iyi ki kendi ayaklarım üzerinde durmayı çok önce öğrendim...
iyi ki çikolatayı bulmuşlar...
iyi ki annem bana "küçük kara balık"ı almış ve okumam için baskı yapmış...
iyi ki ailem hep yanımda oldu...
iyi ki istanbul'u tanıdım...
iyi ki çalıştığım yerleri ve patronları hep doğru seçtim...
iyi ki hatırladığımda gülümsediğim bir sürü anım var...
iyi ki kaş'ı gördüm...
iyi ki çillerim var...
iyi ki sağlığım yerinde...
iyi ki ufak şeylerle mutlu olmayı öğrendim...
iyi ki köln'e gittim...
iyi ki istanbul üniversitesi'nde okudum...

iyi ki o gün deniz otobüsüne bindim...
iyi ki aşık oldum...
iyi ki geldin...
iyi ki doğdum...

10 Temmuz 2009 Cuma

personel...

otele personel alırken, 'iş başvuru formu' düzenledim. hem iş geçmişini hem de kişisel bir takım özelliklerini öğrenebileceğim sorular koydum. sorulardan biri de:

- otelde başvurduğunuz pozisyon:
- talep ettiğiniz maaş:

başvuranlardan biri, istediği pozisyona "personel" yazmış.

şimdi ben bu arkadaşın şakacı biri olduğunu düşünerek almalı mıyım? yoksa bu formu yırtıp atmalı mıyım?

9 Temmuz 2009 Perşembe

panda...

o kadar çok güldüm ki; vaktim kısıtlı da olsa hemen yazıp çıkmalıyım :)

otelimizin adı "padya" ve biz butik bir oteliz... emniyet, otelde kalan müşterinin adını soyadını, kimlik bilgilerini hatta varsa yedi ceddini istiyor benden... hem de hergün... bunu da e mail yoluyla yapmanızı istiyorlar, neyse efendim sistemimizi kurduk... şifremiz, parolamız geldi... ancaaaak verdikleri kağıtta ismimiz şu şekilde geçiyor:

tesis adı : panda turizm aş, putik otel

dün bütün gün polis memuruna bir dondurma şirketi olmadığımızı, turizmde putik otel diye bir kavram olmadığını anlatmaya çalıştım. nuh dedi, peygamber demedi. araya hatırlı gönüllü kişileri soktuk da ancak kurtulduk "panda putik otel"den...

niye aramıyorsun? niye telefonlarımızı açmıyorsun? niye doğumgünümüzü unuttun? diye sitem eden ey sevgili dostlarım... nelerle uğraştığıma bakın, sonra kızın :)

22 Haziran 2009 Pazartesi

sıkıntılı günler...

önce güneş bunaltıyor, sonra 15 dakikalık bir yağmur yağıyor ve tekrar güneş açıyor... akşamları omzunda bir hırkayla çıkıyorsun dışarıya... geceleri üzerinde incecik bir pikeyle rahatlıkla uyuyabiliyorsun... ama yalnızlık diz boyu...

son günlerde içimde bir sıkıntı var... griler siyahlar var yüreğimde... olumlu düşünme yetimin bir kısmını, neşemin de çoğunu kaybettim... biri otelde diğeri yolda olmak üzere iki kere düşerek bunu iyice kanıtladım kendime... şu an dizimin üzerine ağırlık veremiyorum... aklım nerde bilmiyorum...

bulutların dağılması için bir rüzgara ihtiyacım var bu ara...

gel rüzgar gel gel gel gel...

31 Mayıs 2009 Pazar

şampiyon'a...


bir fenerbahçeli olarak önce beşiktaş'ın şampiyonluğunu, sonra da "çarşı" grubunun gönülden taraftarlığını kutluyorum...

ordu'dan haberler...



istanbul'un karmaşasına öyle kaptırmışız ki kendimizi; atm'den para çekerken tedirgin olmak normal, sırt çantamızı önümüze asarak yürümek normal, bir kahve ve yanındaki küçük kurabiyeye 15 lira vermek normal, eve alarm taktırmak normal, işe 1,5 saatte gitmek normal gelmeye başlamış...

o nedenle bu şehre ilk geldiğimde çok yadırgadım. evimle, işim arası yaklaşıııık 2 dakika... zaten en uzak mesafe 10 dakika... evden çıkarken her tarafı kilitlemek yerine, bütün balkon kapılarını açıyorum ki ev nefes alsın... şehirde belirgin bir güleryüz ve sakinlik hakim... hiç birşey için acele etmiyorlar... evlerin deniz ya da yeşil görmemesi acayip bir durum... bilmediğiniz bir yeri sorduğunuzda, sizinle beraber o yere kadar geliyorlar...

evim çatı katı olduğundan mıdır nedir, sabahın 5.inde uyanıyorum... zorla ancak 7'ye kadar uyuyabiliyorum, zira güneş tam da gözümün içine doğuyor... bu, bana çok zaman kazandırıyor olmakla beraber gece keyiflerim sona erdi...
(yukarıdaki resimler evimin manzarasıdır, söylemesi ayıp...)

otelin açılmasını hasretle bekliyorum, çalışmalar hızla devam ediyor... şehrin en güzel otelini yapıyoruz...

yolu karadeniz'e düşen tüm dostları bekliyorum...

29 Mayıs 2009 Cuma

özledim...

iko'nun hazırladığı kahvaltıları...
adada beyaz kısa kollu hırkalarıyla kocalarını vapurdan karşılayan kadınları...
bisiklet yolunda pedal çevirmeden bisiklete binmeyi...
babamla yaptığımız komik muhabbetleri...
denizatı'nda limonlu gazoz içmeyi...
fayton sesini...
sorumsuz çocukluk günlerimi...
küçükyalı'da evde yaptığımız "kız muhabbetleri"ni...
sürpriz doğumgünlerimi...
değirmen'de yakan top oynadığımız günleri...
güçlü görünmek zorunda olmadığım zamanları...
kaş'ı...
adada, mezarlık turunda topluca korktuğumuz anları...
sevdiğimi...
bostancı'daki evde yaşadığım huzurlu uykuları...
eve gelen davetsiz misafirleri...
sea side'daki türk gecelerini...
pacha tours'da maaş alamadığımız ve öğle yemeklerinde simit yiyip, parkta sohbet ettiğimiz günleri...
tünel'deki yüksek tavanlı evimi...
dostlarımı...
taksim'de cem karaca dinlediğimiz geceleri...
limanağzı'nda akşamüstü denize girmeyi...
lodos olduğu zaman sınavların ertelendiği okul günlerini...
ingilizce dersleri verip, harçlığımı çıkardığım zamanları...
diskoda eğlendikten sonra sıcak poğaça yemeyi...
vapur sesini...
martıların çığlık çığlığa bağırışlarını...
adayı...

özledim...

