19 Kasım 2009 Perşembe
29 Ekim 2009 Perşembe
hocam, beni tanıdınız mı?
sonra devam etti... "heybeli" dedi, "ingilizce" dedi, "ben umut, bize okulda ingilizce öğretirdiniz" dedi... aman allahım... 10 sene öncesine gittim birden... o zaman adada bir dernek kurmuştuk, adı uzun ama yaptığı işler çok güzeldi. "adalı üniversiteli ve üniversiteli mezunlar derneği". haftada bir gün toplanıyoruz, gündem maddeleri, karar defterleri, toplu yemekler, yararlı işler... yararlı işlerden biri de; okulda dersleri iyi olmayan çocuklara haftasonları takviye dersleri vermekti. tam 2 sene aralıksız her haftasonu, okula gidip ders verdik hepimiz. kimimiz ingilizce, kimimiz matematik, fizik, üniversiteye hazırlık... yaptığım en iyi işlerden biriydi... iyi ki yaptık...
işte umut da o öğrencilerimden bir tanesi.... yıllardır anneme gelir, "hocam, beni tanıdınız mı? ben bilmem kim" derler, hayatımda ilk defa bana dendi... nasıl bir gurur ve sevinç anlatamam...
bu arada televizyonumuz sizlere ömür... yeni bir televizyon almak zorunda kaldık. ama o kadar olay oldu ki az önce ulaş "müsaitseniz televizyonunuza bir hayırlı olsuna geleceğiz" dedi :) vizontele hikayesine döndük...
9 Ekim 2009 Cuma
30 Eylül 2009 Çarşamba
bir vapur yazısı...