18 Mayıs 2009 Pazartesi

köln'den ilginç manzaralar...


bu "evsiz"e bizde olsa asla para vermezler... köpeği, kitapları, yiyecekleri, günlük gazeteleri ile tam fotoğraflıktı...



dom katedrali'nden bir manzara... aa pardon dom gözükmüyor mu? hay allah....

köln hayvanat bahçesi


köln hayvanat bahçesi, gerçekten inanılmazdı... hayvanlar çok bakımlı ve "kısmen" özgürdü. bisiklet vazgeçilmez bir ulaşım aracı... çoluk, çocuk, yaşlı herkes bisiketin üzerinde... resimdeki ufaklık da bana poz verdi :)

11 Mayıs 2009 Pazartesi

ordu'nun dereleri yukarı mı akar? ve birkaç dosta selam sevgi...


bu hikayeye başlamadan önce pek çok kez yazdım, sildim cümleleri... nasıl anlatacağımı bilemedim bir türlü... son istanbul günlerimden, nakliye sürecinden ve ordu'daki ilk günlerimden oluşan bir dizi hazırladım en sonunda...

ben evimde çok misafirperver bir hatun değilim. gelenler çaylarını, sıcak soğuk istediklerini, çoğu zaman yemeklerini kendi hazırlarlar... buna da alışıklar, kızmıyorlar artık bana... ya tok gelip bana iş çıkarmıyorlar ya da kendileri hazırlamaya razı olarak giriyorlar balkonun kapısından... bir baktım son hafta elinde içkisi, sigarası ve atıştırmalıklarıyla pek çok dost yüz geldi balkondan... bana "hoşçakal" demeye... bana destek vermeye, "arkandayız diren" demeye... kalbim sıkıştığında arayıp konuşabileceğimi söylemeye... beni güldürüp neşelendirmeye, anılardan konuşmaya geldiler... hepsinin yüreğine sağlık... iyi ki varlar...

son güne kadar eşyalarımı toplayamadım ben... ayrılamadım hiç birinden... kutulara tıkamadım onları... gelmelerine 2-3 saat vardı, tuğçe ve tolay'ın binbir zorlukla getirdiği kutuları bantladım, kıyafetlerimi ve kırılacaklarımı topladım... sonra 5 tanımadığım adam girdi güzelim evime, çamurlu ayakkabılarıyla halılarıma basarak hoyratça kitaplarımı, dvdlerimi, yatağımı, dolabımı, makinalarımı topladılar... yabancı battaniyelere ve naylonlara sardılar... kamyona yükleyip yola çıktılar... ev bomboş kaldı... benden, iko'dan, yaşananlardan hiç bir parça kalmadı, duvardaki deliklerden başka...
o geceyi otelde geçirdik... soğuk bir otel odasıydı ama istanbul'daydı... yanımda sevdiğim adam vardı... bana ait bir ev olmadan geçirdiğim son istanbul gecesinde, huzursuzca uyudum. yeni hayatım nasıl olacak? işin altından kalkabilecek miyim? yeni şehre alışabilecek miyim? dostlarımdan uzaklaştığım için beni unutacaklar mı? yeni kariyer planı doğru işleyecek mi? istediklerimi yapmayı başarabilecek miyim? özlem nasıl bir duygu? burnumun direği sızladığında ne yapacağım? sevdiğim insanı yanımda götürebilir miyim acaba?

ama biliyorum artık... su akar yolunu bulur...

evimi taşıdım, boyattım, yerleştirdim, temizledim, süsledim, "diren'in evi" haline getirdim... canım annem herşeyin ucundan tuttu... o olmasa ne yapardım bilmiyorum... tek başıma yaşamaya hala hazır değilim belli oldu :) çıktım dışarı, eksikleri aldım, büyük caddelerde neler olup bittiğine baktım, dükkanları tanıdım, kafelerde oturdum, kuaförlerini denedim, insanlarla yemek yedim, konuştum... otelimin inşaatına gittim hergün, tek tek her tarafını gördüm, ezberledim, hayal ettim bittiği günleri...

yemyeşil ve güzel bir şehir ordu... ben ona hazırlanırken, o da bana hazırlansa iyi olur :) acayip fikirlerim var...

ben gelmeden gülen yüzleriyle yanımda olan dostlara teşekkürü bir borç bilirim :

hakanım, sevgilim, birtanem, gözümün nuru, kıymetlim... en zoru seni burda bırakmak... en zoru...

ececim, iyi ki dubai'den gelişine denk geldi de seninle başbaşa vakit geçirebildik... alışveriş kurdum benim... canım kardeşim...

selinim, rüzgar prensesimi göremedim ama iyi ki seninle görüşebildik... ne umduk, ne bulduk ama olsun benim kalbim hep seninle...

tuğçe & tolay, yerim ben sizi... tolaycım, votka süperdi, ellerine sağlık...

gizoşum, sen birtanesin... gülen yüzüne hastayım...

semiş & gönül, bize bayılıyorum... her şeyi konuşmamıza, herşeye gülebilmemize, hareketli anlatımlarımıza bayılıyorum :)

ikom, sana söyleyecek çok şeyim var... evimin direği, yemeklerin kraliçesi, derdimin ortağı... sensiz ev çok sessiz, diziler çok tatsız :))

şebocum, seni ordu'ya gelmiş, hamakta, kitap okuyup dertlerini istanbul'da bırakmışken hayal ediyorum... beni haksız çıkarma lütfen :)

saaaadet, küçük kadın... canı sıkıldığında bile sesi düzgün çıkan, olumlu ve güçlü kadın... bak ikimizin de yepyeni bir hayatı var artık :))

ali abi, tarkan'ın ali abisi... yazdıkların için teşekkür ederim ve tanışmayı çok isterim... belki bir gün ordu'ya yolun düşer???

canım babam, dayım, yengem, anneannem, dedem... nasıl kurşun döktük giderken... görseler inanmazlardı yemin ederim...

tuna, özlem, esra, şule abla, lalehan, songül, ahmet, banu, cuma, hilal, engin, argun bey, gökalp bey, fikret bey, can, cemile, gülden, semra, senem, tarkan, toş, bora, burçin, eda, gökhan, okhan... yazın, telefon açın, habersiz bırakmayın beni...

ordu güzeli,
diren

21 Mart 2009 Cumartesi

benim şehrim...


bir şehirle nasıl vedalaşılır? söz konusu olan "istanbul"sa kolay olmasa gerek...

4 aylık antalya staj maceramı saymazsak, buradan hiç ayrılmadım ben... istanbul'da okudum, en sevgili dostlarımı edindim, aşık oldum, ayrıldım... istanbul'da öğrendim paten kaymayı, çıkan bisiklet zinncirini takmayı, altılı ganyan oynamayı, balık atlamayı... kardeşim yok ama istanbul'da tanıdım kardeş dostlarımı... tiyatroya ilk istanbul'da gittim... sinemaya, konsere ve mitinge de... hayal kırıklıklarımın en kocamanını istanbul'da yaşadım, mutlulukların en büyüğünü de...

kendi düzenimi kurduğum yer istanbul... en güzel yemekleri yiyip, en güzel sohbetleri ettiğim yer... kimi sokaklarını ezbelediğim, esnafıyla selamlaştığım yer... martı sesleriyle uyandığım, vapurda simit yemeye doyamadığım yer...

10 gün uzaklaşınca burnumun direğini sızlatan, karışık, güzel, büyük, sorunlu, renkli, kirli, bol hikayeli bir şehir burası... sevmekten kendimi alamadığım ama çok insan harcadığını bildiğim harikulade şehrim... benim şehrim...

yaşamımın bu döneminde ayrılıyoruz... ama döneceğim...

16 Mart 2009 Pazartesi

rüzgar nereden eserse...


selin'le liseyi bitirdiğimizde daha şubat ayıydı... çünkü biz kredili sistem mağdurlarıydık ve 5 dönemde bitirmiştik okulu. geriye kalan 1 dönemde de üniversiteye hazırlanmayı umut ediyorduk. dersane tam gaz devam ediyordu... bütün konuşmalarımız "psikoloji mi okusak, uluslararası ilişkileri mi denesek, hukuk bizi bozar mı, şehir dışına çıkar mıyız" üzerinde dönüp duruyordu...

sınav geldi çattı, sonuçlar açıklandı... aaaa, kazanamamışım :) bir kere daha denedik... istanbul üniversitesi, turizm işletmeciliği... yıllarca her girdiğim büyük sınavda başarısız olmamla sürekli dalga geçen babam, eve geldiğimde "kedi olalı bir fare tuttun" yazılı bir pankartla karşılamıştı beni...

okul beyazıt'ta, ortam güzel, dersler rahat... nasıl geçti anlamadım 2 yıl... paldır küldür pacha tours'da buldum kendimi. (burada sevgili ahmet şensılay'ı sevgiyle anıyorum.) oradan oraya 11 sene geçmiş...

bu yazıyı bu işi bıraktığımı ilan etmek için yazıyorum esasen :) artık canım ne istiyorsa, rüzgar nereden eserse, yüreğim ne diyorsa onu yapacağım... kriz, ekonomik sorunlar, ülkenin durumu, dövizin bilmem ne kadar oluşu, hayat şartlarının ağırlığı hiç umrumda değil...

mutlu olduğumuz kadar varız...

özel not : tunacım, poyrazcım.... eğer hayatın karmaşasında sizi sevdiğimi yeterince söyleyemediysem üzgünüm. yaşadığınız bu "sağlıksız" günlerde kalbim sizinle....

oyumu en çok bayrak asana vereceğim...


yaklaşan seçimler nedeniyle yollar, panolar ve aklınıza gelebilecek her türlü boşluk; çeşitli partilerce kullanılıyor. yetmezmiş gibi, gazetelerimizin ekinde ya da aldığımız dergiye yapışık bir şekilde evimize de giriyorlar. tüm bu gereksiz masrafın içinde, en çok yollardaki bir direkten diğer direğe gerdirilen sıralı bayraklara sinir oluyorum...

hayır yani, bu pisliği ve tacizi görüp, "bizim mahallede en çok akp bayrağı var, oyum onlara" diyen var mıdır? ya da "falanca slogana bayıldım, oyumu chp'ye vereceğim" diyen birine rastladınız mı? peki süslenmiş seçim otobüsünden kısık sesiyle çığıran adamlara acıyıp oyunu veren var mı? "dürüst belediyecilik anlayışıyla, sizin için sizden biri" lafına tav olan?

ben bu sene oyumu kimselere vermeyi planlamıyorum. ama önümüzdeki seçimlerde, en yaratıcı olana, en az çevreyi kirletene ve "hoşmerim yeme, şekerin çıkar"dan daha iyi laflar bulabilene vereceğim oyumu...

zira siyaset, zekadan yoksunların yaptığı bir iş olmaya başladı iyice...

28 Şubat 2009 Cumartesi

güzel günler göreceğim...


son zamanlardaki ağır aksak gidişat yerini hızlı bir koşuya bıraktı... son 48 saat içinde yaşananlar belki 6 aya yayılsaydı ancak hazmedilebilirdi...

yaşamın önünüze neler çıkaracağını bilemiyorsunuz, dolayısıyla yapılan hesaplar ve kitaplar bir türlü tutmuyor, tutamıyor.

misal ayın sonunu rahatça getirebildiğimi düşündüğüm zamanda termosifonum patlar, dişçiye milyarlar vermem gerekir, çantam çalınır ya da bilmediğim vergi borçlarım çıkar. aile ve arkadaş arasında bu konularla ilgili çokça dalga geçilir benimle... bozulmayan beyaz eşyam olmadığından ilk baktığım şey "garanti süresinin uzunluğu"dur.

her ne kadar kabuk değişimi beni heyecanlandırsa da, bulunduğumuz zeminin yumuşaklığı gözümü korkutuyor. tünelin sonundaki ışığı da zar zor görüyorum.

ama hayatlarımızdaki bu hızlı değişiklikler eminim bizlere iyi gelecek... ikocum yeni evindeki yeni hayatında çok mutlu ol... istersen dünyanın öbür ucuna taşın ben yine geleceğim, yemeklerini yiyeceğim ve benim için yaptığın odada kalacağım...

bense hayallerimin peşinden koşacağım. herşeyi göze alarak... çünkü "diren"mek gerek... çünkü kalbime söz geçiremiyorum. çünkü esas olan mutluluktur... çünkü hiç birşey için geç değil... çünkü gelecek güzel günlere güveniyorum...

o zaman geleceğe içelim bu gece...

19 Şubat 2009 Perşembe

1. cemre


cemre olayı, bilimsel midir, değil midir bilmiyorum. bu lafı soru kabul edip, yorumlar kısmına uzun uzadıya iklimsel detaylar yazmayın lütfen.

havaya, suya ve toprağa düştüğü varsayılan cemre konusu benim hep içimi ısıtmıştır. onlar düştükçe hava ılıklaşır, erik ağaçları beyaz beyaz çiçek verir, paltolar mont olur, sosyete olanlar güneş gözlüklerini takmaya başlar, elele yürüyen çift sayısında artış görülür, kafeler dışarıdaki masalarını faaliyete geçirir, çizmeler tercih edilmez olur, hava geç kararır, insanoğlu işten çıkıp direkt eve gitmek istemez, beyoğlu bir hoş olur, ada daha da hoş olur...

bugün 1. cemre düştü...

boğazım şiş, halsizim, para sıkıntısı diz boyunu geçeli çok oldu, çok istediğim sinema sektörüne henüz giriş yapabilmiş değilim, kendime çok az vakit ayırabiliyorum ama hiç birşey umrumda değil. hazır cemre de düşmüşken, moda'da simit-ayran ikilisi eşliğinde sohbet etme zamanıdır şimdi... aşık olma ve diz dize oturma zamanıdır şimdi... beklediklerine kavuşma zamanıdır şimdi...

iko'ya sevgiler :)
not : resim tarkan çiçek'e aittir...

17 Şubat 2009 Salı

seni seviyorum, çünkü...


yağmur ve soğuğa rağmen, beşiktaş iskelesinde beklediğin için

sabahın 6'sında balkon kapısını tıklattığın için

gülen, sıcacık gözlerin için

güzel sümbüller ve harika fulyalar için

hatta onları gazete kağıdının arasına saklayarak getiren halin için

deniz otobüsündeki tanışma hikayemiz için :)

sabahları biskremle kahvaltı etmek sana acayip gelmediği için

bold pilot'ı bildiğimde şaşıran suratın için

adadaki güzel manzaralı merdivenlerde benimle sigara içtiğin için

telefonunu hiç kapatmadığın için

harika almanca konuştuğun için

çok saçlı, esmer kız çocuğu hayallerime ortak olduğun için

ağladığımı duyduğunda koşarak gelip beni sakinleştirdiğin için

hep çok güzel koktuğun ve sarıldığın için

dün koltuktaki 5 dakikalık huzurlu uykun için

telaşlı halin ve eve dönme sendromun için

evdeki toza karşı olan alerjin için

muhteşem yüreğin için...

seviyorum seni...

15 Şubat 2009 Pazar

yumurtalı ekmekli kahvaltı...

yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem,
ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı...
cemal süreyya

pazar günlerinin banyo ve çamaşır günü olduğu zamanlarda, haftasonu kahvaltıları da kutsaldı... kahvaltının bir "ana malzeme"si vardı. peynir, zeytin, bal, reçel falan da ona eşlik ederdi. ana malzeme bazen simit, bazen börek, bazen de yumurtalı ekmekti... ben yumurta delisi olmamama rağmen, sofraya getirdiği o "emek verildi bu sofraya" hali ve içtenlik durumu beni çok etkilerdi. eve davet edilmiş ya da cumartesiden bizde kalmış dostlarla masa daha da şenlenirdi...

o masalardan birinde, ortaya gelen sucuklu yumurtaya bakıp "anne, bu ne?" diyerek, annemi rezil ettiğimi ve arkadaşlarının "ilkincim, bu çocuğa hiç mi sucuklu yumurta yedirmiyorsunuz?" dediğini hatırlıyorum... hala söylenir bu konuda :)

bu yazıyı da ne zamandır yumurtalı ekmek yemediğimi farkettiğim için yazıyorum. hafta içleri koşarak işe gittiğimden, haftasonları da tek başıma olduğumdan özene bezene hazırlanan kahvaltılardan uzağım artık...

bu koca ve kalabalık şehirde, insanları ittire kaktıra kendime yer açmaktan, onları geçeceğim diye daha fazla çalışmaktan, sürekli olarak yolda geçirilen zamanı hesaplayıp buna hayıflanmaktan, kazandığım paranın hiç yetmemesinden, 360 günü yazın gideceğim 1 haftalık tatili düşünerek geçirmekten sıkıldım...

yaşasın yumurtalı ekmekli kahvaltılar, kahrolsun çalışma hayatı!