ada hayatım, küçükyalı'da aldığımız evle birlikte sona erdi. mutluluktan bir süre hiç gitmedim adaya. gece hayatım tavan yaptı, sabaha karşı 3-4 gibi eve gelmeler, arkadaşlarla uzun ve vapuru kaçırma kaygısı olmayan sohbetler, sabah geç kalkma lüksü... oh bir mesudum ki sormayın gitsin...
yıllar geçti, vapurlar hiç değişmedi... aynı vapurlar sadece biraz daha eskimiş olarak ,aynı yerleri aynı sürelerde gitmeye devam ettiler. zaman geçip teknoloji geliştikçe vapurlar daha hızlı olmadılar, adalılar daha rahat gidip gelmedi...
zamanla vapur büfelerdeki her ürün dinci kesimin gözdesi "ülker" marka oldu, iş dönüşü vapurlarında ikram edilen viskiler kalktı, tombalacılar gözden kayboldu... ülke gibi, vapurların da çehresi değişti... sigara yasağı ile adalıların vapur keyfi hepten kaçtı...
şimdi daha da tuhaf bir şey oldu... şehir hatları vapurları yerini motorlara bıraktı... koşa koşa iskeleye gidiyorsunuz, minicik bir motor, içinde onlarca insan, rahatsız koltuklarda, sıkışık düzende oturuyor... ülker sever büfeci, "4'leyelim beyler koltukları" diye bağırıyor, yanınıza koyduğunuz çantanızı mecbur kucağınıza alıyorsunuz, gürültüden birbirinizi duyup sohbet etmenize olanak yok. hem motor sesi hem de küçücük kapalı mekana tıkışan insanların bağırarak konuşması nedeniyle kitap okumanız bir mucize... gazeteyi yanınızdaki insanın burnuna değmemek için açamıyorsunuz, dışarı çıksanız rüzgar eteğinizi kafanıza çıkarıyor, saçınızı bozuyor, zaten de üşüyorsunuz... üsküdar - beşiktaş arasındaki 7 dakikayı bu şekilde gidebilirsiniz ama 1 saat bu ızdarap çekilir mi?
bu adalar'a verilen cezadır... çünkü bizim sandıklardan "ülker sever parti" çıkmadı...
madem öyle, size vapur yerine göt kadar motorlardan veriyoruz... size kayık gerek aslında kayık... itfaiyenin benzinini de vermiyoruz... yansın kül olsun güzelim ahşap evleriniz... deniz taksilere de söyleyeceğiz, size uğramasınlar... doğalgazınızı da keseceğiz, donun bütün kış...
bu gidişle adalardan size sittin sene oy çıkmaz... ya da...... çıkar bilemiyorum... ben anlamıyorum canım halkımı... daha hiç aynı fikirde olamadım ki çoğunlukla!!!
bakalım bu motor olayına da herşey gibi alışıp, konuyu kapatacak mıyız? yoksa ido adalıların sesine kulak verecek mi?
5 Eylül 2009 Cumartesi
sırf bu özgürlüğümüz olabilsin diye...
artık bambaşka bir hayata geçiyorum, az eşyalı ve daha rahat hareket edebileceğim bir hayata... sadece gerekli olanlarla yaşamayı öğrenmek istiyorum... bir gün geldiğinde ve "hadi gidip, izlanda'da yaşayalım" dediğinde koşarak ve arkama bakmadan gidebilmeliyim... bir evi ev yapan benim çünkü... ve tekrar bir evi, kendime benzetebilirim :) süsleyip, yaşanılır kılabilirim...
kalan eşyalarım, depoda bir süreliğine uykuda olacak ama yeni hayatım için kalbim küt küt atıyor... bana istanbul'da ev çok, malum büyüdüğümüz yer :) bunca zaman "poşet poşet, ordan oraya yaşam" a karşı olan benim gibi biri için fazlaca değişik bir şekil olacak... ama eşyaya bağlanmamak gerek şu hayatta... hem de sırf sevdiğimiz başka bir noktada yepyeni bir hayata başlayabilmek için... sırf bu özgürlüğümüz olabilsin diye...
2 Eylül 2009 Çarşamba
dönüşe geçerken...
tüm nezaketimi koruyarak üstesinden gelmeye çalıştığım sorunlar beni çok bunaltmış meğer, o yüzden eve dönüşümü, dost yüzleri hasretle bekliyorum...
çünkü ben hakan'ın "dön artık" demesinin, iko'nun "gel artık, bu hasretlik yeter" demesinin taaa yüreklerinin derininden geldiğini çok iyi biliyorum. istifa ettiğim günün ertesi sabahı nasıl gülerek kahvaltı ettiğimizi çok iyi biliyorum. üstelik ne yapacağımı bilemeden, kafamda bir sürü soru işaretleri varken...
bunca zaman dost biriktirmişim ben, para yerine... aferin bana... hayatımda yaptığım en doğru hareket bu olsa gerek... benim hiç birikmiş param olmadı, iyi de harcarım olduğu zaman bu mereti :) ama şunu söyleyebilirim çok rahat; hiç pişmanlığım yok... iyi ki de varken harcamışım güzel güzel, iyi ki de gezip tozmuşum istanbul'u, iyi ki tatillerde yemişim bütün olanı, iyi ki de taksilerden inmemişim, restoranlarda bırakmışım bütün maaşımı...
esas olan mutluluk değil mi? ohhh, sefam olsun :)
31 Ağustos 2009 Pazartesi
21 Ağustos 2009 Cuma
necla teyze'nin ardından...
biz en sancılı dönemlerini beraber atlatmış kardeşleriz... şimdi tekrar yaralarımızı sarıp, acılarımıza ortak olacağız ve birbirimize sahip çıkacağız ki necla teyze'nin gözü arkada kalmasın...
ama en çok yemeklerini ve acayip deyimlerini özleyeceğim... burada yazmayı çok isterim ama bolca küfür var içinde, halbuki burası edepli bir blog :)
sevgili cecoş,
biliyorum izlediğini... kızın bize emanet, bilesin...
29 Temmuz 2009 Çarşamba
yağmur üzerine...
açık şemsiyeleri ve dışarda unutulan çamaşırları affetmedi... çok az gördüm böyle kızgın bir gökyüzü... ve o yağmurun altında kendimi suya attım, hem de hiç düşünmeden... su öyle ılık öyle güzeldi ki... ben yüzerken başıma yağmur yağdı :) ne büyük keyif... geçirdiğim en güzel akşamüstülerden biriydi...
çılgın bir yağmur vardı dün ordu sahilinde...
23 Temmuz 2009 Perşembe
19 Temmuz 2009 Pazar
iyi ki...
iyi ki adada geçti çocukluğum...
iyi ki kardeş dostlarım var...