30 Ocak 2009 Cuma

gel zaman git zaman / ulaş'a...


adaya ilk taşındığımızda eylüldü... bir süre kiralık ev aramış, bulamamıştık... o süreçte okulun bir sınıfına eşyaları yığmış, kendimiz de başka bir sınıfa yerleşmiştik... annemle babamın öğrencileri gündüzleri ders veren hocalarını; biraz daha geç saatlerde, aynı noktalarda pijamalarıyla görebilirlerdi... yabancıladığım okul koridorlarında uykumun gelmesini hevesle beklediğimi hatırlıyorum...

gel zaman git zaman; tanışlar çoğaldı... ülkenin koyu siyah siyasi ortamında, çizgisini belli edenler daha da yakınlaştı, mücadeleye ortak arandı, bulundu... o karanlıkta el yordamıyla seçilen dostlar "ebedi" oldu...

biz sokakta yakan top oynayan çocuklarız o sıra... annem başucuma "küçük kara balık" kitabını koyuyor, haftasonları tiyatrolara götürüyor, sorduğum binlerce soruya sakince cevap veriyor, gazetelerin ilgimi çekmesini sağlıyor, haberdar olayım, fikrim olsun istiyor, kendi ayakları üzerinde durmasını başarabilen bir çocuk yetiştirmeye çalışıyor...

gel zaman git zaman o yetişen çocuklar da birbirlerini buldu, konuştu, anladı, sevdi...

ulaş'la benim hikayem de çok eskilere dayanır bu nedenle... benim tayt üzerine uzun tunikler giyip, altımda espadril denilen ayakkabılarla dolaştığım, o'nun da sınıfın gözdesi olduğu zamanlara... zira güzel çocuktu kendisi :) duyarlı ve az konuşan bir çocuk oldu hep ve ben o'nu hep çok sevdim...

gel zaman git zaman ulaşım büyüdü... bir kere boyu beni geçeli epey oldu. bir ara, okulda bir türlü uzatmayı başaramadığı saçları omzuna geldi. başka bir ara, sakallarından yüzü görünmez oldu. bazen aylar oldu sesini duyamadım. bazen doğumgünümü ilk o hatırladı. arada iskelede görüp kucaklaştık, arada kimsenin bilmediklerini bildik... ama ben hep o'nu çok sevdim...

yaş aldıkça daha da mı duygusallaşıyorum nedir bilmiyorum ama bence en kısa zamanda adada bir gün sabahlamalıyız... güneşi alman koyu'nda batırıp, büyükada'dan doğurmalıyız... çünkü çok özledim ben seni...

25 Ocak 2009 Pazar

film izlemeye devam ediyorum...

güz sancısı

bizim ülkemizin eylül ayları sancılıdır bir miktar malum... güz sancısı da 1955 eylülü'nü hikaye etmiş kendine... ama hikayeyi nereden anlatacağını şaşırmış sanki. işin politik yanını mı yoksa aşk kısmını mı öne çıkaracağına karar verememiş bir türlü... ne esas oğlanla kızın arasındaki o tutkulu aşkı hissedebiliyor seyirci ne de 50'lerdeki siyasi ortama hakim olabiliyor. sevmiyorum böyle "suyundan da koy" filmleri...

filmde sakil duran bir taraf vardı... nasıl desem??? samimi, sahici değildi sanki. belçim erdoğan'ın bir sinirlenme sahnesi vardı ki bence tiyatro sınıflarına "olmaz böyle şey" adı altında ders koydurabilir. murat yıldırım arkadaşımız dizilerde oynamaya devam etsin, zira sinema filmlerinde oynaması sağlığa zararlı.

bizim olduğumuz sinemadan mı kaynaklanıyordu yoksa film mi öyleydi bilmiyorum ama kimi yerleri ses sorunu nedeniyle anlamadım ben...

benim içime sinmedi "güz sancısı"... hatta sonrasında karnıma sancılar girdi, "daha iyisi olabilirdi, daha iyisi olabilirdi" diye...

vali

vali'den bahsetmeye dilim varmıyor aslında. ülkemde insan öldürmenin, birşeylerin üstünü göstere göstere kapatmanın bu kadar kolay olması kanıma dokunduğundan; ne oyuncular için ne de teknik açıdan birşey söyleyeceğim... boğazımda "devrim arabaları"nı izlerken oluşan yumru yine oradaydı...

peki biz vali'yi kaç kişi izledik? 10, bilemedin 15...

ey at gözlüğü takma konusunda uzman olan canım ülkemin canım insanları... satılıyoruz, peşkeş çekiliyoruz, öldürülüyoruz, susturuluyoruz, dövülüyoruz, kaybediliyoruz, hapislere atılıyoruz... uyan artık, ayağa kalk noolur, bağır, isyan et, "yeter artık" de... ama susma!!! lütfen susma artık!!!

8 Ocak 2009 Perşembe

fasa fiso ergenekon...


bu bir isyan yazısıdır. neye inanıp neye güveneceğimizi, kimi dinleyip, kimi umursamayacağımızı şaşırdığımız şu saçma günlerde, durumla ilgili benim de bir çift lafım var.

bu ergenekon zırvalığı bitmiyor. her dalgada bir sürü insan sorgulanıyor, içeriye alınıyor. fatih ürek, doğu perinçek, ibrahim şahin, bedrettin dalan, yalçın küçük, sisi ve sabih kanadoğlu'un ne gibi bir ortak yönleri olduğunu hala anlamış değilim. bu nasıl bir örgüt ki; iş partisi lideri ve yılan dansı yapan şarkıcıyı aynı çatı altında toplayabilmiş?

herşeyi bir kenara bırakın; sadece bu geniş ürün yelpazesi için bile kutlamak gerekir bence örgütün üst düzey yetkililerini...

aslında burada ulvi bir durum da göze çarpıyor. isimlere bakılırsa, örgüt "ne olursan ol, gel" ilkesini benimsemiş ve kapılarını herkese açmış. birşey değil, insanlar da bütün egolarını kenara bırakıp, ortak bir paydada buluşmuşlar. vallahi takdire şayan...

9. dalga, 10. dalga derken bir yerden sonra bunlar bize normal gelmeye başlayacak. zaten ters giden şeyleri içimizde legal hale getirerek, kabullenen bir milletiz. bir bakacağız bu haberler gazetelerin iç sayfalarına düşmüş.

bu durumda size moğollar'dan bir parça gönderiyorum : bir şey yapmalı, birşey yapmalıııııııı....

30 Aralık 2008 Salı

yeni yıl yeni yıl yeni yıl yeni yıl herkese kutlu olsun.... lay lay lom


yılbaşılar çok ızdıraptır benim için ama bu özel günde yalnız kalmamak için elimizden ne gelirse yaparız...

ya dışarıya çıkıp, her zaman gittiğimiz bilmem ne meyhanesine fazladan para verir ve sarhoş oluncaya kadar içeriz - ki tarafımdan denenmiştir - ya da ev partisi adı altında bütün arkadaşlarımızı toplayıp müzik eşliğinde alkolün etkisi altına gireriz - ki bu da tarafımdan denenmiştir -

kırmızı dondan medet umanlar mı dersiniz, tüm yıl seyahatten seyahate gidilsin diye tam 12'de kendini sokaklara atanlar mı dersiniz... tüm bu eğlenmeliyiz dayatmasına rağmen "yılbaşım muhteşemdi" diyene rastlamadım...

bu yılbaşında evdeyim... evdeyiz... dostlarla... oyun oynayacağız, sohbet edeceğiz... kapımız açık, arzu edeni bekleriz...

amaaaaa; 2009'dan beklediklerimi de yazmadan edemeyeceğim...

sağlık, huzur, şans ve mutluluğun yanısıra; aşk istiyorum... mali krizlerimin son ermesini istiyorum... hazır zayıflamaya başlamışken devamını istiyorum... bir sürü seyahat istiyorum... her durumda yanımda olan canım arkadaşlarımla keyifli sohbetler istiyorum... bütün filmleri izlemek istiyorum... çok sevdiğim sinema sektörüne bir yerinden bulaşmak ve başarılı olmak istiyorum...

hadi bakalım 2009, yüzümü kara çıkarma...
mutlu yıllar...