iyi ki kendi ayaklarım üzerinde durmayı çok önce öğrendim...
iyi ki çikolatayı bulmuşlar...
iyi ki annem bana "küçük kara balık"ı almış ve okumam için baskı yapmış...
iyi ki ailem hep yanımda oldu...
iyi ki istanbul'u tanıdım...
iyi ki çalıştığım yerleri ve patronları hep doğru seçtim...
iyi ki hatırladığımda gülümsediğim bir sürü anım var...
iyi ki kaş'ı gördüm...
iyi ki çillerim var...
iyi ki sağlığım yerinde...
iyi ki ufak şeylerle mutlu olmayı öğrendim...
iyi ki köln'e gittim...
iyi ki istanbul üniversitesi'nde okudum...
iyi ki o gün deniz otobüsüne bindim...
iyi ki aşık oldum...
iyi ki geldin...
iyi ki doğdum...
10 Temmuz 2009 Cuma
personel...
- otelde başvurduğunuz pozisyon:
- talep ettiğiniz maaş:
başvuranlardan biri, istediği pozisyona "personel" yazmış.
şimdi ben bu arkadaşın şakacı biri olduğunu düşünerek almalı mıyım? yoksa bu formu yırtıp atmalı mıyım?
9 Temmuz 2009 Perşembe
panda...
otelimizin adı "padya" ve biz butik bir oteliz... emniyet, otelde kalan müşterinin adını soyadını, kimlik bilgilerini hatta varsa yedi ceddini istiyor benden... hem de hergün... bunu da e mail yoluyla yapmanızı istiyorlar, neyse efendim sistemimizi kurduk... şifremiz, parolamız geldi... ancaaaak verdikleri kağıtta ismimiz şu şekilde geçiyor:
tesis adı : panda turizm aş, putik otel
dün bütün gün polis memuruna bir dondurma şirketi olmadığımızı, turizmde putik otel diye bir kavram olmadığını anlatmaya çalıştım. nuh dedi, peygamber demedi. araya hatırlı gönüllü kişileri soktuk da ancak kurtulduk "panda putik otel"den...
niye aramıyorsun? niye telefonlarımızı açmıyorsun? niye doğumgünümüzü unuttun? diye sitem eden ey sevgili dostlarım... nelerle uğraştığıma bakın, sonra kızın :)
22 Haziran 2009 Pazartesi
sıkıntılı günler...
son günlerde içimde bir sıkıntı var... griler siyahlar var yüreğimde... olumlu düşünme yetimin bir kısmını, neşemin de çoğunu kaybettim... biri otelde diğeri yolda olmak üzere iki kere düşerek bunu iyice kanıtladım kendime... şu an dizimin üzerine ağırlık veremiyorum... aklım nerde bilmiyorum...
bulutların dağılması için bir rüzgara ihtiyacım var bu ara...
gel rüzgar gel gel gel gel...
31 Mayıs 2009 Pazar
ordu'dan haberler...
29 Mayıs 2009 Cuma
özledim...
adada beyaz kısa kollu hırkalarıyla kocalarını vapurdan karşılayan kadınları...
bisiklet yolunda pedal çevirmeden bisiklete binmeyi...
babamla yaptığımız komik muhabbetleri...
denizatı'nda limonlu gazoz içmeyi...
fayton sesini...
sorumsuz çocukluk günlerimi...
küçükyalı'da evde yaptığımız "kız muhabbetleri"ni...
sürpriz doğumgünlerimi...
değirmen'de yakan top oynadığımız günleri...
güçlü görünmek zorunda olmadığım zamanları...
kaş'ı...
adada, mezarlık turunda topluca korktuğumuz anları...
sevdiğimi...
bostancı'daki evde yaşadığım huzurlu uykuları...
eve gelen davetsiz misafirleri...
sea side'daki türk gecelerini...
pacha tours'da maaş alamadığımız ve öğle yemeklerinde simit yiyip, parkta sohbet ettiğimiz günleri...
tünel'deki yüksek tavanlı evimi...
dostlarımı...
taksim'de cem karaca dinlediğimiz geceleri...
limanağzı'nda akşamüstü denize girmeyi...
lodos olduğu zaman sınavların ertelendiği okul günlerini...
ingilizce dersleri verip, harçlığımı çıkardığım zamanları...
diskoda eğlendikten sonra sıcak poğaça yemeyi...
vapur sesini...
martıların çığlık çığlığa bağırışlarını...
adayı...
özledim...
18 Mayıs 2009 Pazartesi
köln'den ilginç manzaralar...
11 Mayıs 2009 Pazartesi
ordu'nun dereleri yukarı mı akar? ve birkaç dosta selam sevgi...
ben gelmeden gülen yüzleriyle yanımda olan dostlara teşekkürü bir borç bilirim :
hakanım, sevgilim, birtanem, gözümün nuru, kıymetlim... en zoru seni burda bırakmak... en zoru...
ececim, iyi ki dubai'den gelişine denk geldi de seninle başbaşa vakit geçirebildik... alışveriş kurdum benim... canım kardeşim...
selinim, rüzgar prensesimi göremedim ama iyi ki seninle görüşebildik... ne umduk, ne bulduk ama olsun benim kalbim hep seninle...
tuğçe & tolay, yerim ben sizi... tolaycım, votka süperdi, ellerine sağlık...
gizoşum, sen birtanesin... gülen yüzüne hastayım...
semiş & gönül, bize bayılıyorum... her şeyi konuşmamıza, herşeye gülebilmemize, hareketli anlatımlarımıza bayılıyorum :)
ikom, sana söyleyecek çok şeyim var... evimin direği, yemeklerin kraliçesi, derdimin ortağı... sensiz ev çok sessiz, diziler çok tatsız :))
şebocum, seni ordu'ya gelmiş, hamakta, kitap okuyup dertlerini istanbul'da bırakmışken hayal ediyorum... beni haksız çıkarma lütfen :)
saaaadet, küçük kadın... canı sıkıldığında bile sesi düzgün çıkan, olumlu ve güçlü kadın... bak ikimizin de yepyeni bir hayatı var artık :))
ali abi, tarkan'ın ali abisi... yazdıkların için teşekkür ederim ve tanışmayı çok isterim... belki bir gün ordu'ya yolun düşer???
canım babam, dayım, yengem, anneannem, dedem... nasıl kurşun döktük giderken... görseler inanmazlardı yemin ederim...
tuna, özlem, esra, şule abla, lalehan, songül, ahmet, banu, cuma, hilal, engin, argun bey, gökalp bey, fikret bey, can, cemile, gülden, semra, senem, tarkan, toş, bora, burçin, eda, gökhan, okhan... yazın, telefon açın, habersiz bırakmayın beni...
ordu güzeli,
diren
21 Mart 2009 Cumartesi
benim şehrim...