29 Aralık 2008 Pazartesi

merdiven ve tepsi hikayesi

kar istanbul'da ne kadar eziyetse, adada o kadar keyiflidir... sabah erkenden de kalksanız karlara ilk basan siz olmazsınız... ama adada öyle değildir... akşam saatlerinde bile ıssız bir sokağın ilk sakinleri siz olabilirsiniz...

benim ilkokul çağlarımdı, yıl kaç hatırlamam ama, bayağı bir kar olmuştu... hatta sömestr tatilinin de sonuna denk geldiğinden, neredeyse 1 ay tatil yapmıştık... işte o yıl karın en muhteşem olduğu zamandı... ee bizde öyle kar aksesuarları falan yoktu tabi...

2 aracımız vardı kaymak için... ilki; yuvarlak kocaman tepsiler olur ya... hani 3 kişilik bir ailenin kahvaltı malzemesini koyabileceği kadar büyük olanlardan... işte o... tek kişilik bir araç olup, yapıldığı malzeme nedeniyle jet hızıyla inerdik yokuştan aşağı...

diğerine toplu taşım aracı denebilir... merdiven... cesur yürek 4-5 çocuk olarak merdivene biner, yokuştan aşağı bırakırdık kendimizi... aman allahım ne büyük keyif ne büyük keyif...

aynı aracı kullanan bir arkadaşım, hızını alamayıp, yokuşun bitimindeki evin penceresinden içeri dalıp, yemek masasında korkulu anlara neden olmuştu...

annem ayakkabımın içine naylon koyardı, eve gelince de sobanın yanına koyardık ayakkabıları. şekilleri bozulurdu ama hemen kururlardı.

akşama babam gelirdi, yemeği yiyip, mandalina kabuklarını sobanın üzerine itinayla dizerdik... kokusu hala burnuma gelir... bir de fındık koyardı annem küçük bir tepside... nar gibi olurdu fındıklar... bunca zamandır öyle tatlı fındık yemedim...

çocukluğunda kaymak için merdiven ve tepsi kullanan bütün çocuklara selam olsun :)

24 Aralık 2008 Çarşamba

sonbahar...



bir seyirci olarak, son yıllarda sinemadan hiç bu kadar tatmin olmuş çıktığımı hatırlamıyorum.

film o kadar içine alıyor ki insanı... o kadar o coğrafyada hissediyorsun ki kendini, yusuf kendini karların üzerine bıraktığında sen de koltuğa başını koyuyorsun, gözlerini kapatıp, soğuğa dokunuyorsun... sen de o tahta bankın üzerinde uyumak istiyorsun, sen de o dalgaların yaladığı iskelede olmak istiyorsun, sen de ağaç kütüklerin üzerinde bir sigara tellendirmek istiyorsun...

bir filmden beklediğim herşeyi verdi "sonbahar".

özcan alper'e çok içten sevgilerimi gönderiyorum... teşekkür ederim...

23 Aralık 2008 Salı

ah abdullah oğuz ah...

sıcak...

offf, içime fenalıklar geldi filmi izlerken...

bir filmde herşeyi önceden tahmin edebiliyorsanız o film olmuş mudur? yakın plan çekimleri sıklıkla kullanınca film iyi mi olmaktadır? böyle bir düşünce mi var o camiada? sırtını görüntü yönetmenine bu kadar dayayan bir film daha var mıdır acaba? cem özer ne kadar kötü ağlamaktadır öyle? neden senaristler, yönetmenler şu günlük dili takip etmemektedir? ya da birileri o senaryoları düzeltip neden "biz günlük hayatımızda öyle değil, böyle diyoruz..." demez?

offff, bak yazarken bile fena oldum...

21 Aralık 2008 Pazar

doğumgünleri, dostlar, vedalar...


son 3 gündür, acayip bir koşturma içinde olduğumdan gerekli özeni gösteremediğim önemli günler ve insanlar oldu... önce onları tek tek anmalıyım...

18 aralık perşembe / veda

bugün değerli bir dostu son kez gördüm... 'o'nun artık olmadığını' bir tören yaparak kabul ettim.

sahip olduğumun 'kaşıkçı elması' olduğunu sanarken, zamanla değerini yitirip, 'cumhuriyet altını'na dönüşmesini daha fazla seyredemedim.

cenaze gibiydi... umudun sona erişi ve "sonu olan" bir yas sürecinin başlaması... "sonu olan" diyorum çünkü o töreni görmesem, o törene ortak olmasam; acı, beklentiyle karışacak ve sonsuz bir umut besleyecektim.

bugün vedalaştım...

kendi gözlerimle görmeye, değişimi algılamaya ihtiyacım vardı... ağladım, konuştum, içimi döktüm, vazgeçtikleri için kızdım, kendimce hesaplaştım... ama vedalaştım... bunu başardım...

şimdi her ikimizin de yolu açık olsun...

19 aralık cuma / 40 yaş

ikocum, arkadaşım, evimin gülü...

sana harika bir 40 yaş diliyorum... bol paralı, az tasalı, bol gülmeli, az gözyaşlı... aşklı, tutkulu, kavuşmalı, müzikli... tatillerin harika geçtiği, uzun masa sohbetlerinin olduğu, işlerin seni yormadığı bir 40 yaş olsun...

seni seviyorum...

20 aralık cumartesi / 32 yaş

canımın taa içi... gözümün nuru... minik prensesim benim...

sen benim sana nasıl içimin titrediğini bilirsin zaten... çok uzakta olmana rağmen elinin sürekli üstümde olduğunu da ben bilirim...

ben bana istanbul üniversitesi'nin en güzel hediyesisin... hayatımda var olmandan dolayı çok iyi hissediyorum kendimi... beni "ben" yapanlardan birisin sen...

sanat tarihi dersi için cami cami gezip çok güldüğümüzü, sirkeci'deki adalar iskelesinde soğuktan gözlerimizin yaşardığını, bir yılbaşında masadaki bardaklar için garsona eziyet çektirdiğimi, galata köprüsü'ndeki manyaklara biber gazı sıkıp tünel'deki eve nasıl koştuğumuzu, dubai'deki alışveriş manyaklığımızı, kaş'taki eğlenceli tatilimizi, kurt seyt'i 100'er kere okuduğumuzu hala dün gibi hatırlıyorum...

sen benim üzerime neyin olup olmayacağını benden bile daha iyi bilen tek insansın :)

seni sever, öper, özler...

17 Aralık 2008 Çarşamba

bir varmış bir yokmuş...


bir varmış bir yokmuş... develer tellal iken, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken; ülkelerden birinde güzel mi güzel bir prenses yaşamış...

prenses, düşler alemi ile gerçekler arasındaki ince çizgide hünerli bir cambaz gibi yürürmüş...

aşık olduğunda, ülkedeki işler düzgün gittiğinde, halkıyla beraber mutlu zamanlar geçirdiğinde; düşler aleminin sokaklarında salınırmış....

ülkesinde kargaşa olup, halkının yüzü gülmediğinde ve beyaz atlı prensi ortalarda gözükmediğinde ise; gerçek dünyanın, gerçek kaldırımlarını arşınlarmış...

güzel prenses bu sıra düşler aleminde... yüzü aydınlık... gözleri parlak... umutlu... komik... sakar :)

gökten üç elma düşsün... biri anlatana, biri prensese, biri de prensine...