yaşamımın bu döneminde ayrılıyoruz... ama döneceğim...
16 Mart 2009 Pazartesi
rüzgar nereden eserse...

oyumu en çok bayrak asana vereceğim...

28 Şubat 2009 Cumartesi
güzel günler göreceğim...
yaşamın önünüze neler çıkaracağını bilemiyorsunuz, dolayısıyla yapılan hesaplar ve kitaplar bir türlü tutmuyor, tutamıyor.
misal ayın sonunu rahatça getirebildiğimi düşündüğüm zamanda termosifonum patlar, dişçiye milyarlar vermem gerekir, çantam çalınır ya da bilmediğim vergi borçlarım çıkar. aile ve arkadaş arasında bu konularla ilgili çokça dalga geçilir benimle... bozulmayan beyaz eşyam olmadığından ilk baktığım şey "garanti süresinin uzunluğu"dur.
her ne kadar kabuk değişimi beni heyecanlandırsa da, bulunduğumuz zeminin yumuşaklığı gözümü korkutuyor. tünelin sonundaki ışığı da zar zor görüyorum.
ama hayatlarımızdaki bu hızlı değişiklikler eminim bizlere iyi gelecek... ikocum yeni evindeki yeni hayatında çok mutlu ol... istersen dünyanın öbür ucuna taşın ben yine geleceğim, yemeklerini yiyeceğim ve benim için yaptığın odada kalacağım...
bense hayallerimin peşinden koşacağım. herşeyi göze alarak... çünkü "diren"mek gerek... çünkü kalbime söz geçiremiyorum. çünkü esas olan mutluluktur... çünkü hiç birşey için geç değil... çünkü gelecek güzel günlere güveniyorum...
o zaman geleceğe içelim bu gece...
19 Şubat 2009 Perşembe
1. cemre

havaya, suya ve toprağa düştüğü varsayılan cemre konusu benim hep içimi ısıtmıştır. onlar düştükçe hava ılıklaşır, erik ağaçları beyaz beyaz çiçek verir, paltolar mont olur, sosyete olanlar güneş gözlüklerini takmaya başlar, elele yürüyen çift sayısında artış görülür, kafeler dışarıdaki masalarını faaliyete geçirir, çizmeler tercih edilmez olur, hava geç kararır, insanoğlu işten çıkıp direkt eve gitmek istemez, beyoğlu bir hoş olur, ada daha da hoş olur...
bugün 1. cemre düştü...
boğazım şiş, halsizim, para sıkıntısı diz boyunu geçeli çok oldu, çok istediğim sinema sektörüne henüz giriş yapabilmiş değilim, kendime çok az vakit ayırabiliyorum ama hiç birşey umrumda değil. hazır cemre de düşmüşken, moda'da simit-ayran ikilisi eşliğinde sohbet etme zamanıdır şimdi... aşık olma ve diz dize oturma zamanıdır şimdi... beklediklerine kavuşma zamanıdır şimdi...
iko'ya sevgiler :)
17 Şubat 2009 Salı
seni seviyorum, çünkü...
.jpg)
dün koltuktaki 5 dakikalık huzurlu uykun için
telaşlı halin ve eve dönme sendromun için
evdeki toza karşı olan alerjin için
muhteşem yüreğin için...
seviyorum seni...
15 Şubat 2009 Pazar
yumurtalı ekmekli kahvaltı...
ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı...
pazar günlerinin banyo ve çamaşır günü olduğu zamanlarda, haftasonu kahvaltıları da kutsaldı... kahvaltının bir "ana malzeme"si vardı. peynir, zeytin, bal, reçel falan da ona eşlik ederdi. ana malzeme bazen simit, bazen börek, bazen de yumurtalı ekmekti... ben yumurta delisi olmamama rağmen, sofraya getirdiği o "emek verildi bu sofraya" hali ve içtenlik durumu beni çok etkilerdi. eve davet edilmiş ya da cumartesiden bizde kalmış dostlarla masa daha da şenlenirdi...
o masalardan birinde, ortaya gelen sucuklu yumurtaya bakıp "anne, bu ne?" diyerek, annemi rezil ettiğimi ve arkadaşlarının "ilkincim, bu çocuğa hiç mi sucuklu yumurta yedirmiyorsunuz?" dediğini hatırlıyorum... hala söylenir bu konuda :)
bu yazıyı da ne zamandır yumurtalı ekmek yemediğimi farkettiğim için yazıyorum. hafta içleri koşarak işe gittiğimden, haftasonları da tek başıma olduğumdan özene bezene hazırlanan kahvaltılardan uzağım artık...
bu koca ve kalabalık şehirde, insanları ittire kaktıra kendime yer açmaktan, onları geçeceğim diye daha fazla çalışmaktan, sürekli olarak yolda geçirilen zamanı hesaplayıp buna hayıflanmaktan, kazandığım paranın hiç yetmemesinden, 360 günü yazın gideceğim 1 haftalık tatili düşünerek geçirmekten sıkıldım...
30 Ocak 2009 Cuma
gel zaman git zaman / ulaş'a...
.jpg)
adaya ilk taşındığımızda eylüldü... bir süre kiralık ev aramış, bulamamıştık... o süreçte okulun bir sınıfına eşyaları yığmış, kendimiz de başka bir sınıfa yerleşmiştik... annemle babamın öğrencileri gündüzleri ders veren hocalarını; biraz daha geç saatlerde, aynı noktalarda pijamalarıyla görebilirlerdi... yabancıladığım okul koridorlarında uykumun gelmesini hevesle beklediğimi hatırlıyorum...
gel zaman git zaman; tanışlar çoğaldı... ülkenin koyu siyah siyasi ortamında, çizgisini belli edenler daha da yakınlaştı, mücadeleye ortak arandı, bulundu... o karanlıkta el yordamıyla seçilen dostlar "ebedi" oldu...
biz sokakta yakan top oynayan çocuklarız o sıra... annem başucuma "küçük kara balık" kitabını koyuyor, haftasonları tiyatrolara götürüyor, sorduğum binlerce soruya sakince cevap veriyor, gazetelerin ilgimi çekmesini sağlıyor, haberdar olayım, fikrim olsun istiyor, kendi ayakları üzerinde durmasını başarabilen bir çocuk yetiştirmeye çalışıyor...
gel zaman git zaman o yetişen çocuklar da birbirlerini buldu, konuştu, anladı, sevdi...
ulaş'la benim hikayem de çok eskilere dayanır bu nedenle... benim tayt üzerine uzun tunikler giyip, altımda espadril denilen ayakkabılarla dolaştığım, o'nun da sınıfın gözdesi olduğu zamanlara... zira güzel çocuktu kendisi :) duyarlı ve az konuşan bir çocuk oldu hep ve ben o'nu hep çok sevdim...
gel zaman git zaman ulaşım büyüdü... bir kere boyu beni geçeli epey oldu. bir ara, okulda bir türlü uzatmayı başaramadığı saçları omzuna geldi. başka bir ara, sakallarından yüzü görünmez oldu. bazen aylar oldu sesini duyamadım. bazen doğumgünümü ilk o hatırladı. arada iskelede görüp kucaklaştık, arada kimsenin bilmediklerini bildik... ama ben hep o'nu çok sevdim...
yaş aldıkça daha da mı duygusallaşıyorum nedir bilmiyorum ama bence en kısa zamanda adada bir gün sabahlamalıyız... güneşi alman koyu'nda batırıp, büyükada'dan doğurmalıyız... çünkü çok özledim ben seni...
25 Ocak 2009 Pazar
film izlemeye devam ediyorum...
bizim ülkemizin eylül ayları sancılıdır bir miktar malum... güz sancısı da 1955 eylülü'nü hikaye etmiş kendine... ama hikayeyi nereden anlatacağını şaşırmış sanki. işin politik yanını mı yoksa aşk kısmını mı öne çıkaracağına karar verememiş bir türlü... ne esas oğlanla kızın arasındaki o tutkulu aşkı hissedebiliyor seyirci ne de 50'lerdeki siyasi ortama hakim olabiliyor. sevmiyorum böyle "suyundan da koy" filmleri...
filmde sakil duran bir taraf vardı... nasıl desem??? samimi, sahici değildi sanki. belçim erdoğan'ın bir sinirlenme sahnesi vardı ki bence tiyatro sınıflarına "olmaz böyle şey" adı altında ders koydurabilir. murat yıldırım arkadaşımız dizilerde oynamaya devam etsin, zira sinema filmlerinde oynaması sağlığa zararlı.
bizim olduğumuz sinemadan mı kaynaklanıyordu yoksa film mi öyleydi bilmiyorum ama kimi yerleri ses sorunu nedeniyle anlamadım ben...
benim içime sinmedi "güz sancısı"... hatta sonrasında karnıma sancılar girdi, "daha iyisi olabilirdi, daha iyisi olabilirdi" diye...
vali
vali'den bahsetmeye dilim varmıyor aslında. ülkemde insan öldürmenin, birşeylerin üstünü göstere göstere kapatmanın bu kadar kolay olması kanıma dokunduğundan; ne oyuncular için ne de teknik açıdan birşey söyleyeceğim... boğazımda "devrim arabaları"nı izlerken oluşan yumru yine oradaydı...
peki biz vali'yi kaç kişi izledik? 10, bilemedin 15...
ey at gözlüğü takma konusunda uzman olan canım ülkemin canım insanları... satılıyoruz, peşkeş çekiliyoruz, öldürülüyoruz, susturuluyoruz, dövülüyoruz, kaybediliyoruz, hapislere atılıyoruz... uyan artık, ayağa kalk noolur, bağır, isyan et, "yeter artık" de... ama susma!!! lütfen susma artık!!!
8 Ocak 2009 Perşembe
fasa fiso ergenekon...