12 Aralık 2008 Cuma

rüzgar...


hoşgeldin çipil gözlü rüzgar...

hayatın boyunca "şanslı" olmanı diliyorum...

ve seni çok sevmeye, tüm ömrüm boyunca yanında olmaya söz veriyorum...

10 Aralık 2008 Çarşamba

bazen...


bazen bacağıma kramp girer... dizimin arkasından biraz aşağısına denk gelir. öyle acayip bir acıdır ki; uykumdan uyanırım ve iki elimle ayağımı içe doğru bastırmadan da geçmez o acı...

bazen evden hiç çıkmam, koltuğun üstünde ve televizyonun karşısında uyurum, uyanırım, uyurum, uyanırım...

bazen tek başıma sinemaya giderim ve buna bayılırım...

bazen bütün günü sadece çikolata yiyerek geçiririm...

bazen çok sevdiğim bir filmi üst üste izlerim...

bazen yazarım...

bazen tavla oynarım... 20 dakikada 5-0 yenildiğim de olmuştur... 4-1'den maçı aldığım da...

bazen çevremde "king" oynayan birileri kalmadığı için hayıflanırım... kendi kendime bir "king tabelası" yaparım :)

bazen uyuyup uyandığımda bütün sıkıntılarım geçecek sanırım...

bazen "soru-cevap" oyunu oynarız ve çok acayip şeyler öğreniriz...

bazen kendimi kuaföre atarım ve hiç konuşmadan sadece gazete okumak isterim...

bazen koca bir "damak"ı hiç kırmadan, bir bütün olarak reklamlardaki gibi yerim...

bazen ben de herkes gibi "şarkıcılık" oynarım... kendimi çok güzel bir barda sahne alıyormuşum farzeder, nilüfer'den parçalar söylerim...

bazen atasözleri ya da deyimlerimizin nereden geldiğini tartışırız... iyi örnek veren, ileride saygıyla anılır....

bazen lunaparka gider ve çocuklar gibi eğlenirim...

bazen işin en can sıkıcı olduğu anda bir telefon gelir ve günüm güzelleşir...

bazen düğünlere giderim ve hep "kendi düğünüm olsa böyle yapardım, böyle yapmazdım" diye düşünürüm... ama mutlaka ağlarım...

bazen bir kavanoz nutella'yı bitirdiğimi saklamak için gidip bir tane daha alırım...

bazen bir 'yiğit özgür' karikatürüne çok gülerim...

bazen uzun pazar kahvaltıları yaparım... ama mutlaka kaymak, çilek reçeli, çeşit çeşit peynir ve pastane işi ıvır zıvırlar olsun isterim. güzel bir film de kahvaltıya eşlik etse harika olur...

bazen banyodan sonra parmak uçlarımda yürür, uzun süre de sigara içmem...

bazen birşeye heves ederim ama sonra tembelliğimden o şeye sarılmam...

bazen yalnız kalmak isterim...

bazen gerçek bir aile olmayı başaramadığımız için üzülürüm...

bazen dostlarıma ve aileme daha çok "seni seviyorum" demeliydim diye düşünür, telefona sarılırım...

bazen kendimi savunmasız, çaresiz ve yalnız hissederim... ama uzun sürmez, geçer...

bazen saatler geçmek bilmez... tıpkı bugün olduğu gibi...

8 Aralık 2008 Pazartesi

nice yıllara kardeşim...



92 eylülü'ydü... hepimizde başka bir okula geçmiş olmanın verdiği "yabancılık" duygusu vardı... yeni formalar, yeni insanlar, yeni hocalar, dersler, yeni semt... herşey başka... herşey yabancıydı...

önümdeki sıraya oturdun... sarı, uzun saçlarını lastik bir tokayla tutturmuştun... arkanı dönüp, tanımaya çalıştığın sınıfına baktın... gözgöze geldik... başımızı eğip selamlaştık...

"selin ben" dedin...
"diren ben" dedim...

sonrasında kardeşim oldun, arkadaşım, dostum oldun...

içim içime sığmazken sana geldim... "aşık oldum" dedim... "çok mutsuzum, kör kuyular içindeyim" dedim... "çok kızgınım, camı çerçeveyi indirmek üzereyim" dedim... "dünyanın en güzel sarılan adamı selin, inanabiliyor musun?" dedim... "yazılı kağıtlarını değiştirelim, yoksa kalacağım" dedim...

sen beni her zaman o sakinleştirici sesinle karşıladın... desteğini sonuna kadar hissettim... hep bildim ki yanımda olacaksın ve hep tarifsiz bir sevgi olacak içimizde... ne olduğumuz, ne yaptığımız, neler yaşadığımız bunu hiç değiştiremeyecek...

ses tonlarımız, vurgularımız hep benzeyecek birbirine... aynı yönden bakmasak da hayata, hep konuşabileceğiz ve birbirimizin ne hissettiğini bileceğiz.

ve bugün senin doğumgünün... seni çok seviyorum... iyi ki doğdun... iyi ki hayatımdasın...


"ruhlarımız o kadar sıkı bir birliktelikle yürüdü, birbirini o kadar coşkun bir sevgiyle seyretti ve en gizli yanlarına kadar birbirine öyle açıldılar ki ben onun ruhunu benimki kadar tanımakla kalmıyor, kendimden çok ona güvenecek hale geliyordum."

montaigne, denemeler

29 Kasım 2008 Cumartesi

mimlendim...


ikocum demiş ki; diren de yazsın en sevdiği 10 yeri; ülkeyi, semti, şehri vs...

bakalım başarabilecek miyim 10 yapmayı...

1. evim

ahir ömrümde ilk defa kendime ait bir evim oldu. mobilyalarını, aksesuarlarını, perdelerini seçtiğim, halılarına karar verdiğim... dağıttığım, topladığım, arkadaşlarımı davet ettiğim... en güzel uykuları uyuduğum... en rahat, en huzurlu, en "kendim" olduğum yer evim... tabii ki listenin en başında...

2. ada

ada, benim büyüdüğüm, ilk aşık olduğum, ilk bisikletten düştüğüm, ilk okula gittiğim, ilk öpüştüğüm yer, ilk gözağrım, çocukluğumun temsilcisi... vazgeçilmezim, unutulmazım... "ada kızı" olmakla gurur duyuyorum :)

3. kaş

bütün kışı "kaş özlemi" içinde geçiriyorum. herşeyini özlüyorum... emine abla'nın kahvaltısını, don kişot'u, kaşık'ın yoğurtlu yaprak sarmasını, uzun çarşı'sını, köşedeki avize satan dükkanı, deniz kenarında makarna yemeyi, tavla atmayı, soğuk ayran içmeyi... geceleri gökyüzünü, gündüzleri güneşini... limanağzı'na giden tekneleri, tuzlu akan suyunu...

4. beyoğlu

ben üniversitede gördüm ilk kez beyoğlu'nu... adadan oralar hep bambaşka bir şehir zannedilir. çocuk aklıyla gitsen gitsen bağdat caddesi'ne gidersin... hadi biraz daha cesurlar kadıköy'e iner... beyoğlu çoook uzak gelir adalılara... hele de çocukken...

biz "istanbul'a ineriz" ya da "karşıya geçeriz"... jargon böyle adada, biliniz...

5. prag

bayıldım bu şehre...
yanlış anlaşılmasın; "çok şehirler gördüm ama prag nefisti" diye bir durum yok. zaten ilk yurtdışı seyahatimdi... 3 gün kalıp, tadını damağımda bırakıp geldim. şimdiki aklımla bir daha gezmek lazım elbet... eh artık kısmet :)
al işte 5 tane yapabildim... insanın ev arkadaşı rehber olursa; nepal senin, vietnam benim gezerse, anlatacak çok şeyi olur tabii... idare et arkadaşım...

28 Kasım 2008 Cuma

karmakarışık sarmaşık by cem mumcu


sana yazsam okuyabilecek misin? zihnin, binlercesiyle doluyken, benim sesimi içine alabilecek bir sessizlikte, bir an olsun durabilecek mi? içimi görebilecek misin? sana eksik olduğunu sürekli hatırlatan ama eksiğinin aslında ne olduğunu unutturan bu sahte cümbüşün ortasında, sahici bir ses ayırt edebilecek misin?

bazen o kadar derinden gelirken sesin, niye sonra yüzeye çıkıyorsun? uzak kalıyorsun, küçük, cılız kalıyorsun. belki korkuyorsun. benden mi? ya da diğerlerinden mi? burada benimle olanın 'adı' yok biliyorsun. üstüne düşecek çiğ tanesinin soğukluğundan sorumluyum, bakışının kırılmasından, dudaklarına değen parmak uçlarından sorumluyum. sense hâlâ tarifler yapıyorsun.

yapmasan keşke. yapmasan... bense gülüyorum, acıyla gülümsüyorum. fark eder mi ki kim kime aşık? kim kime dolaşık? bu karmakarışık sarmaşık... kökü bende, dalları sende, suyu bende, yaprakları sende... istersen kesersin bıçak gibi bir sözünle...

ama sen yine yalanlara kanacaksın. bunu sırf korkundan yapacaksın. sana korkmayı, sana savunmayı, sana kaçmayı, sana saklanmayı, sana hesabı, sana tedbiri salık verecekler çünkü biteviye. bütün bunlar için daha fazla kendinden uzaklaşman, daha fazla yalnızlaşman gerekecek. o zaman daha da fazla bana ihtiyaç duyacaksın ama benim ben olduğuma hiç ikna olmayacaksın. hep tamlığı arayacaksın yine. inanmadan, emin olmadan arayıp duracaksın. onu senin, bizzat 'kendi'nin, hemen şimdi yapmaktan başka şansın yokken, arayıp bulacağını umut edeceksin. kaybetmekten korktukça, kaybetmekten korktuğun şeyler edineceksin. hep daha çok kaybedecek şeyin olacak sahip oldukça. daha da güçsüzleşeceksin... ...

sen bendeki eksiğine, ben sendeki noksanıma bu kadar muhtaçken ve bu bizi aç, bu bizi arzulu, bu bizi coşkulu kılarken; sen sonsuz bir tokluğa mahkum ederken bizi, yeniden aç olmayı özleyeceğiz.

ve sen başka bir eksiğin, ben başka bir noksanın peşine düşeceğiz belki de...

23 Kasım 2008 Pazar

yeryüzündeki cennetim...


gökyüzündeki yıldızların en parlak ve yakın olduğu yerdir kaş... hep hayaller kurduran, yaratıcılığını tavan yaptıran yerdir... en güzel anıların olduğu yerdir...

çok özledim... çok...

aptal...

tarif istemez ama...

diyelim ki balıkmışım ben, sen de balıkçı...

ikimiz de biliriz, sineğe bile kıyamazsın..
öyle boş oltayı atarsın denize,
bilirsin salak olmadığımı,
ama aşık olduğumu bilmezsin...
ben sana inat yakalanırım.
şaşırırsın, nerden çıktı bu diye...
istediğin balık değil ki,
oturmak iskelede...

mecbur çekersin yukarıya...
acı çekiyorum ne de olsa.
dedim ya kıyamazsın...
uzanırım avuçlarına...
dudaklarıma dokunursun,
iğneyi çıkartacaksın ya,
yoksa sevdiğinden falan değil...
bilirim senin yanında yaşayamayacağımı,
sen de bilirsin,
öldürmeye kıyamazsın,
bakarsın avucundaki aptal balığa,
ben de sana...
sonra beni kurtarmayı seçersin,
ben avuçlarında ölmeyi seçmiştim oysa...
bırakırsın denize.
yüzünde kahraman gülümseme.
hayat kurtardın ya biraz önce.
sessizce boğulurken mavilerde,
son kez bakarım iskeleye,
iskeledeki aptal balıkçıya,
sen de kurtardığın balığa...

(yazarı bilinmiyor)

yalnızlık üzerine...

25.04.2008
dubai

ben yaşadığım yerden bir kuple uzaklaşınca içimde iki ayrı his birbirine giriyor...

önce "aidiyet" oturuyor koltuğa... evimi, istanbul'u, sevdiğim insanları özlüyorum... kaldığım otelin herşeyinden nefret ediyorum... işim gereği çok güzel otellerde de kalsam ağzımda hep kekremsi bir tat oluyor. yemek yiyemiyorum, eğlenemiyorum, televizyonsuz uyuyamıyorum... işimi yapıp dönmekten başka birşey düşünemez oluyorum... sürekli gözüm ve elim telefonda oluyor...

sonra "yalnızlık" oturuyor koltuğa... kendimle başbaşa kalıyorum. yükselip, olduğum yere bir de havadan bakıyorum... romantizmden uzak daha olgunca kararlar veriyorum. hayatta aslında bir başıma olduğumu farkına varıyorum... nefesim kesiliyor... bütün bu kalabalığın içinde nasıl da yalnız ve kimsesiz olduğumu düşünüyorum...

bu bayram tatilini fırsat bilip, ece'yi ziyarete dubai'ye gidiyorum...

içimdeki alevlerin üzerine su dökmek için... tedavim için... bitirip tekrar başlamak için... pes ettiğimi kabul edip, arkama bir daha bakmamak için... "kafamda yarattığım herşey tuzla buz olsa da yaşama devam edebilirim"i tekrar kanıtlamak için... yeni yolların keşfinde enerji toplamak için...

hadi bana iyi yolculuklar...

17 Kasım 2008 Pazartesi

adada siyaset başkadır...


siyasetin hal ve gidişinden uzun süredir memnun olmayan biri olarak, arada arkadaş toplantılarında "birşey yapmalı" başlığı altında konuşuyorduk... bu sohbetlerde komplo teorileri üretildi, ülke kurtarıldı ama kimse "bizim de siyaset yapmamız gerekir" demedi, diyemedi... çünkü siyaset yalan söylemektir, söylediklerini yapmamaktır, para götürmektir ve özünde kirlenmeyi gerektirir...

adada siyasi yaşam bu durumdan biraz farklıdır... mhp ilçe başkanıyla ödp ilçe başkanı aynı kahveye gider, aynı masada kağıt oynar... anap'lıyla dyp'li ilkokul arkadaşıdır... dinciyle ateist aynı dernekte çalışır...

örneğin ben bildim bileli bizim muhtar süleyman amca'dır... 1000 yaşına gelmesine rağmen yine adaylığını koysa, yine seçilir...

adalar'da seçim günü de keyiflidir... herkes 5 olur olmaz sandığının başına gider, oyları sayar, kendince bunu türkiye geneline oranlar, partilerin getirdiği kumanyaları paylaşır, muhabbetini ederek sabahlar... gerçi geçen seçim, oylar ışık hızıyla sayıldığından sabahlamaya gerek kalmamış, herkes sevimsizce evlerine dağılmıştı...

şimdi adalar'da seçim telaşı yeniden başladı... bu kez adayımız deniz emin tüfekçi...

emin abicim; bir sürü projen olduğunu, bunları hayata geçirmek için çalışacağını, kafandakileri yapacağını biliyorum... istiyorum ki artık adalar'a bir "turizmci" başkanlık etsin... çocukluğumdaki gibi kalabalık olsun ada sokakları... oteller açılsın... vapur saatlerine hapsedilmiş yemekler yenmesin... açıkhava sinemamız geri gelsin...

benim kalbimin başkanı sensin...