30 Aralık 2008 Salı
yeni yıl yeni yıl yeni yıl yeni yıl herkese kutlu olsun.... lay lay lom

29 Aralık 2008 Pazartesi
merdiven ve tepsi hikayesi
benim ilkokul çağlarımdı, yıl kaç hatırlamam ama, bayağı bir kar olmuştu... hatta sömestr tatilinin de sonuna denk geldiğinden, neredeyse 1 ay tatil yapmıştık... işte o yıl karın en muhteşem olduğu zamandı... ee bizde öyle kar aksesuarları falan yoktu tabi...
2 aracımız vardı kaymak için... ilki; yuvarlak kocaman tepsiler olur ya... hani 3 kişilik bir ailenin kahvaltı malzemesini koyabileceği kadar büyük olanlardan... işte o... tek kişilik bir araç olup, yapıldığı malzeme nedeniyle jet hızıyla inerdik yokuştan aşağı...
diğerine toplu taşım aracı denebilir... merdiven... cesur yürek 4-5 çocuk olarak merdivene biner, yokuştan aşağı bırakırdık kendimizi... aman allahım ne büyük keyif ne büyük keyif...
aynı aracı kullanan bir arkadaşım, hızını alamayıp, yokuşun bitimindeki evin penceresinden içeri dalıp, yemek masasında korkulu anlara neden olmuştu...
annem ayakkabımın içine naylon koyardı, eve gelince de sobanın yanına koyardık ayakkabıları. şekilleri bozulurdu ama hemen kururlardı.
akşama babam gelirdi, yemeği yiyip, mandalina kabuklarını sobanın üzerine itinayla dizerdik... kokusu hala burnuma gelir... bir de fındık koyardı annem küçük bir tepside... nar gibi olurdu fındıklar... bunca zamandır öyle tatlı fındık yemedim...
çocukluğunda kaymak için merdiven ve tepsi kullanan bütün çocuklara selam olsun :)
24 Aralık 2008 Çarşamba
sonbahar...