14 Kasım 2008 Cuma

eskidendi çok eskiden...



adada büyüdüm ben... sarı yapraklar kaplardı ada sokaklarını sonbaharda... çocuktuk... kredi kartı, fatura, iş, kariyer kaygılarımız yoktu... tek derdimiz saklambaç sırasında bulunamayacak bir yere saklanmaktı... martı sesleriyle uyanırdık sabahları, annelerimiz mahalledeki çocuklara kek yapardı ve biz bakkala "veresiye" yazdırırdık.

yaz gelince sokaktan eve zor girer, üzerinde "acid" yazan t-shirtler giyerdik... ben ingilizce dersleri vererek eve katkıda bulunur, saçlarımın önünü de karabartıp sağa doğru atardım... fotoğraf makinalarımız digital değildi, hayatımızda da...

cumartesi günleri askeriyenin sinemasında uzun çizgi filmler olurdu... çamlimanı'na denize giderdik, sahada voleybol oynardı büyükler, akşam da çardakta rakılar içilir, şarkılar söylenirdi... sınavlar ertelensin diye sis ve lodos dualarına çıkardık sınıfça...

evimiz holywood'da dizisindeki dylon'a ve hayat ağacı'ndaki kyle masters'a hayrandım... hele kyle'ın küpesine bayılırdım... haftalık alırdım annemden ve 2 günde biterdi o çil çil! paralar...

büyüdük sonra... herşey değişti...

11 Kasım 2008 Salı

özhan canaydın üzerine...


dayım hasta bir fenerbahçeli olduğundan beni de fenerbahçe taraftarı yapmış... futbolla çok ilgim yoktur aslında. ne izlemekten keyif alırım ne de camiadan insanları tanırım... sadece fenerbahçe - galatasaray maçlarında, eğer yenersek, galatasaraylı arkadaşlarımla dalga geçmeyi seviyorum... nitekim son skor dalga geçmeme izin veriyor ama burayı okuyan fanatik taraftarları kızdırmadan, suya sabuna dokunmadan devam edeyim :))

cumartesi günü özhan canaydın'ın dostlarına teşekkür için verdiği bir daveti organize ettik... ve ben ilk defa karşılaştım kendisiyle... türkiye'nin en önemli kulüplerinden birinin başkanlığını yapmış bir insanın bu denli samimi ve insan canlısı olmasını beklemiyordum doğrusu...

siz çok yaşayın özhan başkan, ben çok sevdim sizi :)

fenerbahçeli taraftar,
diren

9 Kasım 2008 Pazar

bilmiyorsun...


ben "aşk"a hep inandım... ellerin terlemesine, karnına ağrılar girmesine de inandım... bu dünyada kendinden çok başkasına güvenmeye, önce karşındakini düşünmeye de inandım... beyaz atlı prenslere, elmanın diğer yarısına, ruh birlikteliğine, heyecandan saçmalamaya da inandım... iki kişilik hayata inandım... beraber yürümeye... sırt sırta verirsen herşeyle savaşılabileceğine... film izlemenin bile daha başka olduğuna... sohbet edebilmenin dayanılmaz mutluluğuna... bir evi, bir hayatı paylaşmanın keyfine... hediye alırken duyulan kalp çarpıntısına... hastayken yanında olmanın güç verdiğine... karşındakinin ciğerini bilmeye... aynı yolda gidip, aynı yönden bakmanın önemine... beraberliğin enerjisine... birbirini tamamlamaya... ben "aşk"a hep inandım...

ve bugün bir film izledim... ayrılık sahnesinde söylenen bir çift söz beni darmadağın etti :

"karda donmak üzeresin, uyumak tatlı geliyor ama aslında ölüyorsun, bilmiyorsun"

yüreğinde uçurtma uçurmayı bilenlere...

6 Kasım 2008 Perşembe

haftasonu sinemaları


bu pazar sinema günlerine başladım. gerçi hiçbir zaman yaz günlerinde sinemaya gitmeyenlerden olmadım ben ama izlenilesi filmlerin peşpeşe vizyona girdiği günlerde olduğumuz için fırsattan istifade iki film birden yaptım.

eski d's post'ları takip edenler benim bir “türk filmi destekleyicisi” olduğumu bilir. o yüzden ilk biletimi herkesin üç beş kelam ettiği “mustafa” için aldım.

medyada eleştiri bombardımanına tutulup haksızlık edildiğini düşündüğüm mustafa’yı izlerken; hiçbir şeyi olmayan, kalmamış bir halktan yarattıklarıyla bir kez daha gurur duydum. iyi bir arşiv çalışması yapıldığını inkar etmek mümkün değil. bu arşiv çalışmasının en önemli karakterlerinden biri de istanbul turlarımızdan tanıyacağınız rehberimiz saadet özen. ellerine sağlık arkadaşım…

aslında mustafa kemal’in yapılacaklar listesi bizimkilerden oldukça farklı tabii:

1. rejim cumhuriyet olacak.
2. latin alfabesine geçilecek.
3. herkesin şapka giymesi sağlanacak.
4. din ve devlet işleri birbirinden ayrılacak.

bizimkiler daha çok “su faturası yatırılacak, “bilmem kimin teklifi hazırlanacak” gibi havadan sudan şeyler. dolayısıyla gösterdiği cesarete hayran kalıyor insan evladı. hedef belirleyip, hedefe doğru yürümek, bu yürüme sırasında da önüne çıkan her engeli kaldırmak günün şartları gereğidir diyorum ben.

medyada çokça magazin malzemesi yapıldığı gibi “içki içmesini, sigara içmesini ve yalnızlığını çok vurgulamışlar” sığ tezinin de tam karşısında duruyorum. en tepedeki adamın yalnız olmasından daha olağan bir şey göremiyorum. eğer arkadaşınız yarın, henüz savaştan çıkmış fakir bir ülkede cumhuriyet ilan etmeyi planlıyorsa, zaten sizinle olan paylaşımı da azalmaz mı? çünkü ben olsam “paşam biraz daha rakı koyiyim mi?” noktasında kalırdım sanırım…

içkiye ve sigaraya takılanların da -ne zaman bu kadar tutucu olduğunu bir türlü çözemediğim- aydın geçinen kesim olduğunu fark ediyorum hep. bu zamanda bunlardan bahsetmek doğru muymuş? yahu biz zaten mustafa kemal’in ağzına sigara koymayan ve asla içki içmeyen, namazında niyazında bir adam olduğunu mu zannediyorduk ki? kaldı ki o zamanı bu zamanı mı var? en karanlık zamanlarımızdayız, içki içen, oldukça çapkın, bolca sigara içen bir adam kurtardı bizi yaban ellerin esirliğinden. bu da herkese kapak olsun… hadi bakalım…

ikinci filmim “devrim arabaları”ydı. 60 yıllarda gençliğini yaşamış herkese imrenirim ben. o yılların renklerini, kıyafetlerini, düşünce şeklini, hayata bakışını bir başka bulurum hep. o yüzden de büyük bir heyecan içinde izledim filmi.

yurttaşlık bilinciyle, azimle ve cesaretle başlanan bir projenin nasıl da hiç tezahürat almadan rafa kaldırıldığını izledim.

benzini bittiği için yolda duruveren “devrim”i neden halkımız sırtında taşımadı? bundan 48 yıl önce yürüyen, türkçe göstergeleri olan, oldukça da sevimli bir otomobil yapan türk mühendislerimizin isimleri tarihe neden altın harflerle yazılmadı? köstek olmaya çalışan herkesi neden yuhalamadık? neden dışarıya bağımlı olmayı bu denli seviyoruz? neden (filmde de değinildiği gibi) “hiçbir başarı cezasız kalmaz” sözünü durmadan haklı çıkarıyoruz?

ben bu filmi çok severek, hüzünlenerek hatta ağlayarak, kalbim normal ritminin dışına çıkarak, gülümseyerek izledim. üstelik bir gün çocuğum olursa adını devrim koymaya karar verdim. eski ve güzel günlerin anısına… devletin mesai paralarını geri veren işçilerin olduğu, sonucunda bir şey çıkmayacağını bilseler bile hevesle çalışan mühendislerin olduğu, birbirine sahip çıkan ve insancıl bir toplum olduğumuz günlerin anısına…