23 Aralık 2008 Salı
ah abdullah oğuz ah...
offf, içime fenalıklar geldi filmi izlerken...
bir filmde herşeyi önceden tahmin edebiliyorsanız o film olmuş mudur? yakın plan çekimleri sıklıkla kullanınca film iyi mi olmaktadır? böyle bir düşünce mi var o camiada? sırtını görüntü yönetmenine bu kadar dayayan bir film daha var mıdır acaba? cem özer ne kadar kötü ağlamaktadır öyle? neden senaristler, yönetmenler şu günlük dili takip etmemektedir? ya da birileri o senaryoları düzeltip neden "biz günlük hayatımızda öyle değil, böyle diyoruz..." demez?
offff, bak yazarken bile fena oldum...
21 Aralık 2008 Pazar
doğumgünleri, dostlar, vedalar...
17 Aralık 2008 Çarşamba
bir varmış bir yokmuş...

prenses, düşler alemi ile gerçekler arasındaki ince çizgide hünerli bir cambaz gibi yürürmüş...
aşık olduğunda, ülkedeki işler düzgün gittiğinde, halkıyla beraber mutlu zamanlar geçirdiğinde; düşler aleminin sokaklarında salınırmış....
ülkesinde kargaşa olup, halkının yüzü gülmediğinde ve beyaz atlı prensi ortalarda gözükmediğinde ise; gerçek dünyanın, gerçek kaldırımlarını arşınlarmış...
güzel prenses bu sıra düşler aleminde... yüzü aydınlık... gözleri parlak... umutlu... komik... sakar :)
gökten üç elma düşsün... biri anlatana, biri prensese, biri de prensine...
12 Aralık 2008 Cuma
rüzgar...
10 Aralık 2008 Çarşamba
bazen...
8 Aralık 2008 Pazartesi
nice yıllara kardeşim...

29 Kasım 2008 Cumartesi
mimlendim...

28 Kasım 2008 Cuma
karmakarışık sarmaşık by cem mumcu

23 Kasım 2008 Pazar
yeryüzündeki cennetim...
aptal...
diyelim ki balıkmışım ben, sen de balıkçı...
ikimiz de biliriz, sineğe bile kıyamazsın..
öyle boş oltayı atarsın denize,
bilirsin salak olmadığımı,
ama aşık olduğumu bilmezsin...
ben sana inat yakalanırım.
şaşırırsın, nerden çıktı bu diye...
istediğin balık değil ki,
oturmak iskelede...
mecbur çekersin yukarıya...
acı çekiyorum ne de olsa.
dedim ya kıyamazsın...
uzanırım avuçlarına...
dudaklarıma dokunursun,
iğneyi çıkartacaksın ya,
yoksa sevdiğinden falan değil...
bilirim senin yanında yaşayamayacağımı,
sen de bilirsin,
öldürmeye kıyamazsın,
bakarsın avucundaki aptal balığa,
ben de sana...
sonra beni kurtarmayı seçersin,
ben avuçlarında ölmeyi seçmiştim oysa...
bırakırsın denize.
yüzünde kahraman gülümseme.
hayat kurtardın ya biraz önce.
sessizce boğulurken mavilerde,
son kez bakarım iskeleye,
iskeledeki aptal balıkçıya,
sen de kurtardığın balığa...
(yazarı bilinmiyor)
yalnızlık üzerine...
dubai
ben yaşadığım yerden bir kuple uzaklaşınca içimde iki ayrı his birbirine giriyor...
önce "aidiyet" oturuyor koltuğa... evimi, istanbul'u, sevdiğim insanları özlüyorum... kaldığım otelin herşeyinden nefret ediyorum... işim gereği çok güzel otellerde de kalsam ağzımda hep kekremsi bir tat oluyor. yemek yiyemiyorum, eğlenemiyorum, televizyonsuz uyuyamıyorum... işimi yapıp dönmekten başka birşey düşünemez oluyorum... sürekli gözüm ve elim telefonda oluyor...
sonra "yalnızlık" oturuyor koltuğa... kendimle başbaşa kalıyorum. yükselip, olduğum yere bir de havadan bakıyorum... romantizmden uzak daha olgunca kararlar veriyorum. hayatta aslında bir başıma olduğumu farkına varıyorum... nefesim kesiliyor... bütün bu kalabalığın içinde nasıl da yalnız ve kimsesiz olduğumu düşünüyorum...
bu bayram tatilini fırsat bilip, ece'yi ziyarete dubai'ye gidiyorum...
içimdeki alevlerin üzerine su dökmek için... tedavim için... bitirip tekrar başlamak için... pes ettiğimi kabul edip, arkama bir daha bakmamak için... "kafamda yarattığım herşey tuzla buz olsa da yaşama devam edebilirim"i tekrar kanıtlamak için... yeni yolların keşfinde enerji toplamak için...
hadi bana iyi yolculuklar...
17 Kasım 2008 Pazartesi
adada siyaset başkadır...

14 Kasım 2008 Cuma
eskidendi çok eskiden...

11 Kasım 2008 Salı
özhan canaydın üzerine...

cumartesi günü özhan canaydın'ın dostlarına teşekkür için verdiği bir daveti organize ettik... ve ben ilk defa karşılaştım kendisiyle... türkiye'nin en önemli kulüplerinden birinin başkanlığını yapmış bir insanın bu denli samimi ve insan canlısı olmasını beklemiyordum doğrusu...
siz çok yaşayın özhan başkan, ben çok sevdim sizi :)
fenerbahçeli taraftar,
diren
9 Kasım 2008 Pazar
bilmiyorsun...

6 Kasım 2008 Perşembe
haftasonu sinemaları
eski d's post'ları takip edenler benim bir “türk filmi destekleyicisi” olduğumu bilir. o yüzden ilk biletimi herkesin üç beş kelam ettiği “mustafa” için aldım.
medyada eleştiri bombardımanına tutulup haksızlık edildiğini düşündüğüm mustafa’yı izlerken; hiçbir şeyi olmayan, kalmamış bir halktan yarattıklarıyla bir kez daha gurur duydum. iyi bir arşiv çalışması yapıldığını inkar etmek mümkün değil. bu arşiv çalışmasının en önemli karakterlerinden biri de istanbul turlarımızdan tanıyacağınız rehberimiz saadet özen. ellerine sağlık arkadaşım…
aslında mustafa kemal’in yapılacaklar listesi bizimkilerden oldukça farklı tabii:
1. rejim cumhuriyet olacak.
2. latin alfabesine geçilecek.
3. herkesin şapka giymesi sağlanacak.
4. din ve devlet işleri birbirinden ayrılacak.
bizimkiler daha çok “su faturası yatırılacak, “bilmem kimin teklifi hazırlanacak” gibi havadan sudan şeyler. dolayısıyla gösterdiği cesarete hayran kalıyor insan evladı. hedef belirleyip, hedefe doğru yürümek, bu yürüme sırasında da önüne çıkan her engeli kaldırmak günün şartları gereğidir diyorum ben.
medyada çokça magazin malzemesi yapıldığı gibi “içki içmesini, sigara içmesini ve yalnızlığını çok vurgulamışlar” sığ tezinin de tam karşısında duruyorum. en tepedeki adamın yalnız olmasından daha olağan bir şey göremiyorum. eğer arkadaşınız yarın, henüz savaştan çıkmış fakir bir ülkede cumhuriyet ilan etmeyi planlıyorsa, zaten sizinle olan paylaşımı da azalmaz mı? çünkü ben olsam “paşam biraz daha rakı koyiyim mi?” noktasında kalırdım sanırım…
içkiye ve sigaraya takılanların da -ne zaman bu kadar tutucu olduğunu bir türlü çözemediğim- aydın geçinen kesim olduğunu fark ediyorum hep. bu zamanda bunlardan bahsetmek doğru muymuş? yahu biz zaten mustafa kemal’in ağzına sigara koymayan ve asla içki içmeyen, namazında niyazında bir adam olduğunu mu zannediyorduk ki? kaldı ki o zamanı bu zamanı mı var? en karanlık zamanlarımızdayız, içki içen, oldukça çapkın, bolca sigara içen bir adam kurtardı bizi yaban ellerin esirliğinden. bu da herkese kapak olsun… hadi bakalım…
ikinci filmim “devrim arabaları”ydı. 60 yıllarda gençliğini yaşamış herkese imrenirim ben. o yılların renklerini, kıyafetlerini, düşünce şeklini, hayata bakışını bir başka bulurum hep. o yüzden de büyük bir heyecan içinde izledim filmi.
yurttaşlık bilinciyle, azimle ve cesaretle başlanan bir projenin nasıl da hiç tezahürat almadan rafa kaldırıldığını izledim.
benzini bittiği için yolda duruveren “devrim”i neden halkımız sırtında taşımadı? bundan 48 yıl önce yürüyen, türkçe göstergeleri olan, oldukça da sevimli bir otomobil yapan türk mühendislerimizin isimleri tarihe neden altın harflerle yazılmadı? köstek olmaya çalışan herkesi neden yuhalamadık? neden dışarıya bağımlı olmayı bu denli seviyoruz? neden (filmde de değinildiği gibi) “hiçbir başarı cezasız kalmaz” sözünü durmadan haklı çıkarıyoruz?
ben bu filmi çok severek, hüzünlenerek hatta ağlayarak, kalbim normal ritminin dışına çıkarak, gülümseyerek izledim. üstelik bir gün çocuğum olursa adını devrim koymaya karar verdim. eski ve güzel günlerin anısına… devletin mesai paralarını geri veren işçilerin olduğu, sonucunda bir şey çıkmayacağını bilseler bile hevesle çalışan mühendislerin olduğu, birbirine sahip çıkan ve insancıl bir toplum olduğumuz günlerin anısına…



